Domates yiyin, bırakın çekirdekleri yanağınızdan aksın. Hayır domates yemek utanılacak bir şey değil. (Bu arada şöyle bir şey var)

29 Aralık 2010 Çarşamba

yağmurda dinlenecek alternatif şarkılar

sağanak yağmur+spor: kasabian-fast fuse, mgmt-time to pretend, tool-ticks and leeches

normal yağmur+ev için: beatles-across the universe, radiohead-karma police, raining pleasure-kemal

normal yağmur+normal ruh hali: why does it always rain on me, ledzeppelin-rain song, jethro tull-thick as a brick

normal yağmur+güzel ruh hali: monty python-lumberjack song, the kooks-if only, gorillaz-happy landfill

parçalı bulut+yağmur: beatles-here comes the sun, beirut-elephant gun, beirut-forks and knives

bonus: kewell bugün gol oldu yağdı: boney m-daddy cool.

26 Aralık 2010 Pazar

blogging with myself

tolga caner'le şimdi şöyle'den hepinize meraba. naber? umarım iyisinizdir. iyisiniz iyisiniz aslan gibisiniz maaşallah. biraz kilo mu aldınız? yoksa boyunuz mu kısaldı? saçınız da pek çirkin olmuş hayırdır? sanki biraz da aptal bakıyorsunuz. bilgisayar insanları aptallaştırıyor mu? artık öyle sanırım. eskiden televizyon aptallaştırırmış insanları. aptal kutusu derlermiş hatta. sonra aptallar televizyondan sıkılıp bilgisayarı keşfetmişler ve işte bugünkü sodfjldsfgndfskjl amaaan bugün bu salak konudan bahsetmiyorum. ne haliniz varsa görün ister facebooktan birbirinize inek hediye edin, ister twitter'dan birilerini takip edin, ister geçen gün arkadaş partisinde gördüğünüz kızın\erkeğin fotoğrafını arayın. vallahi umrumda değil.

benim aklıma başka bir şey takıldı. eczaneden beyaz reçete olmadan antidepresan alınması ne enteresan di mi? ama yok bu takılmadı. bu sadece enteresan. takılacak bir şey yok. aklıma takılan şey dexter'ın söylediği şu söz:

“They make it look so easy. Connecting with another human being. It’s like no one told them it’s the hardest thing in the world.”



biriyle iletişim kurmak. ne kadar zor olabilir ki? herkesle durmadan iletişim içindeyim. arkadaşlarım var, 4 harfli arkadaşlarım da var, 3 harfliler de var. çekoslovakyalı arkadaşlarım da var ama onlar kaç harfli sayamıyorum. ailem var, köpeğim var. iletişim kurmak kolaydır. yeni tanıştığın biriyle popüler kültürün bir yerinden tutup iletişim kurarsın mesela. dersin ki "okan'daki beyaz saçlı adamı gördün mü çok komikti.". ya da dersin ki "beyin bedava videosunu seyrettin mi muazzamdı.". en olmadı benim gibi izlememiş bir dallama da olsan dersin ki "lost'un finali çok kötüydü di mi?"

iletişim kurmanın çok yolu var yani. tanımadığımız insanlara yol sorabiliriz, tanıdığımız insanlara şuraya gidelim mi yolu öğrendim diyebiliriz. iletişim kurmak budur çünkü. durmadan birileriyle ortak noktalarımızı arama konuşmaları yapmak. medyanın bize sunduğu şeyleri başkaları da biliyor mu diye kontrol etmek, biliyorlarsa aynı şeyleri beğenip beğenmediğimizi anlamaya uğraşmak, eğer beğendiğimiz ortak şeyler varsa onları beraber yapmak, belki bunu yapan insanlarla BFF olmak, belki evlenmek, çocuk yapmak. sonra çocuklarımızı sinemaya götürmek, sinemadaki kovboy karakterin oyuncağını hediye olarak vermek. çok güzel hep iletişim içindeyiz. ben şahsen her yeni "real i.d. profile based social community"* sitesiyle bir sosyal orgrazm daha yaşıyorum. 5 in a row, 10 in a row, godlike oldum.



nokia da eskiden "connecting people" derdi. şimdi iphone connect ediyor insanları. tabi bu connection yine bu sitelerin ayrı ayrı yaptırdıkları iphone aplikasyonlarından sağlanıyor. her biri appstore'da satılıyor. genelde 0.99'a. ya mesela şeyi anlayabiliyorum hani 9.99 yazınca aslında 10 dolarlık bir şeyi müşteri 10 dolardan az diye düşünür ve alır. yani eğer bu ilk haneyi algılayamamasından ötürüyse, 0.99'u bedava mı zannediyor? zannediyorsa canım benim. yerim ben onu.

gerçekten connect edebildiğimiz yani iletişim kurabildiğimiz, - böyle ingilizce kelimeler kullanmamdan rahatsız olan varsa, eğer bana yazı yazanlar olursa, ona fok koyarım tamam mı?. - o kadar az insan var ki. iletişim kurabilmek derken böyle çok sofistike bir arayış içinde de değilim. "yaptığım brecht göndermelerini anlamayan adamla\kadınla benim ne işim var ya?" demiyorum zaten. yani aslında zaten "insanlar biraz daha şöyle olsa" diyebileceğim bir durum değil. birileriyle gerçekten iletişim kurabilmek için herhangi bir kaliteye ihtiyaç yok. sadece kabuğumuza çekilmememiz yetiyor. ama heralde bu kadar uğraştığımıza göre bunu yapmak da çok zor olsa gerek.

bir tolga caner'le şimdi şöyle'nin daha sonuna geldik. aslında daha yazardım da etrafta çakmak yok ve kalkarsam bi daha oturmam gibime geliyor. bu sigara çok kötü bi alışkanlık. valla. sakın başlamayın. bizim zamanımızda zararları bu kadar bilinmiyordu. lisedeyken içersek büyürüz falan sandık, hep son sınıflar içiyordu çünkü, bir heves başladık.



yok lan böyle olmadı, lisede ağzıma sürmedim sonra çok bilinçli bir şekidle içmeye başladım, akciğer kanserine de emin adımlarla yürüyorum inşallah. - inşallah hocam -

bu arada bıktım tozu diye bir şey varmış. sigarayı bırakma ilacıymış. eğer 7 gün içinde bırakmazsanız paranız iadeymiş. bence para iadesi yerine "2 paket marlboro light" daha anlamlı olurdu.

bu da size benden bir hediye.


*kıçımdan uydurduğum bir isim.

25 Aralık 2010 Cumartesi

İzninizle bazı şeyler hakkında konuşacağım.

Greenpeace'in bir kampanyası var, "seninki kaç santim?" diye. Anlayabildiğim kadarıyla, bir taraftan balıkçılık düzenlemelerini savunup bir yandan denizlerdeki balıkların gittikçe küçüldüğünden yakınıyorlar. Bunu normal bir şekilde yapamıyorsun tabi, yapınca "abi reklamcılık yani gerila markıting işte lölölö" diye konuşamıyor insanlar kampanyan hakkında. O yüzden cinsel alüzyonlar serpiştirmen lazım, hazır boy falan derken de hoooop oradan "seninki kaç santim?" işte.

Yalnız şöyle bir şey var.

Bahsetmek istediğim şey bu değildi aslında, ama not olarak eklemek istedim.

Şimdi bunu şu yüzden anlatıyorum aslında, ben bu kampanyayı devamlı sözlükte-facebook'ta falan görüyorum belirli bir süredir. Eğer kimsenin geceleri balıkçıklar yüzünden uykusuz kalmadığı konusunda hemfikirsek, bu kampanyanın neden bu kadar tuttuğunu düşünmek lazım.

İlk akla gelen tabi ki az önce de bahsettiğim cinsel alüzyon konusu. Seviyoruz ediyoruz yani, cinsellik aşağı yukarı herkesin sadece yakın arkadaş çevresiyle rahatça konuşabildiği bir konu gibi, o yüzden bu "seninki kaç santim?" muhabbetini de ancak kendi inner circle'ımızda yapıyoruz temelde. Bu yüzden bunu kocaman gazete ilanlarında falan gördüğümüzde belirli bir aidiyet / içselleştirme hissedip kampanyaya bağlılık duyduğumuzu söylemek mümkün heralde.

Bunun etkisini yadsımak istemiyorum, ama bana kalırsa öncelikli olarak etkili olan şey -Buna düzgün bir isim bulabilmek için bir süredir kafa yoruyorum fakat henüz tam olarak oturtamadım. O yüzden şimdilik şöyle diyeceğiz: - kolay solculuk / kolay aktivizm (hereforth referred to as Ali) konusu.

Facebook'ta "çevreyi korumak" gibi harika bir amaç için bir şeyler share ediyor insanlar, (ya böyle noktalarda "yapıyoruz-ediyoruz" diye yazıyor herkes, sanıyorum okuyucuyu alienate etmemek ve bahsi geçen kesime de hitap edebilmek için falan. Fakat yani sikerler, zaten bizbizeyiz şurada.) hem de bunu baya edgy bir şekilde yapıyorlar, "'seninki kaç santim?' dedim ama penisinden bahsetmiyordum, oh küçüğüm hiçbir fikrin yok değil mi?" falan filan işte.

Belirli bir konsantrasyon problemi yaşıyorum şu günlerde nedense, o yüzden gittikçe söylemek istediğimin azını toparlayabiliyor haldeyim sanırım. Yavaştan conclude edeyim de sonra duş alırım belki dışarı falan çıkarız.

Ben Ali'yi oldukça rahatsız edici ve uzun vadede tehlikeli buluyorum açıkçası. İnsana virtüel bir accomplishment duygusu yaşatan her şey zararlı olmalı temelde. Greenpeace şu noktada çok tutabileceği belli bir kampanyayla balıklarla ilgili fikirlerini topluma yaymış oldu evet, fakat asıl yapması gereken bence bunun tam tersi.

Greenpeace hepimizin ağzına sıçmalı. "Siz orospu çocukları facebook'ta üç santim beş santim diye dolaşırken balıklarımızın anası sikildi" demeli bir dahaki kampanyasında.

Birilerini harekete geçireceksen, yapman gereken şey eksikliklerini hissettirmek. Eğer insanlara bu eksikliklerini tatmin edebilecekleri bir medium verirsen aynı eylemsizlik halini sonsuza dek sürdürürsün, yapacağın tek şey sitene fazladan 3-5 hit almak olur.

Dediğim gibi şuan çok konsantre olamıyorum, fakat bir ara bunu biraz derleyip toplarım belki. Ben şimdi duş alacağım, sonra bir telefonlaşalım belki biraz hava alırız.

Bunlardan babadan oğula nesil herhalde bunlar

Ya sevgili arkadaşlarım benim canım çok sıkıldı. günlerdir işte berker geldi dur onunla dışarı çıkayım dur şöyle yapayım dur koro var, dur dersler aman aman falan derken 3-4 saat uykuyla takılıp duruyordum etraflarda. Evde de öyle vakit geçirmiyordum ki ailem triplendi, o derece. Şimdi dün kafamda güzel güzel planlar vardı. İşte şöyle güzel uykumu alırım, sonra annemle karşılıklı birer türk kahvesi içeriz, sonra işte comedymax'te bilmediğim ne kadar dizi varsa izlerim, biraz sıkılırım, bilgisayarı açarım maillere falan bakarım... diye devam ediyor. Buraya kadar çok güzel gelişti. Ama en güzel plan da "ooh bütün premier league maçlarını seyrederim hemi de hd kalitesinde üff tadından yenmez"di. hatta öyle güzel plandı ki "ya belki bizimkilerle dışarı çıkarız yine izleyemem maçları tüh, ama olsun lan çıkarız yine de ne güzel" gibi bir söylemim vardı. bu geçenlerde konuştuğumuz şey konusuna benziyor: "sevgilin varken, onunla buluşmak yerine arkadaşlarınla buluşunca, kendini normal bir arkadaş buluşmasından daha mutlu hissetmek". burada sevgili=premier league metaforu biraz hastalıklı gibi dursa da d'apres la theoreme d'avoir raison d'alican demir inkar edemezsiniz haklıyım. neyse ben böyle "ohh be 14'te maç var mı acaba" falan diye beklerken, demin acetobalsamico'da haftasonu futbol'da cumartesi maçı olmayacağını öğrendim. allah o christmas'ın ağzını kırsın. maç yokmuş. işte bunu öğrendiğim sıradaki hislerimi başlıktan öğrenebilirsiniz.
Bir de cem "mektep kolej mi oluyor bloguna sahip çık. öyle atıp tutmasını biliyorsun yok oraya koyma buraya yazma blog benim mahremim falan diye, maşallah her blogda okuyoruz yazılarını bi merabanaber'de göremiyoruz, içerleniyorum vallahi.

PS: berker stayla yazım yüzünden sizden özür diler, sosyolojik analizler içeren yazılarımla yakın zamanda blogumuzu şenlendireceğimi arz ederim.

ahahah bir de şöyle bir şey gördüm çok güzel:
 www.gameranx.com/features/id/1109/article/the-most-realistic-first-person-shooter-you-ll-ever-see/

14 Aralık 2010 Salı

showtime

dexter bitti. weeds zaten bitmişti. californication başlayacak, ama o da bitecek biliyorum. - yeni sevgilisine "sen de gideceksin, biliyorum" diyen buruk genç smiley -

bu showtime dizileri hep böyle. çat diye bitiyorlar. 9 ay mal gibi bekliyorsun. bekletiyorlar. bunlar babadan oğula nesil heralde bunlar.

11 Aralık 2010 Cumartesi

size laflar hazırladım

berker lafım öncelikle sana. bu ne lan böyle? bugün tolga'yla konuşuyorduk da ben de hak verdim hakikaten, kendi bloguna yazıyosun yazıyosun bizim bloga yok amcık tolga yok  sc accountu aldım yok ödevimi yaptım yazıyorsun. burası oyun oynama yerimi godoş? anam babam okuyor benim. hem kaçta uçağın ne zaman geliyorsun? keyfin yerinde mi? özledik lan. hadi.

cem, sana ayrı kafam girsin. yok şaka şaka girmesin. çok seviyorum seni de annen baban darlıyor ya bazen seni o zaman bir şeyler yapamıyoruz mesela, o zaman üzülüyorum ben.(sırf berkere yükleniyormuş gibi olmasın şimdi diye sana da bir şeyler yazayım dedim yoksa süper çocuksun cnmss)

tolgatolga, oh bugün gittik panino giusto muza 70 tl hesap bıraktık o kadar eğlenceliydi ki yani. ben zaten önceden deklare ediyordum param olursa amacım tolga standartlarında yaşamak diye, hemen başladım yani.

şimdi ben böyle bir yazı yazınca berker'den bir farkım kaldı mı? ı-ıh ama olsun en azından 3-4 tane "BİR ŞEY ANLATAN YAZIM VAR EN AZINDAN YEAAA"

cem bu yazıyı facebook a koyayım mı koyayım mı haa? ha? koyabilirim di mi? pışşşıııık sadece üçümüzün anlayacağı yazıyı niye koyayım lan ben facebook'a dallama!! gerçi can'la batu da okuyordu bazen onlar da anlar.

neyse ben genel olarak memnunum sizden de hele bir berker gelsin daha çok buluşalım. bir de berker mail at be olum çok yoğunsan da gençler iyiyim şu şu saatte istanbuldayım görüşürüz diye. merakta bırakma adamı.

neyse o zaman küçük bir anımla bitireyim yazıyı. tolgayla işte bugün kahve söyleyeceğiz panino giusto'da. baktık pahalı değil yeteri kadar. tolga hocam ne dese beğenirsin " olum var ya kesin sik kadar kahve gelecek pahalı değil çünkü " dedi. ben de yok yea eheh falan dedim. adamlar americano'yu türk kahvesi bardağında getirdiler. inanılmaz lan yani. gitmeyelim oraya. fridays'e falan gideriz kehkehkeh.

10 Aralık 2010 Cuma

guantanamera

cuma boş günüm. koydum guatemala kahvemi, yaktım sigaramı, açtım baez'den guantanamera'yı. hatta içtim guatemala'yı öptüm guantanamera'yı. böyle bir sefahat pezevenkliği yok.

bir iki maça baktım arada. yarın sınavım var, çok da fifi. ispanyolca öğrenmek istiyorum. götü kalkmış aksan sircornflakes'leri götlerine giresice fransızlar, hayatları boyunca kan inceltici etkisindeymiş gibi anksiyetik konuşan italyanlar, ne dedikleri hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığım ve olmak istemediğim nazi soyu almanlar, hiçbirinizin dilini konuşmak istemiyorum. ispanyolca o kadar sempatik geliyor ki.



guantanameera, guajira guantanameeera.

12 saat sonra edit:

ceketle dışarı çıktım. hayvan gibi kar yağdı. dondum. arjantin'de olsam bu kadar kar yağmazdı. hele aralıkta. sempatim giderek artıyor.

bununla beraber starbucks'ın verandasında alican'la sigara içerken bir rüzgar gülüne rastladım insanmışçasına konuşmaya başladım. yok öyle olmadı, verandada şu turuncu ufolardan vardı birkaç tane. açtırdık biz de bir tanesini. "şu salak aletlerin insanın bir yanını ısıtıp diğer tarafını soğukta bırakmasına sinir oluyorum" dedim. "evet ben de sevmiyorum" falan dedi, sonra aklıma piliç çevirmecilerde dönen piliçler geldi ve "kendimi o tavuklar gibi hissediyorum, ama heralde onlar ölü oldukları için hissetmiyorlardır" dedim, yine onayladı. o sırada jethro tull - aqualung'taki:

feeling like a dead duck
spitting out pieces of his broken luck.

kısmı geldi aklıma, ve o kısmını söyledim. alican nerden alıntı yaptığımı anlamamış göründü. ama yine onaylayıcı bir şekilde güldü. alıntımda daha da ısrar edip aralıkta olmamıza ve havanın soğukluğuna da dayanarak:

do you still remember
december's foggy freeze

kısmını mırıldandım. bu son söylediğimi anlamadığını ya da duymadığını düşünüyorum. bu hikayeyi de bir yere bağlamayacağım. netekim bağlasan durmaz.

son olarak umarım bunları alican okumuyordur. (:

p.s. öğren artık şu şarkıyı bak guitar hero'nun yenisinde bile varmış.

7 Aralık 2010 Salı

6 Aralık 2010 Pazartesi

Modern Life is Rubbish

Blur çok güzel bir grup bence. Kabul ediyorum, üst üste dinleyince sıkılabiliyor insan biraz. Blur misyonerliği yapmak istemiyorum artık daha fazla kaldıramayacağım..


Beni Blur'a bağlayan şarkı Charmless Man sözlerini aktarıyorum öncelikle.

I met him in a crowded room
Where people go to drink away their gloom
He sat me down and so began
The story of a charmless man
Educated the expensive way
He knows his claret from a beaujolais*
I think he'd like to have been Ronnie Kray**
But then nature didn't make him that way

*:Fransız orijinli bir şarap türü.
**: Ünlü bir ingiliz haydutmuş bu da.

Stereotiplik konusunda garip izlenimler edinmeye başladım. Hayatı bir kaç katmana ayırıyorum ben genelde, dokunduklarım, dokunamadıklarım, hayatta dokunamayacaklarım, dokunsam ne olacak ki lan,lar gibi. Ama hani sahip olmak değil bu, örnekliyorum. Eskiden oyunlarda etkileşime giremediğimiz binalar, arasından geçemediğimiz ağaçlar falan olurdu. Hani anlardık haritanın orada bittiğini. Aynen o şekilde ben minibüsteki yolculuğumun ani bir fren yapılmaması durumunda 2 m^2 lik yer içinde sonlanacağını, etrafımdaki insanların da dekor gibi sadece uzaktan gözlemleyebileceğimi düşünüyorum hep. (Hazan'a gönderme yapiyorum müsaadenizle: AĞAÇLARA SARILMAK)


Hayatın içindeki bu garip tekdüze dekorların en barizi, stadyumlar. Ya ne olacaktı, takımlarının formasını giyiyor insanlar atkılar bilmemne "TRÜBÜÜNLER SARI LACIVERT SAYIN SEYERCELAEEER" aynı şarkıyı söylüyorlar hayat çok güzel. Futbol takımı tutmanın insana getirdiği aidiyet-tatmin duygusundan bahsetmek istemiyorum bile, sadece görüntü olarak komik. Mantıksız değil kesinlikle, ama komik düşününce hani o kadar insan aynı tipte gelmiş oraya tek vücud ya allah bismillah, sürü hatta direk koooccaman bir insan sürüsü.

hemneoöyleyirmiikiadambirtopun.

Aynı tekdüzeliği günlük hayatta aradığım zaman çok sıradan şeylerin içinde beliriyor, belki görmek istediğimden. Ayrıca küçükken ekstradan "(dış görünüşle alakalı olarak) bütün insanlar toplamda 100 kadar template üzerine farklılaşıyor bence." gibi tezlerim vardı. Şu anda da içimdeki o müthiş isyan durumlarından ötürü minibüste HEPİNİZ AYNISINIZ HEPİNİZİN YERİNE SİZİN YAPTIKLARINIZIN AYNILARINI YAPACAK ZİLYON TANE İNSAN GEÇEBİLİR, PİÇLER diye bağırasım geliyor.

Kanıtlarım var ulan ayrıca bi an durdum okudum şu ana kadar yazdıklarımı da. Mesela; geçenlerde minibüsteyken bir kadın bindi. 40 45 yaşlarında 1.60 boyunda, sarışın mavi gözlü, hafif toplu, muhtemelen öğretmen veya bir masabaşı işte çalışan bir kadın. Genelde arkada oturuyorlar, bu teyzeler. Şimdi kadın bindiği anda kendi kendime dedim ki "iyi de bizim arkada oturan aynı tipli kadınımız var ki -minibüs olarak-" sonra kadın 'bi ataşehir' uzattı, adam geri verdi parayı "ablacım kozyatağı bu, arkadaki araba" diye. AMA BEN BİLİYORUM "ABLACIM BİZDE VAR SARIŞIN 1.60 BOYLARINDA HAYATTAN BEZMİŞ KADINIMIZ, HAYDİ BAŞKA ARABAYA" DEMEK İSTEDİ.

Çok sık vapur kullandığımız dönem yaptığımız bir tespit var Alicancığımla mesela ben bunu baya seviyorum. 60-70 yaşlarında, herhangi bir denizle alakalı firmanın şapkası var kafada. (Yani şapkanın üstünde çapa, dümen, gemi, köpek balığı falan var.) Elde ilaç torbası, genelde vapura ilk binen ve 4 lü 6 lı oturma bölgelerinin en köşesinde oturan amcalar bunlar.

30-40 yaş arası, şirketten tanıştığı dünyalar çirkini kadına yaranmak için yapmadığı şebeklik kalmayan ortayaş apache'leri var mesela. Bak mesela bunların minibüste birden fazla kontenjanı var sanırım çünkü geçenlerde 3 çift vardı böyle, bir çift karfurda, diğer ikisi optimumda indi. Alışveriş merkezlerinde takılıyorlar bence saray muhallebicisi, sultanahmet köftecisi, yemek katının kendi içindeki en pahalı ve fastfoodolmayan restoranında oturuyorlar, adam hesabı öderken kadın "a-aa, olur mu öyle şey?" diyor ama bir şekilde ısrar etmiyor iyi bari Yılmaz beyciğim.. diye ödüyor adam, yazık ona da.

25-30 yaş arası, kendi parasını kendi kazanmaya yeni yeni başlamış kız/kadınlar var mesela bunlar da çok enteresan. Genelde çeşitli minibüs apaçileri, veya ortayaşapaçileri tarafından sanki ertesi gün de aynı minibüs hattında buluşulacakmış da, numarasını falan alacakmışçasına yer veriliyorlar. Mesela 92 yaşında Kurtuluş Savaşı Gazisi biniyor minibüse, zerre sikine sallamıyor onu veya "amcacım geç bari iyi bari fseeh.." diye yer veriyor, ama bu kızlardan biri binince "Hanımefendi buyurmaz mısınız? *clark çek*", sonra tepesinde dikilmece.

Bu var mesela, aklıma gelmişken ekleyeyim dedim.

Umut sarıkaya tespitleri yeter bu kadar amk.





Aynı stereotipleri okulda gördüğüm zaman, dayanamıyorum.

P&G SEMİNERİ VE BUSİNESS SCHOOL VE BİR ŞEYLER DAHA ÇOK SERTİFİKA VE KARİYER VE SEMİNER VE İŞ PARA KAZANMAK [İletişim için GSÜ kapitalizm kulübü temsilcileri: İbrahim ÜZÜLMEZ (538 555 42 14) ve Haydar ALIYEV (+21 567 543 23 4221).]

Etrafta farklı olmak için götünü verecek insanlar var. -hatta direk veren de vardır eminim de- Yani bir yandan hak veriyorum, öte yandan onlar da kendi köşelerinde farkında olmadan stereotipleşmiş? Bu kariyer bilmemne konularında özellikle, her yerde her okulda böyle sırf CV ye yazacak diye seminere gidenler, sırf CV ye yazacak diye seminer temsilcisi olanlar, sırf CV ye yazacak diye ÜNİVERSİTE OKUYAN VAR LAN, CV ME YAZARIM AMK DİYOR ADAM***.

Her yerdeler ulan vallahi çok garip. Artık nasıl bir çocukluk travması geçirdiysem kendimi herhangi bir şekilde stereotipleşmiş görmekten o kadar korkuyorum ki, seminere gidip kötü hissediyorum kendimi. Hani ne anladığımı, ne işime yarayacağı falan hiç irdelemeden, direk kötü hissediyorum. Sokakta bana toplantı salonu fayansı gösterseniz düşüp bayılacağım "ay beni seminer tutar" diye resmen. Belki bu yolu kendim seçmiş gibi hissetmediğim içindir, bilemiyorum artık. Kendime dışardan baktığım zaman, minibüsteki diğer insanlar için bir dekorum. Benim gibi onlar da bana dokunamıyorlar, belki birilerine benzetiyorlar, hiç olmadı kuzenlerine yeğenlerine falan en fazla. Bu artık sistemin bir çarkı olmak endişesi de değil, 'nasıl bir toplumun başarılı üyesi olmaya çalışıyorum' endişesine dönüşüyor.

Beni bırak, farkında bile değiller, her akşam izledikleri dizi, her haftasonu izledikleri maçlar, filmler, çalıştıkları yerler çoğu zaman yalnız yaşadıkları bir odanın duvarlarına asılmış posterler gibi. Çoğu insan etki etmiyor çevresine ve habire etki edemeyeceği şeyleri sokuyor hayatına, onlarla uyuşturuyor beynini ufak ufak.

Şimdi Tolga diyecek ki ulan nerden biliyorsun adam motorda giderken nasıl kanıtlasın kendini sana. Yok ama öyle değil, biliyorsun bir şekilde belli oluyor. Onlar nasıl benim için dekorlarsa ve etkileşime girmiyorsam onların da etki etmedikleri, edemedikleri gümrah gümrah dekor var etraflarında. Zerre kadar beyni olmayıp da sadece bir özgüvenle "müdahale edebilen", a.k.a "ağzı laf yapan" insanlar bile normalden bir adım öndeler.

Muhtemelen yine dağınık geldim şu ana kadar ama stereotiplikle modern hayat arasındaki bağlantıyı kısaca şu şekilde kuruyorum ben: Çok fazla farklı insan yok etrafta, insanı farklılaştıran şeyler minibüste motorda dışardan gözlemlenebilecek şeyler olmasa da çoğu insan tam tersine minibüste motorda gözlemlenebilecek şeylerle yaratıyor kendini. Günümüzde insanlar ne yaptıklarıyla değil, neye sahip olduklarıyla yargılanıyorlar, en basiti.


Adler hocamın bir tezi var. -"Hayatın Anlamı ve Amacı" diye hayatımda "Allah Var" dan sonra gördüğüm en iddialı isimli kitabı yazan adam bu- Insan hayatında yapılması gereken 3 temel şey var, diye. Kendini yetiştirip kişilik ve bilgi olarak kendine bir şeyler katıp hayatını kazanabileceğin bir meslek edinmek, ilki. Sosyalleşmek ve diğer insanlarla bazı şeyleri paylaşmak, izole olmamak, ikincisi. Üçüncüsü de mutlu bir yuva kurmak. Bunların hepsi çok tekdüze geliyor ama teker teker hepsine anlamlarını katacak olan insanın kendisidir, dünyaya gelmiş kaç tane insan varsa o kadar farklı insan vardır ve kimse bunlara kendince anlam katmadan yaşayamamıştır, diyor. Çünkü insan, yaptığı şeylere anlam verebilen tek yaratık dünya üzerinde ve bunu yapmazsa anlamsızlığa sürüklenir -eheh doğal olarak- ve buna:
a)Cem yorumu: GEREK YOK AMK
b)Alfred yorumu: GEREK YOK AMK, hay yaşa. Ama para falan derken anlamını kaybetmesin de bazı şeyler, aradan kaçmasın. Insan kendi doğrularını yaratsın bi zahmet artık yani yuh koca adamsın.

Neyse başlıkla ilgili bir de aforizma sıçayım kapamadan: modern toplumda insanlar akvaryumlarda yaşıyorlar ve diğerlerinin akvaryumlarına sadece camları değiyor. Aralarda zıplayabilen fazla insan yok, influence dediğimiz şey bu yüzden Fm de kaptan seçerken önemli.


 
***:selam.