Domates yiyin, bırakın çekirdekleri yanağınızdan aksın. Hayır domates yemek utanılacak bir şey değil. (Bu arada şöyle bir şey var)

31 Ekim 2010 Pazar

VE BEKLENEN OLDU

ben bişey okudum ve çok etkilendim

Alican'ın yazdığı da etkiledi tabi beni, ama bunu onun üzerine yazmıyorum -zaten alakasız-, şimdi "sübhanallah kardeşim ibretlik paylaşım" moduna girmiyim boşu boşuna. Şöyle yapalım, düşünün ki ben google ım ve Alican'ın paragrafını search bar'a yazmışsınız ve ben diyorum ki;

öyle bir şey var da bak şöyle bir şey de vardı benim aklımda.

Hazan bana doğumgünümde bir kitap verdi. Hazan benim sevgilim olduğu için ve buradan "VE BEN ONU ÇOK SEVİYORUM AŞKIM O BENİM HAYATIM VE SIRADAKİ ŞARKIYI EMRE AYDIN ÇALAR MISINIZ KOŞUYOLUNDAKİ HAZANA"  yapmak istediğim için falan da değil, beni baya etkilediği için yazıyorum. Ulan ne iğrenç bir arkadaş grubumuz var her hareketimi "bundan değil, şundan" diye açıklamadan giremiyorum laf sokucaksınız diye ne ne ne garip insanlarsınız lan ayıp değil mi.

Açıklamamı yaptığıma göre başlıyorum.

 *                 *                *  (ccc yılmazözdil ccc)

Hazan bana doğumgünümde bir kitap verdi. Beni etkileyen bir çok kısmı var kitabın bitirdikten sonra veririm size de. (bu arada bende dikkat eksikliği insomnia anoreksia bulimia çokkişiliklilik ve benzeri bir sürü psikolojik sorun olduğu için yavaş okuyorum, kızma hazan nolur.) "Yeni Hayat", Orhan Pamuk yazmış. Şöyle enteresan bir paragraf var kitabın içinde. Olayı anlatmama gerek yok, benim çok etkilendiğim ve hatta damarını kessen ergenlik akacak gençler gibi "bence bu kitap beni anlatıyor" dedirten bir kısım.


"Allah'ın üflemesiyle birlikte aleme ruhla birlikte Adem'in gözü de değdi. O zaman cilasız aynada olduğu gibi değil, alemde oldukları gibi, evet, tam da çocukların göreceği gibi gördük şeyleri. Gördüğünü adlandıran, adıyla da gördüğü şeyi bir tutan biz çocuklar o zamanlar ne şendik! O zamanlar zaman zamandı, kaza kaza, hayat da hayat. Bu mutluluktu ve şeytanı mutsuz etti ve o da şeytandır, Büyük Kumpas'ı başlattı. Bir adam Büyük Kumpas'ın piyonu, Gütenberg, -matbaacı dediler ona ve taklitçilerine- çalışkan elin, sabırlı parmağın ve titiz kalemin yetiştiremeyeceği kadar çoğalttı kelimeleri ve ipini koparan, kelimeler, kelimeler, kelimeler boncuklar gibi dört bir yana dağıldılar. Sokak kapılarımızın altını ve sabun kalıplarının ve yumurta paketlerinin üstünü aç ve çılgın hamamböcekleri gibi kelimeler ve yazılar sardılar. Böylece bir zamanlar etle kemik gibi olan söz ile eşya birbirlerine sırt döndüler. Böylece, gece ay ışığında, zaman nedir, diye bize sorulduğunda, hayat nedir, keder nedir, kader nedir, acı nedir diye sorulduğunda, bir zamanlar yüreğimizle bildiğimiz bütün cevapları, imtihan gecesini uykusuz geçiren ezberci öğrenci gibi birbirine karıştırdık. Zaman, derdi bir budala, bir gürültüdür. Kaza, derdi başka bir talihsiz, kaderdir. Hayat derdi, bir üçüncüsü, bir kitaptır. Biz şaşkınlar, anlıyorsunuz ya, doğru cevabı kulağımıza fısıldasın diye meleği beklerdik."

Açıklama yapmama gerek yok romanın konusuyla ilgili. Herhangi bir kahramanın bizzat attığı bir tirad değil bu, dışardan gelen bir düşünce şeklinde beliriyor, vesaire.

(ha bir de paragraftaki allahın üflemesi, şeytanın oyunları gibi detaylarına takılacak arkadaşları şimdiden istifaya davet ediyorum.)
hayat baya garip aslında. haberlerde gördüğümüz üzere taksim'de bomba patlamış. 22 kişi yaralanmıştı en son haberlere baktığımda. dün bir stüdyo yapalım yahu diye niyetlenip öğlen vakti taksim'e çıkmıştık. saat 2 civarı falan da oralardaydık. 1 gün sonra aynı saatlerde geçtiğimiz bir yerde bomba patlaması, hayatı ilginç bir şekle sokuyor. şimdi bu blogu okuyan 7-8 kişiden (o da en fazla) 6-7'si (tolga okudu mu emin değilim) paul auster romanlarından en az birkaçını okumuştur. O'nun sürekli öne çıkardığı "tesadüf" kavramı gerçekten ön planda sanki hayatta. mesela ben bu tolga'yla aynı vapuru kullanmıyor olsam şimdi böyle yakın arkadaşım olmayacaktı. belki cem'le arkadaş olmasam berker'le de yakınlaşma imkanı doğmayacaktı. veya işte berker beni o sene yazlığa çağırmasa aramızdaki bazı küçük anlaşmazlıklar hallolmayıp, süper bir dosttan öte insandan mahrum kalacaktım. ne olursa olsun, haksızlık etmeyeyim, beraber çok güzel 4 sene geçirdiğim kız arkadaşım her sene çekilen sınıf kuralarında bizim sınıfa düşmeseydi ve ön sırama oturmasaydı şimdi karakteri bambaşka şekillenmiş bir adam olacaktım. Böyle böyle gider bunlar. Stüdyo'yu cumartesi değil de pazar alsaydık yaralanma veya ölme ihtimalimiz mi vardı yani? "nasıl lan?" demeden geçemiyorum pek. mesela ablam'ın yunanistan'dan bugün türkiye'ye gelen arkadaşı direkt taksim'e gelecekmiş öğlen 11 de inecekmiş uçağı bavullarını alıp taksim'de bir otelde kalacakmış. belki bombanın patladığı sıralarda oradan geçecekti. uçağı retard yapmış, o yüzden geçmemiş oralardan. aslında olmamış örneklerden gitmeye gerek yok. yaralananların 12'si sivil. yani bu 12 insan öyle durup dururken ölüyorlardı az daha. şimdi buradan nereye bağlayacağımı bilmiyorum. "olum baksana böyle şey mi olur hayat ne sikten boktan bir şey lan, bu kadar saçma bi iş olmaz, intihar edelim hepcek" tarzı bir yere bağlanabilir; bir diğer yandan da " hayat böyle kısa ve beklenmedik, o yüzden en güzel şekilde yaşamaya bak" mı demeli. Ben şu son zamanlarda bulunduğum moddan dolayı birincisini tercih ederim galiba ama ikincisi de pek mantıksız sayılmaz sanki. yazı biraz dağınık oldu ama kafam da dağınık lan ne yapayım yani. idare edin bir süre.

29 Ekim 2010 Cuma

kış

kışın kendini belli etmeye başladığı şu günlerde sizleri şu sözlerle başbaşa bırakıyorum.


When the winter's here, then it's party time.
Bring a bottle, wear your bright clothes.
It'll soon be summertime, and we'll sing again,
we'll go drivin' or maybe we'll settle down.
If she's rich, if she's nice,
bring you're friends and we'll all go into town.

28 Ekim 2010 Perşembe

sc2 accountımı sonunda almış bulunuyorum.

tebrikleri lost temple'da kabul ediyoruz.

elephantine / berker.zor@gmail.com

*o değil oynamaya kıyamadım "hayvan gibi uykusuzum yepisyeni accountın amına koymayalım placement match'lerde" deyü. yarın sağlam kafayla oynamaya karar verdim o yüzden.

**avatar olarak zenci seçtim, doğayla ne kadar uyum içinde olduğumu simgeliyor.

27 Ekim 2010 Çarşamba

diyanetim

vegasa bi umre yapmak istiyorum da şu arkadaşlara başvursam mı?

Rufus Wainwright'la aramızdaki farklar.

1 - Benim de bazen sigaranın yanında çikolatalı süt içtiğim oluyor, fakat havasını yapacacak değilim.

2- Onun sesi baya güzel.

26 Ekim 2010 Salı

Galatasaray'la ilgili süper bir yazı buldum, Alican belki okumuştur o buluyor bunları bir şekilde ama güzel yine de koyayım dedim.

eyyorlamam bu kadar.
çok bilgisayar oynamışsın gözlerinin feri kaçmış
carrefour bir şubesini de akatlara açmış
werder bremen maçı harbi fena maçmış
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.

bu yaşa geldin utanmadan sen hala kafa salla
sabahları tereyağını dene bir de balla
bu mısraya yazacak bir şey bulamadım valla
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.

a a a b kullandığım şiir şeması
b hiç değişmiyor kızmasın şiir uleması
yazmak zor gelse de yok bunun aması
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.



ergenlik dediğin uzun bir yoldur engebeli
bir orta yapsa jansen, içeri doğru bombeli
pizarro'nun içeri doğru koşuları çok deli
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.

isveçte metalci olmaz, bi kere hepsi sarışın.
tayfun oğlan, rica edicem fanlarınızla barışın
konserlerde stage diving yapıp aralarına karışın
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.

"özellikle berker" demiş götoğlanının teki
yazdıkları yayınlansa ancak posta sanat eki
en beğendiği futbolcu bremenin sol beki
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.

tolgaoğlan der ki dünyadan hep haz al
yaşasan bile bitkisel hayatta, metabolizman bazal
haydi sen de koş, eline bir saz al
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.

Demin biraz fm'nin demosuna baktım ve izninizle bu konuda bir miktar atıp tutacağım.

Bağlantım taşaklı diye hemencicik strawberry demoyu indirdim. Çok fena uykum geldiği için bazı şeyleri tam kavrayamadım açıkçası, fakat anladığım kadarıyla biraz irdeleyeyim hemen.

Öncelikle şunu söyleyeyim, Miles Davis değil de yine onun gibi isimli bir herif var bu FM'yi yapan adamlardan, ONUN BEN AMINA KORUM. YİRMİ KİŞİNİN SEKİZİNİ BEN YAPARIM. Yeter be yıllardır senin eye-cancer beyaz skin sevdandan çektiğimiz. Ekranı öne eğip oynuyorum iki saattir, far yemiş tavşana döndüm pezevenk, astigmatımı azdırdın resmen.

Bunu geçtiğimize göre biraz daha oyunla ilgili şeylere geçeyim. Öncelikle bu "abi duran top organizasyonu yapıcakmışız aman yarabbilemin." dediğimiz muhabbet sikindirik ötesiymiş. Eskisinden tek farkı yaptığın değişiklikleri vizüel olarak da göstermesi, ben de böyle "sen şuradan koş sen buradan yaldır, SARI, KALEYE KALEYE" falan bir şeyler yapacağız diye heveslenmiştim; kursağımda kaldı.

Onun yanında antrenman sistemini de baya değiştirmişler; ama açık konuşayım bir bok anlamadım. O yüzden antrenman konusunu "cesur bir değişiklik, oyunun dinamikleri üzerinde büyük etkileri var. Sigames ekibini kutluyorum buradan, harika bir çalışmaya imza atmışlar" diyerek geçiyorum.

Şimdi, gelelim transfer sistemine. Ben sanıyordum ki böyle bonservis ücretini tek oturumda halledeceğiz, üç veririm beş veririm diye konuşacağız falan. Yokmuş öyle bir şey, trade de denemedim ama sanmıyorum ki onu da düzeltmiş olsunlar.

Öte yandan kontrat imzalarken menajerle pazarlık yapıyoruz. Öyle olunca signing on fee yanında agent fee de ödüyoruz bir de, tüm bunların pazarlığı var çeşitli küçük çılgınlıklar. Gerçekten menajerlere inanılmaz kıl oluyorum yalnız. Oyunu ilk açınca bir Man. City ile çılgın transferler peşinde koşayım dedim, demez olaydım.

Kaleye Adler'i almaya karar verdim abi, bonservisini de süper paraya kapattım (16M Pound). Sonra geldi bu menajeri, mıymıy da bir şey. Bir kontrat koydu önüme, Florya'ya kadar kovalayacaktım şerefsizi. Aynen şöyle bir şey istedi çünkü:

Wage: 9.5M
Signing on fee: 11M
Agent Fee: 7M

Minimum fee release clause: 17M

Hayır hadi klüpte para bok hepsini kabul ettim de fee release clause'ı kaldırdım. Kabul etmediler. Bari bir 40'a çekeyim dedim, hayır olmaz. 30? ı-ıh.

Anladım sonra pezevenklerin derdini. Böyle böyle takım takım gezip signing on fee'lerden, agent fee'lerden zengin olacaklar akıllarınca. Ben kül yutmam tabi, bastım tekmeyi.

Sonra Totnım'a geçtim biraz oynayayım diye. Demin Montolivo'yu almaya çalışıyordum, 20m'e kadar çıktım fakat kabul ettiremedim. Sonra ilginç bir seçenek vardı, "bak bu oyuncu önemli bir oyuncu, git bir board'a rica et." diye. Tıkladım ona,

-Montolivo'yu alsak var ya süper olur.
-Fakat sana verdiğimiz bütçe bizce yeterli.
-Ama anlamıyor musunuz? Montolivo'yu almazsak rival'larımızın gerisinde kalırız. MMMMMM MONTOLIVO. BU MUHTEŞEM LEZZETE ASLA HAYIR DİYEMİYORUM.
-Tamam abi hemen biz hallediyoruz sen sıkma canını.

Falan diye bir diyalog yaşadık, sonra bir baktım adamlar 14.5M'e kapatmışlar, üzerine beni o menajer ibnesiyle bile muhattap etmeden anahtar teslim verdiler herifi elime. Artık Fiorentina başkanının yatağına Mutu'nun kafasını mı bıraktılar ne yaptılar kestiremiyorum da ilginç olmuş yani.

Bunun dışında bu sene ilk etapta Galatasaray ve Totnım'la oynamaya karar verdim, keza Totnım'ın kadrosu gerçekten oldukça güzel. Şöyle bir şeyler düşündüm:

....................................................O...............................................
...............................................forvet*..........................................
........O................................................................................O.......
.....bale**......................................................................lennon...
.....................................................................................................
.......................................O......................O..................................
..................................modric** - van der vaart.......................
..................................................O................................................
.............................................palacios..........................................
.....................................................................................................
........O.......................O.......................O............................O.......
...........ekotto (zenci)- iki tane defans** - corluka (uzun)....
.....................................................................................................
...................................................O................................................
...............................................gomes...........................................****

*: Takımda bir sürü forvet olduğu için pek karar veremedim, ama kimseyi almazsam çok seviyorum diye Crouch'ı oynatırım heralde. Keza çok seviyorum.

**: Modric ortada harcanıyor gibi gelirse belki onu sağa çekip Lennon'ı keserim, belki Bale'i arkaya alabilirim ama onu yapacağımı sanmıyorum.

***: Defans biraz vasat geldi bana açıkçası. Gallas, King, Bassong falan var. Buraya iyi bir transfer yapılabilir bence.

****: Bununla hayvan gibi uğraştım, boşluk koyunca siliniyor deliricem.


Açıkçası yok menajer yok bilmemne derken tek bir maça bile çıkamadım, hayattan bezdirdiler çünkü. Çok da uykum geldi, onu da başka bir zaman anlatayım; ya da kendiniz indirin banane.

haydi kalk yatagindan

hayat geliyor hep uzerine
digerleri gibi biktin sen de
Ama senin soyleyeceklerin var
sakin durma bagir sen de

bak ne guzel kizlar var hayatta
dur once bi gor ayakta
lan bu senle cikmaz hayatta
sakin durma bagir sen de

gece saat iki yarin var mahkemen
zaten yenildi werder bremen
kupon yatti peder catti
patti kuttu falan biseyler bagir cagir

yutkundugunda bogazinda olusan garip tat
sen de az yavsak fegilsin fakat
fm nin torrentini benim gmaile at
bu sefer sakin ol bagirmana gerek yok

zaten yasin on bes kafan guzel
"kafan guzel ee aa kankam haa"
isterse gelsin keeley hazell
vurucam agzina bak bak hala

hayat hep cok acimasiz dedik en son
bir gece temiz kalsin kicindaki don
libidon zaten isinma turlarinda
asabimi bozuyorsun lise siralarinda

neyse dur bi bak topluyorum
ama valla bak sinir oluyorum
ne bu tripler oglum valla bak vurucam
bi dahaki albumde soz duzelticem

ya ama bu resmen haksizlik
ergenlerin verdigi rahatsizlik
hep muzigimle bestelerimle kalacak
post-ergenlik donemi sirf manasizlik

neyse benim kafam gitgelli
hedef kitleme sovmemden belli
radyoda bile duyamayacaksiniz
isvecli metalciyim bundan kelli.

vallahi nato kafa nato mermer
sert vurdu schweinsteigger
az farkla diregin dibinden
buaradacidden, nasil yenilir werder

tayfun oglan der ki hayat kisa
ergen oriented muzik zaten tutsa
ne isim olur bundesliga betleriyle
ah keske kafam kopsa.


haydi siz de populer kulturden bir karakter secip/yaratip bir seylerden yakinin/bahsedin sonra gelin asik atismasi yapalim.

su ustteki siiri tayfun adli otuzlu yaslarinda ergenlere yonelik muzik yapan ama yaptigi muzokten sikilmis ve kendinden tiksinen bir adamin isyani olarak tasarladim, mesela.

berker ve tolga sizlerden ekstra isler bekliyorun, ozellikle berker.

25 Ekim 2010 Pazartesi

saat 0:22 ve sabah mahkemeye gidiyorum.

saat 0:22 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
ilki tuttu diye ikincisi çevrilen filmler gibi umutsuz
ikincisi ilkini geçer mi lan diye düşünen yapımcı kadar
heyecanlıyım.

saat 0:22 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
kulaklarımda ode to my family'nin tınıları
sucuların hiç durmayan çıngırakları
"gece gece hayvan gibi ses çıkarmaya utanmıyor musunuz?"
diye haykırırken buluyorum kendimi
pencereden.

saat 0:24 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
noktayı bulurken çok zorladım bir önceki mısrada.
kafam da çok güzel.
alkol ve sandviç,
ne acayip şeymiş.

saat 12:25 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
mahkeme kağıdında 10:xy yazıyor.
x ile y benim okuma bilgim dahilinde
tanımlanmamış rakamlar.
aceleye getirmiş komser bey.
affediniz.

saat 12:26 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
mahkeme saat 10 ila 11 arasında olduğundan,
çok da gerginliğe gerek yok.
bu sefer gerekli önemler alındı,
daha uzun süre var önümüzde.
zaten uyumak için de gereken hamleleri
gereken zamanlarda yaptık.
akşamüzeri dörtte kalkmış olmamıza rağmen
bu ligde biz de iddialıyız.
uyuyacağız.

saat 12:27 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
zannedersem mahkeme bana daha önce açılan bir davanın
rövanşıymış.
aynı davayı birileri bir daha açmışlar yani.
ben zaten bekaretini kaybetmiş,
açılmış bir vatandaşken
aynı davayla bir daha filelerimi sarssınlar.
sars diye hastalık vardı,
çok tehlikeliydi,
aman diyiym.

saat 12:28 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
ilk dersler yine kaçanzi,
ben mahkeme koridorlarında sürünüyorum.
hatta mahkeme koridoru diye değiştirebilirim
bu şiirin adını
halim yok.

saat 12:29 ve sabah mahkemeye gidiyorum,
bu kafadayken kimsenin beni anlamadığını
düşünüyorum.
şu anda başka bir boyuttayım
ya da olmayabilirim de
ama bunun önemi yok.

saat 12:33 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
kaç kere karakola gidiyorum yazıp
değiştirdim.
ama sadece karakol kısmını
gittiğim doğru evet.
ama benim anladığım
okuyucu ilk şiiri unutamamış.
aklında hep o var.

saat 12:35 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
yani zaten mahkemeye gitmek zorundayım.
bir şekilde uyanamazsam falan
fena tuttururlar gibime geliyor.
sabah sabah ne mahkemesi acaba.

saat 12:36 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
gidiyorum gözüm yaşlı
hatıralar yüreğime
sen sev adalet sistemini
adelet sistemi
yağsın
yüüzüne.

saat 12:38 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
son kıtada şebnem ferahtan kullandım.
iyi teknik direktördü,
zatı muhterem.

22 Ekim 2010 Cuma

machester büyükşehir belediyespor

zannetmeyin ki fifa 11 review i yapıcam. manchester city'le world class'ta, board difficulty legendary'de bir beraberliğim var. onun kadrosunu yazıcam.

bi kere fifa 11'de ilk sezon hiçbir takım hiçbir avrupa maçı oynayamıyor. zaten şamiyonlar ligi ve uefa liginin hakları pes'te, ama zaten yıllardır fifa'da yoktu, çok da koymuyor yani. ben community shield maçına çıkıp en son o shield i alabiliyorsam spiker arada çempiyıns lig demese de olur.

kalede hart, ki given da olabilirdi ama yaşlı olduğu için hart'a şans verdim, çok da iyi koçum benim aslan gibi.
ilk sezon yaptığım transferlerden biri olan, yamulmuyorsam 35M euro'ya aldığım maicon sağda taş gibi, kaya gibi. kornerlerden birini de ona kullandırıyorum, bir işe daha yarasın arada.
ortada micah richards ve k. touré de çok iyiler, overall ları 82 83 gibi bir şey, canavar gibiler. bunların yedekleri de server ve lugano, 10ar M euro ya alındılar zannedersem. servet çok iyi özellikle, lugano'yu daha denemedim de zaten o yedek.
solda alicanın tavsiyesi üzerine lahm'a 52M euro verdim, ama kontratı kabul etmedi, further negotation da istemiyorum siktirol git dedi, ben de tamam dedim. sana mı kaldık dedim, 22.5'e evra'yı aldım. maicon'dan aşağı tarafı yok. ilk sezon burda capdevilla ve arbeola oynuyordu rotation halinde. şimdi evra kapattı.
ortada 2 dmc yaya touré ve ilk sezon barry, şimdiyse cambiasso, 15M a falan geldi zannedersem. bu arada de rossi'yi de 20.5M'a romadan anahtar teslim aldım. o da oynuyor çok maç olduğu dönemlerde, ki zaten hep çok maç var.
bu arada barry ve de jong u çok satmaya çalıştım ama alan çıkmadı, onlar da reserve'de çürüyorlar, çok ender oynatıyorum.
LM olarak david silva 85 overall u ve bir sürü speciality'siyle canavar canavar. çok seviyorum bu çocuğu. RW olarak top koşturan arkadaş ise, 40M euroya ilk sezon satın aldığım, oyun yapısı itibariyle semihin gençliğine benzeyen forlan. ama bu sezon oynattığım RW'yi pek sevmedi ki overall'u 81e düştü, halbuki RW de oynar diyorlardı, onu yine eski bölgesine koyucam sanırım.
forvette ilk sezon 42.5M a aldığım, şahların padişahı, vezirlerin emiri, fildişinin gözbebeği didiye drogba. kendisi şu anda 34 yaşında olduğundan satmaya çalıştım, alan çıkmadı ama iyi ki de çıkmamış nitekim f.a cup, ecc, lig falan derken çok adama ihtiyaç var. drogba şu anda yedek, çünkü kesenin ağzını açan emireli olduğum emirimiz 2. sezon 100M euro daha verince ben de bir anlık hevesle rooney'i aldım, 90M'a, kendisine de deve yüküyle para ödüyorum. gol başına aldığı parayla türkiyede 4 kişilik bir aile 2 yıl geçiniyor.



onun yanında da bizim tevez işte, emektar tevez, with his bulldog like approach.

adebayor dün 3-1 yendikleri adını hatırlayamadığım takıma karşı hat trick yaptı, ama bende yedek, kimi kesiyim şimdi sayın demir, sayın demo, sayın zor?

arbeola yedek, yavrum benim, çalışması lazım, bütün savunma siyahi, naapsın bu gariban kokeyjın?

milner da yedek, o da oynuyor ama genelde, iyi çocuk vesselam.

Reservelerimdeylse bir türlü kiralık veremediğim bellamy, johnson, weiss, caicedo ve bir türlü satamadığım başımın belası wright phillips.

ilk sezon drogbasız chelsea 89 puanla 1. oldu. 2. 74 puanla ezeli rakibim ebedi dostum united, 3.de ben oldum, 72 puanla. f.a. cup'i da finalde wigan'a public humiliation yaparak kazandım. sezon başı da penaltılarda chelsea'yi yenip community shield i aldım, bu arada zannedersem uzatma olmadı 90 dakikadan sonra direkt penaltılara geçtik, niye anlamadım, alican biliyodur belki. alican?

neyse işte "doymadın mı hayvan evladı daha kimi alıcan" falan diyebilirsiniz ama emir'in kesin emri var, kim iyi oynuyorsa al dedi. var mı tavsiyeniz falan?

ibneler.

ben de gelince mi yazmamaya karar verdiniz?

ALLAHSIZLAR.

19 Ekim 2010 Salı

Galatasaray'ın teknik direktörü olmak için nereye başvuruyoruz?

Aylık 2000-3000 lira, bir de ehliyet kursuyla falan uğraşabilirlerse bir araba kiralasalar yeterli. Benzini falan ben alırım problem değil. Ha gerçi tek bir tane takım elbisem var, birkaç tane alsınlar ki her maça aynı kıyafetle çıkmayayım.

Hem artan parayla canavar gibi kaleci falan alırız takıma.

18 Ekim 2010 Pazartesi

ana haber bülteni

ana haber bültenlerinden o kadar sıkılıyorum o kadar sıkılıyorum ki göğsümü jiletleyesim geliyor.

böyle bir sıkıntı olamaz yani, anlamadığım bir dilde altyazısız film izliyormuş gibi oluyorum.

o kadar sıkılıyorum ki zannedersem bu sıkıntımı saatlerce blur dinlemekle karşılaştırabilirim.

sıkıntımın derecesi o kadar yüksek ki bazen "acaba öğle haberlerini izlesem bu kadar sıkılır mıydım?" diye düşünürken buluyorum kendimi.

en son ne zaman bu kadar sıkılmıştım diye düşünürken 7 yaşıma kadar inip karşılaştırabileceğim bir şey bulamamacasına sıkılıyorum.

bunaltılar geliyor afakanlar basıyor.

içim o kadar sıkılıyor ki tarif edemiyorum.

ikinci defa üniversite sınavına hazırlanıyormuşum gibi olduğu da oluyor. o da çok sıkıcıydı. çok da zordu. hatta şu kadar zordu bak:

http://www.youtube.com/watch?v=-lxj9xnBwnY#t=03m43s

'alican'a okuttum dün, beğendi biraz.' or 'the difficulties of finding proper titles'

sen şimdi uykunda
atlarla
koşuyorsundur çayırlarda,

ben
de
ziyadesiyle
uyku konusunu
halledebilirsem,
birlikte
koşarız
sahillere
koşarız,
pikniklere.

Domatesin kilosu 6-7 milyon olmuş bugün sözlükte okudum.

Bu konuda söyleyeceklerim bunlarla sınırlı.

16 Ekim 2010 Cumartesi

ya ben şimdi biraz sinirliyim, cem sıçmıştı, tolga sıvadı. ağanın pokunun üzerine bok olmaz ama bir yerlerde sıçmam lazım bu siniri. Şimdi bu yazıyı okuyacak 3-4 insandan 2'si aşağıda uyuyor o yüzden direkt onlara anlatamadığım için mecbur buraya yazıyorum. Şimdi blog olarak bir facebook düşmanlığı almış yürüyor. (ben uyardım ilerde ünlü olursak dert açar dedim yapma dedim) bu konuda yani facebook düşmanlığı konusunda en pasif insan benim galiba. (berkercim seni tam kestiremedim) Ha bir de facebook dediysem, twitter ı dır formspring'idir(en abuse şekli de formspring galiba) hepsinden bahsediyorum. Ama benim kullanmakta olduğum şey facebook olduğu için onun üzerinden gidiyorum.

Şimdi tolga'nın dediği facebook vs 'nin insanları yalnızlığından çekip aldığı kısmına katılıyorum. Cem'in Opiate yazısının altına imzamı atarım. Özellikle ikisinin de söylediği bu ortamların aç gözlülüğe ve maymun iştahlılığa yol açtığı gerçeği ve sanal bir gerçeklik yarattığı gerçeğine kesinlikle katılıyorum. Ya çok da uzatmayayım iki yazının da tamamına katılıyorum. Benim eklemek istediğim her insan için "takdir edilmek" güzel bir şeydir. Kendimden örnek vereyim. Şimdi ben facebook kullanıyorum. Bu blogda yazıyorum bir de spor blogunda yazıyorum. Yazdığım yazıları da facebook'ta post ediyorum insanlar okusun diye. Neden yapıyorum bunu? Kerem okuyor, sonra "abi ya yazdığın spor yazılarıyla maçı izlemeden arkadaşlar arasında hava yapıyorum, süpersin valla" diyor. Çok mutlu oluyorum. Neden çok mutlu oluyorum, çünkü sevdiğim bir insan tarafından takdir edilmiş oluyorum. Şimdi aynı yorumu sadece aynı lisede okuduğum için facebook'umda bulunan bir insan yapsa, ben yine sevinirim. Bu kadar sevinir miyim? Çeyreği kadar sevinmem, ama az da olsa sevinirim. Çünkü takdir edilmiş olurum. Kendimden devam edeyim örneklemeye. Benim ne videolarım var facebook profilimde (hemen bakıyorum) koristi olduğum caz korosuyla bu sene çinde düzenlenen dünyanın en önemli koro organizasyonunda katıldığımız 3 kategoride de altın madalya aldığımız yarışmanın görüntüleri var. Yarışma performansı görüntüleri yani. Başka ne var müzikle ilgili, çok yakın arkadaşlarımla çaldığımız beirut şarkılarının videoları var.(ha bu arada bu videoları direkt olarak ben koymuyorum genelde tag leniyorum ama "ya abi ben koymam aslında da arkadaş işte" falan da demiyorum. istemesem silerdim yani.) Şimdi bu koro videolarını benim teyzem falan izliyor, arkadaşlarım izliyor sonra da "olum helal olsun lan size çin'e gidip altın madalya almışsınız ve hakikaten hak etmişsiniz. Süper" diyor. Ben "ehehe teşekkür ederim" diyorum ve mutlu oluyorum. Diğer beirut videolarını da bizim korodaki diğer korolardaki insanlar izliyor, arkadaşlarım izliyor, arkadaşım olmayan tanıdıklarım izliyor ve "abi helal olsun ya ne güzel sesin var arkadaşların da süper çalıyor" diyor. Ben de seviniyorum. Müzik çevresinden tanıdığım arkadaşlarım bu yorumu yapınca 5k seviniyorsam tanıdık yapınca 1k seviniyorum ama her türlü takdir edildiğim için mutlu oluyorum.

Şimdi buraya kadar güzel; ama şunu açıklayamıyorum. Atıyorum 47 tane orandan burandan çekilmiş, işte "of şurdan da çatalı göstereyim" "şurdan da bak etek açılayazıyor güzelmiş" fotoğraflarla bir kızın takdir beklemesini anlayamıyorum. Olay sadece çatal falan da değil konuyu basite indirgemeyiniz. Mesela ya da "dur bir kendi photoshoot'umu yapayım" diye atıyorum 47 tane sadece surat fotoğrafıyla da takdir beklemeyi anlayamıyorum. Ne yani "aa ne güzel meme çatalın varmış, süpersin gerçekten" ya da en basitinden "aa ne kadar güzelsin fotoğraflarda" şeklinde takdir beklemenin, düşünüldüğünde aslında insan bu beklentiyi sorguladığında bir "humiliation" hissi yaratacağına inanıyorum. Ya da şöyle söyleyeyim ben eğer bu tip şeyler yapan insanlara önceden saygı duyuyorsam, bu saygı ister istemez azalıyor.
 Bir yere tatile gitmişsindir. Arkadaşlarınla beraber çok güzel bir fotoğrafın vardır; ama bikinilisindir. Bunu "aman dur bak vücudumu sergileyeyim" diye koyman gerekmiyor illa. (ahah aslında benim bir sürü tatil fotoğrafım var ama bikinliyim diye koymuyor olsam ne komik olurmuş) Bunun farkındayım. "Ya işte çok güzel bir gündü, hem arkadaşlarımla beraber bir güzel bir fotoğrafımız" şeklinde açıklanabilir bu. Ama yani süper meme-göt gösterisi fotoğrafları gerçekten anlamıyorum. Ben bu çatal fotoğraflara bakıyorum ve hoşuma da gidiyor açık söyleyeyim bir erkek olarak. Niye gitmesin ki yani. Ama o insanlar gerçekten "lan dur şu listemdeki erkekler anlasın ne kadar taş vücudum olduğunu, kızlar da çatlasın hatta" diye mi düşünüyorlar. İtiraf edemezler galiba ama öyle. E hani özsaygı?

Şimdi ben bu yazıyı facebook'a koyacağım çünkü insanların düşüncelerimi öğrenmesinde sakınca görmüyorum hatta bunu istiyorum alttan alta ve hatta biraz takdir bekliyorum düşüncelerimle. Belki kaslı kollarım ve güzel bir vücudum olmadığı için "cıbıl cıbıl, kaslı ve ıslak" fotoğraflarımı koymuyorumdur facebook'a. O da bir ihtimal tabi.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Tombik.

Şuan saat tam olarak 11 ve 2 saat sonra dersim var. Birkaç kez metro değiştiriyorum, geçenlerde metroda giderken ve aktarma yaptığımda yürürken harcadığım tüm zamanı not ettim; beklemeler haricinde evimden okuldaki amfiye gitmem tam olarak 33 dakika tutuyor. Gerçekten şanssız olduğum günlerde 12 dakika metro bekleyebilirim diye tahmin ediyorum, o yüzden şunu güzelce 45 dakikaya bağlayabiliriz heralde.

Demek ki neymiş 12.15 gibi evden çıkacağım. Arada bir duş alıp saç kurutmam lazım. Hava soğuk olduğu için duşta 10-11 dakika kalırım heralde. Kahvaltı konusunu az önce hallettim -muz yedim-, kurunup giyinmem de 15 dakika sürer en az.

O zaman elimizde tüm bunları yazabileceğim bir 50 dakika var. 50 dakikada neler yapılır? 13-14 şarkı dinlenebilir, yüzlerce mekik çekilebilir, ev temizlenebilir -ki artık bunu yapmam lazım-, "Muzdan kahvaltı mı olur?" diye düşünerek gidip adam akıllı bir şeyler yenilebilir. Ya da işte burada oturup bunlarla ilgili hesaplar yapabilirsin.

Sonra vay efendim mutsuzum, vay efendim hiçbir şeye yetişemiyorum. Göt oğlanı seni.

saat 4:14 ve sabah karakola gidiyorum

saat 4:14 ve sabah karakola gidiyorum.
içimde garip bir huzur.
gözlerimde,
saatlerce starcraft oynamanın
bıraktığı damarlar
ve ellerimde
durmadan yeni base kurmanın verdiği
sersemliğe,
arada dizi izlemiş olmanın adeta bir çığ gibi yıktığı
ahmaklık karışıyor.


saat 4:16 ve sabah karakola gidiyorum.
sabah neden karakola gidiyorum?
onu henüz söylemedim.
bu tip sürprizler edebiyatın içinde var.
sonuçta edebiyat enteresan sanat.
ben de her an
her şeyi
hem de her şeyi
yapabilecek şairim.

saat 4:18 ve sabah karakola gidiyorum.
dakikada bir kıta yazarak
12 puntoyla 6 günde kaç antoloji çıkartırım
hesaplayacak halim yok.

saat 4:19 ve sabah karakola gidiyorum.
sabah dediğim 3 saat kaldı uyanmama
sonra da ders var,
ilk derse giremeyecek olmanın getirdiği
utanç ve hayal kırıklığı
bir yandan rammstein'ın sevdiğim ender şarkılarından
reise reise çalıyor.
almanca sevmiyorum,
ya anamıza küfrediyorlarsa?

saat 4:22 ve sabah karakola gidiyorum.
uyuyamamışlığın yenilgisi,
yukarıdaki mısraları
kaç dakikada yazdığımı belli eden
bir şiir sistemiyle
daha da büyüyor.

saat 4:27 ve sabah karakola gidiyorum.
arada bu kadar vakit olması
yukarıdaki kıtayı uzun sürede yazmamdan
değil
arada su içtiğimden.

saat 4:28 ve sabah karakola gidiyorum.
bu kadar emin olmamakta
fayda var.
ya uyanamazsam?

saat 4:29 ve sabah karakola gidiyorum.
hala reise reise çalıyor adeta,
adeta çınlıyor kulaklarımda.
yok ya hala çalıyormuş harbiden.

saat 4:30 ve sabah karakola gidiyorum.
starcraft dizi falan derken uyuyamamamı
bir şiirle süslendirmek istedim.
reise reise seaman reise
not enough vespene geyser.

saat hala 4:30 ve sabah karakola gidiyorum.
bayağı hızlı yazmaya başladım,
antolojiler cumaya hazır.
karakola da neden çağrıyorlar
en ufak bir fikrim yok.

10 Ekim 2010 Pazar

biz de müzisyeniz diye geçiniyoruz

http://www.youtube.com/watch?v=PR_Tlwlt1Ps

Levent'te Yaşayan Moronlar - 2

- siz ne alırdınız?
- ben bi tane... ppizza di fabio quagliarella istiyorum.
- pardon anlayamadım.
- bi tane ppizza di fabio quaggrialerla
- ehehe siz numarayı söyleyin?
- hayır okuyabiliyorum ben bunu. işte pizza fabbio quagliarellla! 22 numara
- tamam bir tane 22 numara. içecek?

şu ana kadar sadece levent'te yaşayan müşterilerden bahsettim. zaten öyle yapıyor olmam gerekirdi. ama şartlar alışveriş merkezi çalışanlarını öyle bir hale getirmiş ki onların da ifadesini almak gerekiyor.

dışarıdan bakılınca; eli yüzü düzgün, a sınıfıyla sosyal etkileşime geçmeye hazır, çalıştığı dükkanın fiyatlarıyla doğru orantılı olarak iyi giyimli hanımkızlar ve beyfendiler. ama bazılarının içlerinde çalıştıkları yerden alışveriş yapmak için çıldıran bir alien var. veya belki öyle yerlerden alışveriş yapmak istemiyorlar, ama gün boyu o kadar çok aynı tip insan görüyorlar ki ister istemez gördükleri tipleri taklit etmeye başlıyorlar.

yemek yerlerinde menüdeki şeyleri okuyamayanlara bıyık üstünden gülümseyenler, hatta gülenler dışında giyim eşyası satan dükkanların satış sorumluları, yani tezgahtarlarında da benzeri şeyler var:

- şu gri olan ne kadar?
- aysu hanııım! andezit jeanlerin fiyat listesi sizde miydi?
- gri değil yani?
- andezit evet. - smiley -

gerizekalı kadın. mor demedik heralde biz de, gri tonlarında bir şey, andezit mi değil mi ben bilmiyorum. çok da ilgilenmiyorum. bu hava niye?

- mavi yeşil gibi olanından var mı bunun?
- kadet mavisi mi?
- hayır canım işte mavili yeşilli olanından.
- hmm kadet mavisi var ama? bakın o da şöyle:
- hah bu.

aslında kimseyi sosyo ekonomik olarak aşağılamak benim ya da kimsenin haddi değil. fakat yani asgari ücretle çalışan birinin iki tane renk adını öğrenip menüyü ezberledikten sonra first lady ayakları yapması beni deli ediyooooor.

diyelim gelen müşteri gerçekten odunun teki. ve ne istediğini anlatamıyor. satıcının kendisinden ne istendiğini anlaması ve hemen isteneni vermeye çalışması gerekmez mi? tommy hilfiger mağazasına girince renkler ve modeller quizinden %70 başarı göstermek zorunda mıyız? bazı renkleri bilmeyenler ya da onların white whale serisini bilmeyip pantolonu "düşük belli" diye tarif edenler onların serilerini öğrenmek zorunda mı?

zannedersem evet.

- kırmızısından var mıydı?
- bizde tam kırmızı yok ama mercan kırmızısı var.
- ha öyle mi, yok o zaman kalsın.
- ama bi bakın belki istediğiniz budur?
- burdan pantolon alanı siksinler.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Merabanaber'den Bir Ilk DAHA!!

Geçen hafta yaptığımız yirmi yedi kuponda okurlarına toplam 9 buçuk trilyon kazandıran merabanaber ekibi (eğer bankroll unuz iyiyse kazanırdınız, hassssie) genişliyor! İddaa yorumcularını yurtdışından getirerek Türkiye'de bir ilke imza atan merabanaber, Fransız L'équipe gazetesinde iddaa yorumları yapan Türk asıllı yazar Berker Zor ile prensipte anlaştı! Fransız ligi içeren hiçbir kuponumuzun tutmaması sebebiyle aldığımız bu kararda bizi destekleyen herkese teşekkür ederiz.

Bu arada yakınlarından aldığımız habere göre Berker Zor'un merabanaber i tercih etmesinin tek sebebi fransada iddaa nın olmamasıymış, başka bet siteleri falan varmış da iddaa yokmuş ondanmış hep de bilmemneymiş de.

Kulak asmayın.

Deutschland Deutschland über alles!!

Genel olarak bloglara baktığımda değinilen konu haklı olarak kadro seçimi. Böyle durumlarda zaten her yerde bulunan şeyleri tekrar etmekten kaçınırım. Sonuçta farklı bir şey yazmayacaksam niye yazayım gibi bir anlayışım da var; ama kadro seçimine gerçekten inanamıyorum.

Şimdi kulüp takımları için ilk 11'leri eleştirirken şöyle bir mantık yürütürüm. "Adam sürekli takımla beraber. Neredeyse her gün beraber idmana çıkıyorlar. Futbolcunun ne yeyip ne içtiğini bile biliyor antrenörler. Ben daha mı iyi bileceğim o adamdan hangi oyuncuyu oynatacağımı?" Yanlış anlaşılmasın kulüp takımlarındaki anrrenörlerin ilk 11 tercihleri eleştirilmemeli tarzında bir şey demiyorum. Tabi ki eleştiriler olur, ama "lan bu adamı da oynatmıyorsan sen de adam değilsin" gibi ağır ithamlardan pek de hazzetmem.

Milli takıma gelecek olursak. Antrenör takım kadrosunu seçmek için ne yapıyor. Lig maçlarını izliyor. Kendi oyun sistemine uygun, formda oyuncuları kadroya çağırıyor. Şimdi benim bir futbol sistemim olmadığı için kendi sistemime göre kadro seçemiyorum ama Hiddink'ten çok lig maçı takip ettiğime eminim. O yüzden milli takım kadrosuna sallama hakkını kendimde layıkıyla görüyorum. ( Diyelim yok öyle bir hakkım, kim karışır lan benim blogum)

Ne diyor milli takımımızın teknik ekibi. " kendi oyun sistemimize uygun oyuncuları çağırıyoruz". Tamam çağırdın. Volkan Şen uymuyor senin oyun anlayışına (ne anlayışmış arkadaş) Mehmet Topal uymuyor (tamam hadi anladık). Ama yani takımın sol kanadına bir bakar mısınız? Arkada Sabri önünde Hamit. Euro 2008'de sağ kanadımızdaki ikili. Kenarda oturan adam İsmail Köybaşı. Takıma çağrılmayan adam, Türkiye'nin en formda sol beki İbrahim Üzülmez. Sabri, Galatasaray gibi herkesin her yerde denendiği bir takımda bile sakatlık dışında sol bek oynamadı yahu. Hamit gelmiş 30'una. Yeniden mi keşfedeceksin Hamit'i sol kanatta oynatarak. Yani yok süper bir sağ kanat oyuncun vardır. Onu oynatmak istersin ama Hamit'ten de vazgeçemezsin onu anlarım; ama Özer gibi kendi takımında sol kanat oynayan (Volkan Şen'den daha çok uyuyormuş Hiddink'in sistemine, hey allahım!) o da arasıra oynadığı zaman sol kanat oynayan bir adamı sağ kanada koymanın mantıklı bir açıklaması var mı merak ediyorum. Düşünüyorum, aklıma bir tek şu geliyor. Lahm çok iyi bindirmeler yapan bir adam, Hamit'in de defansif yönü kuvvetli. Hamit geriye yardıma gelir Lahm'ı tutmak için gibi bir şey tek açıklamam. Özer'i açıklayamıyorum ama kesinlikle.

İlk dakikalarda neyi gördük Milli Takım'ımızda, "önde basmak"tı taktik. Madem önde basacağız Halil'in orada işi ne. Azılı Alman savunmasından hava topu almak mı? Mertesacker'den kafa topu almak için Crouch olman gerekir. Zaten araya paslarla çıkmaya çalışıyoruz. Sercan nerede?

Aurelio sakatlandı. Tuncay'ı alabilirsin oyuna. Ama taktiğini değiştireceksindir o zaman alırsın Aurelio yerine Tuncay'ı. Nuri'yi Aurelio'nun yerine kaydırıp son haftalarda Avrupa'nın en formda adamlarından birini yemezsin defansın önünde.

Severim böyle afaki şeyleri o yüzden kurayım kendi kadromu hemen. İsteyen de kursun kendi kadrosunu yorum kısmında konuşalım dertleşelim.
Volkan-G.Gönül-Servet-Toraman-İ.Üzülmez, M.Topal-Emre-Nuri, Hamit-Volkan Şen-Mevlüt(Sercan)

Neyse bence hezimetten kurtulduk, güzel oldu 3-0. Mesut'u da tebrik etmek lazım taş gibi top oynadı gerçekten, maçın yıldızıydı. Golden sonra sevinmemesi  de o kadar ıslıklanmasına rağmen bence güzeldi. Mesut konusunda da bir şeyler yazasım var, bir ara yazacağım, ona şimdi girmeyeyim yazı Gılgamış destanına dönüşmesin.

"Oğuz Çetin'in takımı bu Hiddink bir el atsın... söylemi dünyanın en saçma söylemi. Adam takımın başına geleli aylar oldu takımı hala Oğuz Çetin seçiyor. Hiddink de kalkan görevi görüyor. Kimse sallayamaz tabi Hiddink'e, gelmiş geçmiş en başarılı milli takım antrenörlerinden biri olduğu için,oh Oğuz'da onun kalkanının altında teknik direktörcülük oynuyor.

Bu arada yenildik diye sallıyorum sanılmasın. "Kazandığımız maçları da nasıl kazandığımız belli zaten" diye bakan bir adamım. Belçika maçının ikinci yarısında da öyle "oh özlediğimiz takım bu" dedirtecek bir futbol oynamadık. Söylemesi ayıp bok gibi oynarken, vasat oynamaya başladık o da yetti işte. Böyle devam ederse sadece idare edebiliriz, dahası olmaz. Hiddink'ten umduğumuz o "sürekli kupalara katılan ve istikrar yakalamış milli takım" hayalimiz de yalan olur. İnşallah zamanla yanılırım. 

(Sevgili tolga ve cem kendi bloguma da post ettim yazıyı ama siz orayı takip etmezsiniz belki diye buraya da yazdım, okuyup okuyup beni hatırlayın.)

8 Ekim 2010 Cuma

5 Kasım

Başlık FM 2011'in çıkacağı tarih. Çok da efsanevi değil ama ilginç de bir trailer'ı var onun da linkini koyayım.
http://www.youtube.com/watch?v=o7NWffZDjUA&feature=player_embedded

bu da oyunla ilgili bilgiler içeren bir video
http://www.youtube.com/watch?v=pr85WrMmyX0&feature=related
internette dolanırken gördüm şimdi kanım dondu. 4 mart 2009'da çıkan radikal haberi.. "ampul tayyip dediler dünyaları karardı" diye. İnanamadım. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&Date=4.3.2009&ArticleID=924486

yani aslında çok da bir şey yazmayacağım. kanım dondu işte. "ülkenin 42% sini hapse mi atacaksınız yane?" gibi bir şeyle olayı basitleştirmeyeceğim kesinlikle ; ama ılımlı akp destekçilerinin bile bazen hafif çapta küfür ettiği bir siyasi kişiliğe benim yaşlarımda (19-20) birkaç üniversite öğrencisi ampül dediği için 11 ay 20 gün hapis cezası alıyorsa, afedersiniz sıçarım böyle sistemin içine. lan beni de almasınlar şimdi içeri.

5 Ekim 2010 Salı

clocks dinlerken 14 yaşında bir ergen gibi sigaraya başlayasım geliyor.

sonra zaten başladığımı hatırlayıp bir sigara yakıyorum.

bak farkettiysen bu ergen modu yazıya da yansıdı.

ama ilk lafın sol altına "george best" yazsak sorun olmazdı. o zaman yazalım.


clocks dinlerken 14 yaşında bir ergen gibi sigaraya başlayasım geliyor.

sonra zaten başladığımı hatırlayıp bir sigara yakıyorum.

George Best, about coldplay,
in 1972.

2 Ekim 2010 Cumartesi

the gaping lotus experience

güzel bırakmışsın ben de sıvayayım biraz.

cem bence kıskanıyosun ya insanların 780 tane arkadaşı var senin 200'den azdır ondan yapıyosun var ya çocuk gibisin.

neden bilmiyorum, belki de ben kendi düşüncelerimi daha iyi ifade edemeyeceğimdendir, yazıyı çok ama çok beğendim. hatta yazının arkası olsa arkasına:

"the article of the year, must read it" - michael ballack

yazdırırdım.

facebook, deviantart, myspace, eksisozluk, formspring, eksisozluk hatta blogspot gibi ortamların genel havası itibariyle sempatik tarafları var. internet fikri ilk çıktığında getirdiği en büyük hizmet bilgiye anında ulaşabilmek değildi. bilgiye anında ulaşabilmenin bilginin değerini ne kadar düşürdüğünü görüyoruz. en büyük hizmet yalnız kalmamaktı. şu anda bu sitelerin en büyük müşterileri eskinin yalnızları olsa gerek. "yaşasın artık kaydettiğim şarkıları benim gibi insanlarla paylaşabileceğim bir site var" ya da "yaşasın artık saçma konulardaki saçma fikirlerimi paylaşabileceğim bir yer var". en büyük konu bu. paylaşım sitesi. paylaşmak. bir şeyler paylaşıyoruz. çok güzel bence, sempatik ve empatik.

ilk sorun yalnızlıktı, cüppeli ahmet hocam kadar arapçam olmasa da; jıerıosdfas afnsgfolns sdfklnsgkslna, yani diyor ki resulullah sallalhüvesselam adem'e "yalnız kalma, çocuk yap" dedi. yalnızlık çok büyük bir sorundu özellikle şehir insanı için çünkü büyük kalabalıklar ve bu kalabalıklar içindeki yalnız insanlar yalnız kalabalıkları oluşturuyordu. sosyal olarak okullar kurslar murslar vardı tabi ama sizin okuduğunuz kitabı okuyan arkadaş bulma şansınız nedir ki? siz arkadaşınıza verirsiniz o da okur, ama bu özgür bir hamle olmadığından, kendiliğinden o kitabı okuyan başkadır, sizin iteklemenizle okuyan başka. ha tabi onu da uniformize etmek için bestseller diye bir raf var, ordan alınca olasılıksızı okuyan diğer insanlara karışabiliyorsunuz.

internet özgür insanlarla dolu, bir film izleyince imdb'ye girip neler yazılmış, ne kadar puan almış diye bakıyoruz. bu çok önemli, başka insanlar bizim film izleme ya da kitap okuma yalnızlığımıza son verebilecek mi acaba? bir tek ben mi beğendim, ya da ben mi beğenmedim, hatta anlamadım belki? iphone'da check rating diye bir aplikasyon var, kitap, film, oyun, müzik gibi media ürünlerinin alanında otorite olan sitesinden ratinglerini bulabildiğimiz bir şey. başkalarının beğendiklerini beğenmek yalnızlığa merhem olduğu gibi aynı zamanda başkalarının fikirlerini de haddinden önemli yapıyor. "eğer onların beğendiklerini beğenir dinler izler giyersem ben de onlardan olurum, onlar yalnız değil."

tabi yalnızlık dışında bir önemli husus daha var, o da dünyamızın büyümesi. dünyamız derken mavi-yeşil dünyamız değil, bireysel dünyamız. iletişim araçları yokken, anadolu'da yaşayan biri olsam heralde en büyük derdim köyün en güzel kızıyla evlenmek olurdu. çünkü o sırada benim ulaşabildiğim, ve varlığından haberdar olduğun en güzel kız o olurdu. belki civar köylerden dillere destan olmuş başka bir kızın adını duyar oraya gider onu görürdüm. ama imkanların ne kadar sınırlı olduğunun farkındasınız heralde. şimdi dünyada "dünya güzellik yarışması" diye bir şey var. bütün dünyada düzenlenmiş çeşitli yarışmaların birincileri yarışıyor. ikinciler kahinat güzellik yarışmasına gidiyor hatta galiba. dikkat ettiyseniz derece azaldıkça güzellik yarışmasının kapsamı artıyor. üçüncüler de "boyutlar arası güzellik yarışması"na katılıyor olabilirmiş.

her neyse, görüldüğü gibi şimdi benim bu tip şeylerden haberim olmasa çevremdeki en güzel kıza yönelirdim heralde. ama şimdi çevrem diye bir şey yok. bir bilgisayar var, onda da bir çevre var. ulaşamadığım ama ekrana getirebildiğim bir çevre. ünlüler ve en iyiler dünyası. e şimdi ben ne yapmalıyım? bu ekrana gelen ama ulaşılamayan çevreyi tamamen görmezden mi gelmeliyim? ama neden, son 10.000 yıldır böyle bir şey yapmak zorunda kalmayan türüme teknoloji neden böyle bir zorluk çıkartıyor ki? m.ö. 2000'de pers prensine "şimdi findandiya dolaylarında bir kız var o dünyanın en güzel kızı. sen bu yan krallığın kızını değil onu al" diye vahiy göndersem pers prensi oraya gitmez mi? prince of persia'da doğramadığı adam kalmadı sidikli bir prenses için, tüm avrupayı ele geçirip akşam yemeğinde norveç'te uskumru yemeye karar vermezse adam değilim.

şimdilerde insanlardaki maymun iştahı da tam olarak bu sebeptendir. öğrendiğimiz her daha güzel şeye sahip olmak istiyoruz. ama bu aslında masum bir hareket. ilgi orospuluğu, maymun iştahlılık falan bunlar çok masum şeyler. gerçekten kötü niyetle yapmıyor insanlar bunları. ne yapsın, kafası doğuştan öyle çalışıyor. ve çalışan bir kafanın yalnış çalışabileceği de kimsenin aklına gelmiyor. çevresindeki herkes namaz kılıyor diye namaz kılan, çalışan şeyi sorgulamayan insanlardan bahsediyoruz, doğal olarak, doğası gereği aklına gelen bir şey nasıl yanlış olabilir ki?

bu yazımı da yine cüppeli ahmet hocamın bir lafıyla bitirmek istiyorum, üstad diyor ki: "asffnsfn jsnfddskjfbnkjfb 1.000.000 safbsfdkbasfjasbfıs asffnsfn sfnsjdkf jbjkdfsd." yani diyor ki, "facebook'ta allahı seven 1.000.000 kişi arama çünkü onu en çok sevenin facebook'u zaten olmaz"

son olarak asffnsfn arapça'da iki manaya geliyor biri jakuzi diğeri facebook.

Opiate

Cuma günü girdiğim ingilizce muafiyet sınavında essay yazılması gerekiyordu ve sunulan konulardan biri "How does media affect people's behaviour" idi. Normal şartlarda internet, sosyal paylaşım, ünlü olma merakı, web 2.0 ve internet explorer gibi konulara karşı gereksiz bir agresifliğim var. Ama son zamanlarda baya doldum ben, bişeyler sıçmam lazım internet alemine Tolgacım izninle. 


Başımın deli gibi döndüğü sabahlardan birinde michael moore'un "benim cici silahım" adlı belgeselini izlemiştim evet. Belgeselde columbine felaketi olarak geçen bir olaydan bahsediliyor. İki çocuk liseye giderken yanlarında silah götürüyorlar 12 öğrenci ve bir öğretmen öldürüyorlar. Marilyn Manson dinliyormuş çocuklar, onu suçluyorlar "şiddete yöneltiyor lölölö" diye. Halbuki ne güzel bir adammış; şöyle bir röportajı var filmde http://www.youtube.com/watch?v=P27cnBizD7U&feature=related . Günlük hayatımızda korku ile terbiye ediliyoruz. Haberlerde basıyorlar 

"Killed by the husband"
"Drowned by the ocean"
"Shot by his own son"
"She used a poison in his tea
And kissed him goodbye"
(That's my kind of story.
It's no fun 'til someone dies)


sonra haberler kesiliyor, reklamlar: Colgate almazsanız ağzınız kokar ve kimse sizle konuşmaz. Niveayla yüzünüzü temizlemezseniz kimseyle sevgiliolamazsınız. Hatta türkiye örneği samanyolu tv dir, kalp gözüdür, eğer kızınız bakkala giderken arkadaşıyla karşılaşıp bir çay içerse, o çocuk kesin kızınızla böbreği için ilgileniyor demektir. Eğer dinine bağlı namazında niyazında kızlar yetiştirmezseniz, ülke bunlara kalıyor. Hani Facebook milliyetçiliği gibi duruyorsa kusuruma bakmayın ama durum böyle, bu böyle gelmiş ve böyle gidecek bir durum. Tam tersi chp kadın kolları çocukları tarafından facebook taki ATATÜRK İÇİN YİRMİ MİLYAR LİKE sayfalarında ilerliyor, daha büyük bir medya koluna hakim olsalardı böyle olmazmış bak aklıma başka örnek gelmedi. Ülke de bir yandan elden gidiyor amk.




Bu arada columbine felaketinin olduğu gün amerika ırak da o güne kadarki en büyük bombardımanını yapmış.






Sadece korkuyu kullanmıyor büyük adamlar. Seks kullanılıyor, "seks satar" kuralıyla satılan seylerin arasında "the man, the legend" tişörtleri yok sadece. Sosyallik ihtiyacı kullanılıyor, eğlence ihtiyacı. Sims te altta gördüğümüz barların hepsinin altından üstünden bir yerinden geçip de bilinçaltımıza yerleşen kaygılarımız var. Big Bang Theory de bir sahnede alakasız bir "multivitamin sağlık hapı" almak isteyen Penny'ye "bu maddelerden çoğunu bedenin sindiremiyor, yani pratikte mineraller açısından daha zengin bir ürin için para ödüyorsun" diyen Sheldon'un aldığı cevap çok şaşırtıcı evet: "belki de istediğim şey budur?". 


Türk bir psikologun yazısında şöyle okumuştum, eskiden böyle değildi (nerde o eski domatesler şeklinde lafa giren psikolog türktür lan tabi) bizim çocukluğumuzda hamburger yoktu çocuk menüsü yoktu. Ama şimdi çocuklarımız tüketim canavarları, medyaya veya günlük hayata kendini çok kaptıran herkes gibi tüketici zombiler. O yüzden her boku istiyorlar, almayın terbiye edin. (Kabaca anlattım tabi burda sadfsd.)


Biz de bu sırada odamızda maillerimize bakıyoruz, facebook ta fotoğraflarımızı kim like lamış, kim bizi re-tweet lemiş, yaptığımız yorumlara yorum yapmış koyduğumuz videolara yorum yapmış kim yorum yapmış kim bizim hakkımızda yorum yapmış merakımızı gideriyoruz. İnternetin gücü inanılmaz, facebook halka açıldığında 22 milyar dolarlık bir değerle halka açılacak. 2009 yılında (facebook bu seneden birazcık daha az popülerken) yandaki küçük reklamlardan 500 milyon dolar gelir elde etmiş. Bunu sağlayan günde 2 buçuk saat boyunca kim napmış diye bakan bizleriz. Bizimle konuşan ve başkalarının ne yaptığını takip edebileceğimiz interaktif bir fotoğraf albümünün ve herkesin boy gösterebileceği kendi küçük magazin sayfalarımızın yanında beliren, yanlışlıkla veya "lan cidden nasıl büyütürüm sikimi" endişesiyle tıkladığımız reklamlar birilerine yarıyor. BU PARA KİMLERİN CEBİNE GİRİYOR. (kimim ben? arena.)


Salona geliyoruz E entertainment açık. Kardashianlar miami de, en seksi 98 vücut. Zap yapıyorsun aşk-ı memnu, sarıyer bebekte behlül üstü açık arabasıyla takılıyor, taş evde beren saatle buluşacak. Kanal değiştir reklamlar, bişeyler yapmazsak o dizi setlerine, o sexiest listelerine giremeyeceğiz. Çok sinirleniyoruz, aşk ı memnuda da kardashianlarda da iphone görmüşüz. lan geçen gün aynısını kadıköydeki telefon bayinde de gördük, bu ulaşılabilir. [Target Acquired:] iphone istiyoruz. annemiz almıyor. 


Mutfağa gidiyoruz, ne mangalda pınar sucuk vaaar, ne domino's, ne de Big Bang Theory deki çin yemekleri. Kıçımızın üstünde oturmak aslında bu kadar zor olmamalıydı. İnsanlar içlerinden gelen bu kadar açgözlülüğün, bu kadar ilgi orospuluğunun sebebini düşünmüyor. Birileri bir şekilde insanların doğal ihtiyaçlarını "doğal endişeler"e dönüştürüyor ve sosyalleşme ihtiyacı normal bir insanın -bir büyükelçi, organizatör veya pezevenk in ulaşabildiği insan sayısı normal insanların ihtiyaç duyduğu arkadaş sayısından fazladır mesela, onlara bi lafım yok- normal şartlarda sahip olabileceği arkadaş çevresi tarafından karşılanamayınca bir şeylere sarılıyoruz, telefonumuzla arabamızla ayakkabımızla internet profillerimizle vitrinler yaratıyoruz kendimize. Girdiğimiz nargile kafenin, internet kafenin (UMUT ABİEAY), marketin sahibi/ badigardı/veya 13 yaşındaki getirgötüre bakan küçük çırağıyla kanka olup zaman geçirdiğimiz ortamları "Benim mekan ya, kankam." yapıyoruz. Buna ihtiyacımız var çünkü, mesela taş ev behlülün, tamam. O kadar olmasa da bizim de hep uğradığımız bir ortamımız, bir internet kafemiz bir nargile odamız var hadjı. 


(biraz büyük parantez: normalde insana batmıyor bu davranışlar. OHA MAKYAJ MI YAPIYOSUN; İLGİ OROSPUSU demem kimseye. durumun çirkinleştiği zamanlar var, facebook ta çatal gösteren, formspring de mavi boncuk dağıtan, arabasıyla fotoğrafını cep telefonuna bilgisayarına facebook sayfasına twitter ına sporx.com profiline profil fotoğrafı yapan, türlü social networking sitelerinde dokuz bin arkadaşı olan, twitlediklerini sekizmilyar kişi okuyor diye havaya giren insanlar, çirkinler bence ben çirkin buluyorum. sonuçta benim de facebook sayfam var, ben de umut abiyle kafa tokuşturuyorum ben de param olsa iphone alırdım, bahsettiğim şey yanıp tutuşmak, kudurmak derecesinde ihtiyaç duymak bazı şeylere.)


Eskiden süper baba izlerdik, şimdi gossip girl yetmiyor daha çok zenginlik daha çok güzel insan görmek istiyoruz. 


zınısım adnıkraf ninekilhet


zınısım adnıkraf


mısınız mısınız laylaylom




(ehuehaeheah bir özeleştiriyapayım, kendi kendime "peki cem, neler yapıyorsun bu konuda?" dediğimde "bloga yazıyorum mınakii" demem ne kadar yalan olduğumu gösteriyor. hayat boş eğlen coş yyyyea)

Levent'te Yaşayan Moronlar Yazı Dizisi - 1

günümüzde insanlar, ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitliıjaınoknmaskdsa

günümüzde insanlar, hayatlarını kolaylaştırmak amacıyla türlümoıkdfngoısnfmsdfsdfsf

günümüzde insanlar, yaşam kalitelerini artırmak için bazı bazıkjjmdfmsdmdfgsokdnfsf

- - -

ya şimdi olay şu. eski pazar yeri kültürü şimdilerde alışveriş merkezi kültürüne döndü. macuncular varmış eskiden, helvacılar falan varmış. farklı farklı şeyleri satan farklı farklı satıcılar varmış. artık öyle değil. artık derken bu yeni bir şey değil, ama yok işte. uzun zamandır yok. nerde o eski bayramlar falan demiyorum. böyle de güzel, eskiden de güzelmiş heralde.

pazarla alışveriş merkezinin farkını anlatmıyorum. bir sürü fark vardır elbet. fakat bugün beni sinir eden şey başka. alışveriş merkezi her sosyal ortam gibi bazı tipler üretti. barlarda yalnız oturan adamlar, grup halinde böğürerek gülen erkekler, grup halinde kikirdeyen kızlar ve grup halinde edepli oturan kızlı erkekli gruplar olur mesela. tabi bu belirsiz bir kritere göre yapılmış basit bir sınıflandırma. kot giyenler ve kadife giyenler diye de ayırabilirdim, fakat asıl amaç alışveriş merkezlerinde nasıl bir klasifikasyon yapacağımı örnekle açıklamaktı.

alışveriş merkezleri birçok markanın çeşitli dükkanlarını, ingilizce "reseller"larını içinde barındıran betondan yapılardır. bunlarda yürüyen sıradan insan ise her mağazada indirim olduğuna şaşırmayan ve "oha burda da yüzde 45 indirim var buna da gireyim" diyecek kadar zeka geriliği gösteren bir organizmadır.

yürüyen merdiven hayatımıza ilk defa alışveriş merkezleriyle girdi. tabi 1990'da evine yaptıran varsa bilemem. ilk zamanlarda, yürüyen merdivenin zaten "yürüyen" bir obje olmasından dolayı binen kimse yürümezdi. fakat zamanla teknoloji gelişti, refah arttı ve merdivenin bir tarafında" duranlar" diğer tarafında "yürüyenler" gruplaştılar. tabi bu zorunlu 8 yıl eğitim sonrası nehir problemlerini öğrenen neslin "lan ben de yürüysem çok daha hızlı giderim" diye düşünmesinden kaynaklanmış da olabilir.

sorun şu ki yürüyen merdivenin bazı falsoları var. ayakkabı bağcığını kaptırıp ölen çocuklar ya da düşen insanlardan bahsetmiyorum. yürüyen merdivene binen çiftler, mesela, acayip bir konu. şimdi normalde, alışveriş merkezinde bir köşede, erkek arkada kadın önde öpüşen - koklaşan - boyun emen insanlar görseniz "oha ulan eviniz mi yok ayrılın bakiyim" diye kaynar su dökebilirsiniz. ama yürüyen merdivende erkek ve kadının boy farkının ortadan kalktığı bir ortam var. normalde boy farkı yoksa ya da kadın daha uzunsa bile erkek arkada durarak daha uzun olabiliyor. bundan istifade eden sevgililer de orada arka arkaya durup çeşitli önsevişme aktiviteleri yaptıklarında aynı kaynar suyu dökebilir misiniz? dökemezsiniz. çünkü bir kere hareketliler, hedef almak zor. ayrıca gidiyorlar yani, orada saatlerce durup işi ilerletme ihtimalleri de yok, toplasan 20 saniyedir. merdiven bitince yine aynı tek vagonlu tren şeklinde yürümediklerini de düşünürsek çok masum bir hareket. gelin görün ki alışveriş merkezlerinde başka bir yerde konduramayacakları bu sevda buselerini yürüyen merdivende rahatlıkla kondurabiliyorlar.

yürünmesi gereken şeritte duran insanlar da var. ama yorgunlardır belki dokunmayın. ha ama bazen de 5li grup halinde durup orayı bir loca haline getirip muhabbet edenler de oluyor. onların aralarından amerikan futbolcusu misali geçebilirsiniz.

bir diğer alılveriş merkezi npc si diyebileceğimiz grup da, özellikle kanyon, istinye park gibi içinde dekoratif öğeler bulunduran yerlerde, dekoratif cismin önünde duran insanlar. deniz kenarında ufka bakarmış gibi, kanyonda, orta boşluğun kenarında duran yalnız kızlar, erkekler var. istinye park'ta hem bunlardan var, hem de ortadaki havuzun kenarında oturanlar var. ya tabi o kadar güzel mimari kasmışlar, oturalım keyfimize bakalım diyebilirsiniz. fakat yani gerçekten 3 yıl önce yapılmış bir taşın üzerinde, anormal bir uğultunun içinde oturmak istediğinize emin misiniz? ve neden? su var, fıskiye var diye mi?

hazır oturmuşken ayakkabı niyetine giydiğiniz terliklerinizi de çıkartıp havuza sokmaya ne dersiniz peki? pınarbaşı muamelesi yapıyorsanız, karpuz falan da getirin, kırar yeriz. "çok saçma yani gitsinler 'masa'da otursunlar illa su deniz falan istiyolarsa da hisar'a gitsinler" demiyorum. vakti yoktur, parası yoktur. ama rica ediyorum ortada 5 galon su var diye de güneş kremi sürüp mermere yatmasınlar. veya yatsınlar.