bu sana bebeğim. iyi bak ona:
http://www.youtube.com/watch?v=rZmwtR5xr18
Domates yiyin, bırakın çekirdekleri yanağınızdan aksın. Hayır domates yemek utanılacak bir şey değil. (Bu arada şöyle bir şey var)
6 Mayıs 2011 Cuma
24 Şubat 2011 Perşembe
madonnaya takı tasarlamak
http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Magazin/2011/02/23/bonoya_takti_simdi_sira_madonnada
haberde kadının en büyük hayali "madonna'ya takı tasarlamak" yazıyor.
bence bir yanlışlık var, en büyük hayali olsa olsa "madonna olmak" olabilir, madonna'ya takı tasarlamak da en büyük iş hayali falan olabilir.
bu hesaba göre benim en büyük hayalim de hank moody'nin bir kitabını editlemek.
haberde kadının en büyük hayali "madonna'ya takı tasarlamak" yazıyor.
bence bir yanlışlık var, en büyük hayali olsa olsa "madonna olmak" olabilir, madonna'ya takı tasarlamak da en büyük iş hayali falan olabilir.
bu hesaba göre benim en büyük hayalim de hank moody'nin bir kitabını editlemek.
18 Şubat 2011 Cuma
amy winehouse ve mutfağının zemini
evvet sayın seyirciler amy winehouse un mutfağındayız zemin sevişmeye elverişli yanımızda prodüktörü allen iverson var evet sayın iverson neler söyleyeceksiniz yeni albüm hakkında?
amy çok çalıştı tüm sezon, her parçamız çalışılmış pozisyonlardı ama bazen olmayınca olmuyor cd yuvarlak ve ne zaman şarkının tutacağı, karının mutsuz olacağı belli olmuyor ki zatEN ANASI BİR BU İKİ.
amy sen neden mutfakta oturmuş sigara içip uzaklara bakıyorsun, bu arada meme ucun gözüküyor atletin kenarından nolur bişeyler giy üstüne.
You say "when we married,
'cause you're not bitter",
"There'll be none of him no more,"
I cried for you on the kitchen floor.
amy çok çalıştı tüm sezon, her parçamız çalışılmış pozisyonlardı ama bazen olmayınca olmuyor cd yuvarlak ve ne zaman şarkının tutacağı, karının mutsuz olacağı belli olmuyor ki zatEN ANASI BİR BU İKİ.
amy sen neden mutfakta oturmuş sigara içip uzaklara bakıyorsun, bu arada meme ucun gözüküyor atletin kenarından nolur bişeyler giy üstüne.
You say "when we married,
'cause you're not bitter",
"There'll be none of him no more,"
I cried for you on the kitchen floor.
17 Şubat 2011 Perşembe
Gunners
Hayatım boyunca yabancı bir takım tutup, ondan biz diye bahsedip, bu konuda yırtınanlarla dalga geçtim. Ama bugün şunu farkettim ki son 2 sezondur Galatasaray'ın attığı herhangi bir gole, Arsenal'in Barcelona'ya attığı goller kadar sevinmedim. Hatta azıcık abarttım gözüm falan dolacak gibi oldu, "lan noluyo" diye vazgeçtim sonra. Gerçi hala Arsenal'dan "abi stopere transfer ihtiyacımız var" diye yani biz diye bahsetmem. yapmacık duruyor bir defa.
Maçı izlerken bu kadar dolmamın sebeplerinden en büyüğü ise maçın spikeri İlker Yasin ve yorumcu Hikmet Karaman. Bir spiker ve bir yorumcu nasıl bu kadar vasıfsız olur aklım almıyor. Hadi spiker vasıfsız bunu birazcık da olsa anlamaya çalışıyorum; ama Türkiye'de 20 senedir teknik direktörlük yapan bir adamın bu kadar vasıfsız olması beni Türk futbolu adına çok üzüyor. Cem maçı izlerken demişti, "olum bu adam takım falan yönetiyor lan düşünsene" diye. düşünemiyorum. maç boyunca arsenal-barcelona maçına bucaspor-barcelona maçı muamelesi yapan bu iki herifin de göt olması, içimin yağlarını eritti. "van persie gibi etkisiz bir oyuncu" "wilshere gibi fizik gücü kuvvetli, mücadeleci oyuncu" (zannedersin marco aurelio'dan bahsediyor gerizekalı) ömer üründülvari "barcelona gibi takıma arkanı bu kadar açarsan gol yemen kaçınılmaz." "paslaşmayı görüyor musun ilker abi" "messi'nin çalımı gördün mü, üff" gibi cümleler maç boyunca sinirlerimin zıplamasına sebep oldu.
Maça gelecek olursak, iki takım da defansını çok önde kurdu ve oyunu daraltmaya çalıştı. Arsenal bunu özellikle Barcelona'nın pas yapmasını engellemek için yaptı ki nazaran başarılı oldu. Yine arsenal'ın iki katı pas yaptılar ama klasik "ezici üstün Barcelona paslaşmaları"nı çok görmedik. Ortasahadaki song-wilshere-fabregas vs busquets-xavi-iniesta kapışması beklediğim gibi müthiş geçti. Barcelona'nın aksine öndeki forvet 3'lüsünden solda oynayan nasri orta sahaya çok daha yakın oynayarak ve önde prese katkı sağlayarak barcelona'nın maçı domine etmesini engelledi. Wilshere'den bahsetmek çok istiyorum ama o iki gerizekalı maç boyunca "bak gencecik çocuk afferin bak ne güzel oynuyor afferin afferin" gibi cümleler kurup beni hasta ettiği için ayrı bir wilshere yazısı yazarım, şimdi onlarla aynı fikirde olmuş olmayayım.
Maçın döndüğü nokta Walcott-Bendtner veya song-arshavin değişikliği gibi gözükse de maçın asıl koptuğu noktanın yine aynı dakikalarda yapılan keita-villa değişikliği ve nasri'nin kanattan ortasahaya gelişi olduğunu düşünüyorum. Bilmiyorum Guardiola arsenal'i küçümsediğinden mi(sanmıyorum), yoksa "dur lan ispanya'da nasılolsa bir şey olmaz diye pek ellemiyorum da arsenal şimdi gol atmasın ben orta saha sokayım" mı diye yaptı bilmiyorum villa'yı çıkarıp ortasaha aldıktan itibaren arsenal oyunu çok net bir şekilde domine etti. van persie'nin "ah şu maçı martin tyler anlatsaydı da van persieeeeeee nidasını duyaydık" dedirten golü ve nasri'nin müthiş asistinde arshavin'in golü hazırlanış bakımından müthiş gollerdi.
Ben de kabul ediyorum. barcelona şu an dünyanın en iyi takımı (zaten arsene wenger kabul etmiş bana laf düşmez) ama dünyanın en iyi ikinci takımının arsenal olduğunu ve barcelona'yı anti-futbol oynamadan yenebilecek iki takımdan (villareal diğeri) birinin arsenal olduğunu düşünüyorum. İkinci maç için çok avantajlı bir skor elde etmiş sayılmazlar, ama bu kadar genç bir takımın özgüvenini artık tamamen oturtması için bu skorun çok iyi olduğunu düşünüyorum.
ps: koscielny'e de "arsene wenger fransa 2. liginden adam getirirse böyle pinti gibi, arsenal bir bok yapamaz" gibi yorumlar yapan insanlara saygı ve sevgilerimi iletiyorum. abartmak istemiyorum ama bence messi'yi etkisiz hale getirdi.
Maça gelecek olursak, iki takım da defansını çok önde kurdu ve oyunu daraltmaya çalıştı. Arsenal bunu özellikle Barcelona'nın pas yapmasını engellemek için yaptı ki nazaran başarılı oldu. Yine arsenal'ın iki katı pas yaptılar ama klasik "ezici üstün Barcelona paslaşmaları"nı çok görmedik. Ortasahadaki song-wilshere-fabregas vs busquets-xavi-iniesta kapışması beklediğim gibi müthiş geçti. Barcelona'nın aksine öndeki forvet 3'lüsünden solda oynayan nasri orta sahaya çok daha yakın oynayarak ve önde prese katkı sağlayarak barcelona'nın maçı domine etmesini engelledi. Wilshere'den bahsetmek çok istiyorum ama o iki gerizekalı maç boyunca "bak gencecik çocuk afferin bak ne güzel oynuyor afferin afferin" gibi cümleler kurup beni hasta ettiği için ayrı bir wilshere yazısı yazarım, şimdi onlarla aynı fikirde olmuş olmayayım.
Maçın döndüğü nokta Walcott-Bendtner veya song-arshavin değişikliği gibi gözükse de maçın asıl koptuğu noktanın yine aynı dakikalarda yapılan keita-villa değişikliği ve nasri'nin kanattan ortasahaya gelişi olduğunu düşünüyorum. Bilmiyorum Guardiola arsenal'i küçümsediğinden mi(sanmıyorum), yoksa "dur lan ispanya'da nasılolsa bir şey olmaz diye pek ellemiyorum da arsenal şimdi gol atmasın ben orta saha sokayım" mı diye yaptı bilmiyorum villa'yı çıkarıp ortasaha aldıktan itibaren arsenal oyunu çok net bir şekilde domine etti. van persie'nin "ah şu maçı martin tyler anlatsaydı da van persieeeeeee nidasını duyaydık" dedirten golü ve nasri'nin müthiş asistinde arshavin'in golü hazırlanış bakımından müthiş gollerdi.
Ben de kabul ediyorum. barcelona şu an dünyanın en iyi takımı (zaten arsene wenger kabul etmiş bana laf düşmez) ama dünyanın en iyi ikinci takımının arsenal olduğunu ve barcelona'yı anti-futbol oynamadan yenebilecek iki takımdan (villareal diğeri) birinin arsenal olduğunu düşünüyorum. İkinci maç için çok avantajlı bir skor elde etmiş sayılmazlar, ama bu kadar genç bir takımın özgüvenini artık tamamen oturtması için bu skorun çok iyi olduğunu düşünüyorum.
ps: koscielny'e de "arsene wenger fransa 2. liginden adam getirirse böyle pinti gibi, arsenal bir bok yapamaz" gibi yorumlar yapan insanlara saygı ve sevgilerimi iletiyorum. abartmak istemiyorum ama bence messi'yi etkisiz hale getirdi.
14 Şubat 2011 Pazartesi
heyecana bakar mısınız?
blizzard 2007'de korede invitational bi organizasyon yapmış, ve yeni çıkacak oyununu tanıtacakmış ama hangisi olduğu bilinmiyor. warcraft 4 diyen var, world of warcraft 2 diyen var, starcraft 2 diyen de var tabi. sonra blizzard vice president'ı çıkıyor ve hadi oyunu görelim diyor. marine korece "hell, it's about time." diyor muhtemelen.
http://www.youtube.com/watch?v=wDIn5vk6ZZo
tüylerim diken diken oldu yemin ediyorum.
bu videoda aynı gösterim baştan sona var, ve seyirciden tepkiler inanılmaz. bilgisayar kadın "all marines, prepare to drop" diyince uğultular artıyor.
http://www.youtube.com/watch?v=aUXoekeDIW8
http://www.youtube.com/watch?v=wDIn5vk6ZZo
tüylerim diken diken oldu yemin ediyorum.
bu videoda aynı gösterim baştan sona var, ve seyirciden tepkiler inanılmaz. bilgisayar kadın "all marines, prepare to drop" diyince uğultular artıyor.
http://www.youtube.com/watch?v=aUXoekeDIW8
11 Şubat 2011 Cuma
vay be
çoğumuz takip ediyoruz acetobalsamico'yu da yine de bir koyayım dedim okumayan kalmasın diye. cizgiden-cikaran.blogspot'tan alıntı yapmış aceto. benim tüylerim diken diken oldu öyle beğendim.
Ben bir romantiğim diyor Xavi, Barcelona ve İspanya'nın gözbebeği.
Önümüzdeki hafta Barça'yla Arsenal'e konuk olacak olan Xavi'yle futbol eğitimi, Cesc Fabregas ve Paul Scholes'un büyüklüğü üzerine

Pek çok insan Barcelona'nın geçen Kasım ayında Real Madrid karşısında aldığı 5-0'lık galibiyeti tüm zamanların en iyi performansı olarak tanımladı. Wayne Rooney bile maçı izlediği oturma odasında ayakta alkışladığını itiraf etti.
[Xavi'nin yüzü aydınlanıyor] Gerçekten mi? Rooney? Gurur duydum. Rooney, vay! Rooney sıradışı, o Barcelona için oynayabilir. İnsanlar "Xavi Rooney'nin Barcelona'ya geleceğini söyledi" diyien manşetleri hayal etmeye başlamadan, ki çok isterdim, asıl demek istediğim o tam bizlik bir oyuncu. O maç harikaydı, benim oynadıklarımın en iyisiydi. Üstünlük hissi inanılmazdı, hem de Real Madrid'e karşı! Topa dokunmadılar. Annecim, ne maçtı! Soyunma odasında biz de kendimizi ayakta alkışladık.
Barcelona'nın topa hakimiyeti konusundaki üstünlüğünden bahsediyorsun. Şimdiye kadar Barcelona ve İspanya milli takımları dışında, bu kadar net bir şekilde, iyi veya kötü, kimlikle bağdaşmış takım görmediğimizi söylemeden edemiyoruz. Tamamen topa sahip olmakla alakalı. Ve bu sizin kimliğiniz, ve bu artık iyice üstünlük kurmaya dönüştü.
Şu anda dünya futbolu için referans noktasının Barcelona olması, İspanya olması gerçekten iyi. Bu bizim olduğu için değil ama öyle olduğu için. Çünkü bu hücum futbolu, tartışmaya açık değil, beklemiyoruz. Baskı kuruyorsun, topa sahip olmak istiyorsun, hücum etmek istiyorsun. Bazı takımlar paslaşmıyor veya paslaşamıyor. Ne için oynuyorsunuz ki o zaman? Amacınız ne? Bu futbol değil. Kombine et, topu gezdir. Futbol bu, en azından benim için. Başka hocalar için, bilmiyorum, mesela [Javier] Clemente için veya [Fabio] Capello için başka bir tür futbol var. Ama şimdi Barcelona'nın stilinin model alınıyor olması ve onlarınkinin alınmıyor olması iyi bir şey.
Ama kimileri İspanya'nın Dünya Kupası'nda sıkıcı olduğunu iddia ettiler. 1-0 kazanıp durdunuz.
Bu tepe taklak. Sıkıcı olan biz değildik, rakip takımlardı. Hollanda neyi aradı? Penaltıları. Veya kontraatakta [Arjen] Robben'i. Güm, güm, güm. Tabii ki sıkıcıydık, rakipler o hale getirdi. Paraguay? Ne yaptılar? Gerçekten çok iyi bir savunma sistemi kurdular ve şansın onlara gelmesini beklediler, duran toplardan. Havadan gelsin, seker, boş top. Arkanda iki metre boyunda bir adam varsa ve o senin tependeyse bu insanların tahmin edebildiğinden daha zordur.
Peki çözüm ne?
Hızlı düşün, boşlukları ara. Benim yaptığım bu, boşlukları aramak. Bütün gün. Daima bakıyorum, bütün gün, bütün gün. [Xavi etrafa bakıyormuş gibi hareketler yapıyor, kafasını sağa sola oynatıyor]. Burası? Hayır. Orası? Hayır. Oynamamış olanlar her zaman ne kadar zor olduğunu anlayamıyor. Boşluk, boşluk, boşluk. PlayStation'da olmak gibi. Ben düşünüyorum da, kahretsin, savunma burada, oraya oyna. Boşluğu görüyorum ve pası veriyorum. Yaptığım bu.
Bu Barcelona modelinin yüreğinde ve kulüp içerisinde hep bu var değil mi? Madrid'i yendiğinizde ilk onbirinizdeki sekiz oyuncu altyapı ürünüydü ve bu senenin Altın Top ödüllerinin üç finalisti de yine öyle, Lionel Messi, Andres Iniesta ve sen.
Bazı gençlik akademileri kazanmayı umursar, biz eğitimi umursarız. Kafasını kaldırıp pası ilk seferinde gönderen bir çocuk görürsün, bom, ve düşünürsün 'Evet, bu çocuk olur." Onu getir, eğitelim. Bizim modelimiz [Johan] Cruyff tarafından yerleştirildi, bu bir Ajax modelidir. Bu hep rondolarla [5'e 2, ortada sıçan] alakalıdır. Rondo, rondo, rondo. Her-bir-gün. Olup olabilecek en iyi idmandır. Sorumluluğu öğrenirsin ve topu kaybetmemeyi. Topu kaybedersen ortaya geçersin. Bom, bom, bom, bom, hep tek pas. Ortaya geçersen bu küçük düşürücüdür, diğerleri seni alkışlar ve sana gülerler.
Takım arkadaşın Dani Alves demişti ki, koşu yoluna pas atmazmışsınız, takım arkadaşlarınızın belli bir alana gelmek zorunda kalması için o koşuyu yapıyormuşsunuz. "Xavi" demişti, "gelecekte oynuyor."
Kolaylaştırıyorlar. Benim futbolum pas yapmaktır ama, vay, eğer bende Dani, Iniesta, Pedro, [David]Villa varsa... çok fazla seçenek var. Bazen ben bile kendi kendime düşünüyorum, bilmem kim çok sinirlenecek çünkü üç pas yaptım ama hâlâ topu ona vermedim. Bir sonrakini Dani'ye vermeliyim çünkü daha şimdiden kanattan üç kez bindirme yaptı. Leo [Messi] işin içine dahil edilmezse, canı sıkılıyor gibi oluyor... ve bir sonraki pas onun.
Stili başarının önüne çıkartarak konuşuyorsun ama bu ikisi sadece birlikte gitmekle kalmıyorlar, birlikte gitmek zorundalar, değil mi? Arsenal harika futbol oynuyor, Arsene Wenger çok saygı duyulan bir teknik adam ama yıllardır bir şey kazanmadılar. Bu Barcelona'da da olabilir mi?
Neredeyse imkansız. Eğer iki yıl kazanamadan gidersen herşey değişmeli. Ama sadece isim değiştirirsin, kimlik değil. Felsefe kaybedilemez. Taraftarlarımız oturup kontraatak kovalayacak bir takıma anlam veremezler. Maalesef, insanlar takımlara sadece başarı penceresinden bakıyorlar. Şu anda, başarı bizim yaklaşımımızı doğruladı. Mutluyum çünkü egoist bir bakış açısından, altı yıl önce benim soyum tükenmişti; benim gibi futbolcular ölüp gitmek üzereydi. Bitmişti, iki metre boyunda, güçlü, ortada, vurur, devirir, ikinci toplar, seken toplar... ama şimdi Arsenal ve Villareal'e bakıyorum ve bizim gibi oynuyorlar.
Kendini bir inancın savunucusu gibi görüyor musun? Bir idealog?
Bu veya ölümdü. Ben romantiğim. Becerinin, teknik kabiliyetin fizik kondisyondan daha değerli görülüyor olması gerçeği hoşuma gidiyor. Bunun öncelik olmasına minnettarım, öyle olmasaydı şimdiki bakış açısı olmazdı. Futbol kazanmak için oynanıyor ama bizim tatminimiz de iki katına çıkıyor. Diğer takımlar kazanıyor ve onlar da mutlu ama aynı değil. Kimlik eksikliği var. Sonuç bir futbol taklitçisi. Bazı şeyleri iyi, gerçekten iyi yapabilirsiniz - geçen sene Inter Milan'dan daha iyiydik - ama kazanamadık. Sonuçtan daha büyük şeyler var, daha çok dayanan. Bir miras. Inter Şampiyonlar Ligi'ni kazandı ama kimse onlardan bahsetmiyor. İnsanlar beni Euro 2008'de keşfetti ama ben yıllardır aynı şekilde oynuyordum. Tabii ki şu da doğru, kendime güvenim ve sakinliğim arttı. Ve bu da başarıyla geliyor.
İngiliz futbolu başka bir futbol kültürüne sarıldığı için mi başarısız?
Bu değişti; tarz biraz daha teknik. Eskiden daha doğrudandı, daha çok ikinci toplarla alakalıydı, tipik 9 numara Crouch veya Heskey'di ve futbol filan yoktu. Carragher, güm, tepede, Terry, güm, tepede. Bence değişiyor: Barry, Lampard, Gerrard, Carrick... bunlar topa iyi davranan oyuncular. Şimdi onları görüyorsun ve düşünüyorsun, Tanrım, oynamaya çalışıyorlar.
Paul Scholes için İngiliz Xavi diyebilir miyiz?
[Xavi bölüyor, neredeyse şevkle patlayarak] Paul Scholes! Rol modeli. Benim için, ve bunda ciddiyim, benim son 15, 20 senede gördüğüm en iyi merkez ortasaha oyuncusu. Xabi Alonso'yla onun hakkında konuştuk. O muhteşem, onda her şey var, son pas, gol, güçlü, topu kaybetmiyor, görüş var. İspanyol olsaydı büyük ihtimalle daha yüksek derecede değerlendirilirdi. Oyuncular onu seviyor.
İngiltere teknik oyunculara az güveniyor gibi gözüküyor.
Yazık ediyorlar. Beceri öncelik olmalı. Teknik kabiliyet. Daima, daima. Tabii ki, onsuz da kazanabilirsiniz ama farkı yaratan beceridir. Şu takımlara bakın: Juventus, farkı yaratan kim? Krasic. Del Piero. Liverpool? Gerrard veya öncesinde Torres. Beceri, beceri. Oyunculara bakıp kim en iyisi diye sorduğunuzda: Beceri. Cesc, Nasri, Ryan Giggs - o adam neşe, inanılmaz. Geriye bakınca, John Barnes'ı beğenirdim ve Chris Waddle çok iyiydi. [Ağzı açık, gözleri parlıyor] Le Tissier! Tarzları farklı olsa da Roy Keane ve Paul Ince'i de birlikteyken severdim. O United takımı çok iyiydi, benim İngiliz takımım. Her hangi bir yere gitmiş olsaydım orası olurdu.
İngiltere'de biz fiziksel oyuncuları abartıyor muyuz? Carrager dedin, Terry dedin...
Hey, bekle, dikkatli ol. Bunların temel bilgileri yüksek. Bizde Puyol var. Teknik olarak en iyisi olmayabilir ama savunma yapış şekli inanılmaz. Carragher ve Terry lazım, çok iyiler ama teknik futbola adapte olmalılar [tersi şekilde değil]. Benim için bu doğal olarak gelir - veya Messi, Iniesta veya Rooney. Diğerlerinin bunun için çalışması gerekir. Onları için kafayı kaldırıp da o pası vermek daha zordur - ama yapmak zorundalar.
Ama bir oyuncu bir kulübe önerildiğinde ilk soru "boyu kaç?"
[Villareal kanat oyuncusu] Santi Cazorla'yı gördün mü? Benim ufak olduğumu sanırsın ama o benim burama [Xavi kendi göğüs hizasını gösteriyor] geliyor. Ama çok zeki. MEssi de öyle ve dünyanın en iyi oyuncusu. Belki bu kültürdendir, bilemiyorum ama İngiltere'de siz savaşçısınız. Liverpool'u izliyorsunu ve Carragher topu kazanıyor, sonra tribünlere vuruyor ve taraftar alkışlıyor. Gümbürtü geliyor! Burada onu alkışlamazlar.
Önümüzdeki hafta Şampiyonlar Ligi son 16'da Arsenal'le oynayacaksınız, yine. Onlar farklı mı? Bir nevi Barcelona-light olduklarını söyleyebilir miyiz?
Arsenal çok iyi bir takım. Ben Arsenal'i izleyince Barça'yı görüyorum. Cesc'in oyunu taşıdığını görüyorum, Nasri, Arshavin. Onlarla bizim aramızdaki fark, bizde oynamadan önce düşünen daha çok oyuncu var. Eğitim bunun anahtarı. Bizim oyuncularımız 10 veya 12 senedir buradalar. Barça'ya ilk geldiğinizde size öğrettikleri ilk şey şudur: düşün. Düşün, düşün, düşün. Çabucak [Xavi hareketler yapmaya başlıyor, etrafına bakınıyor]. Kafanı kaldır, hareket et, gör, düşün. Topu almadan önce düşün. Bu pası alıyorsan, öbür adam boşta mı onu görmek için bak. Daha fazlasına ihtiyacı yok. O kontrol eder, bakar ve tek topta pası verir. Bazılarının iki ve üçe ihtiyacı vardır, oyunun hızına bağlı olarak, bu çok yavaş. Alves, tek pas. Iniesta, tek pas. Pique, tek pas. Busi [Busquets], ben... yedi veya sekiz oyuncu, tek pas. Hızlı. Aslına bakarsan, [altyapı hocası] Charly [Rexach] bize şöyle derdi, mig toc. Yarım dokunuş.
Arsenal-Barcelona hep Cesc Fabregas'ın geleceğiyle ilgili soruları da kışkırtır.
Ben eğer başka bir kulübe gitmiş olsaydım, düşündüğüm kulüp Barcelona olurdu - bağlantı kuvvetli. Aynısı ona da oluyor. Ama burada şöyle bir sorun var: o şimdi pahalı. Ama sanırım bir futbolcu sonunda istediği yerde bulur kendini. O da kendini burada bulmak zorunda.
Bu Arsenal taraftarının duymak istediği şey değil ve Barcelona oyuncularını, sen dahil, problemi kurcalamakla suçluyorlar. Geçen yaz Barcelona'dan geldiği iddia edilen çok fazla ifade vardı.
Gerçekten mi? Ben o sıralarda pek konuşmadım. Sanırım öylesinden hoşlanmazlardı. [Xavi duraklıyor, sessizce, biraz utanmış bir yüz ifadesiyle ekliyor.] Biliyorsunuz, futbolcular çoğu zaman düşünmez. Biz benciliz, fark etmiyoruz. Bunu söylüyorum çünkü Cesc'i düşünüyorum. O buraya gelmek istiyor. Barcelona her zaman onun rüyası oldu. Ama tabii ki o Arsenal'in kaptanı, standardı belirleyen o, lider o. Bu durum onun için boktan. Ona çok iyi davranan, ona öğreten, onu yetiştiren Wenger gibi bir hocanın altında belli bir tarzda oynuyor. Cesc'in ona saygısı var. Ben, diyelim, Blackburn'de olsaydım ayrılmak daha kolay olabilirdi. Bakın, gerçek şu ki, onun buraya gelmesini istiyorum. Tabii ki. Barcelona'nın çok net bir stili var ve pek çok oyuncu buna uymaz. Kolay değil bu. Ama Cesc mükemmel bir şekilde uyar.
Senin yerini alabilir mi, öte yandan?
Yeni oyuncuları tehdit olarak görmem; ben "Burası benim alanım" demem. Ben daha ziyade "getirin, bırakalım oynasınlar" derim. Ortada daha çok beceri olması daha iyi. Dört veya beş yıl önce [insanlar dedi ki] ben de Iniesta birlikte oynayamazmışız. Biz mi birlikte oynayamayız? Bakın sonuç ne oldu?
Geçen yıl Arsenal'i zorlanmadan yendiniz...
Evet ama bu yıl çok daha iyiler. Ben geçen sene oynamış olmamızı bizim için dezavantaj olarak görüyorum. Bize karşı [çok] fazla saygıları var. Neredeyse bize topu bıraktılar gibi oldu, top hep bizdeydi, içeride de dışarıda da. Londra'daki maç 4-0 olabilirdi, o kadar üstündük - ama 2-2 bitti. Bu yıl farklı olacak.
Kuraya tepkin ne oldu?
Ben mutlu oldum. Bunun çok iyi bir maç olacağı gerçeğinden hoşlanıyorum. Arsenal gelip seni uyuz etmeye çalışacak, maçı bozacak, oyunu bölecek bir takım değil. Chelsea olsaydı, annecim derdiniz, inisiyatifi size bırakacaklar, arkaya yaslanacaklar, kapanacaklar ve Drogba ile Malouda'yla kontraatak arayacaklar. Ama, hayır, sanırım Arsenal topu isteyecek. Daha çok oyun olacak ortada. Bir taraftar olarak ben bu maçı görmek için para verirdim. (CEM BAK BİZE DİYOR) Manchester United veya Chelsea daha tartışmalı şekillerde oynayabilirler. Topu bize bırakabilirler. Arsenal yapmayacaktır.
İngiliz futbolu seni çekiyor mu? İspanyol oyuncular delirmiş şekilde geri dönüyorlar.
İnanılmaz. Şimdi bu futbol. İngiltere gerçekten futbolun doğum yeri, kalbi ve ruhu. Eğer Barcelona Liverpool'un taraftarlarına sahip olsaydı, veya United'ın, 20 tane Şampiyonla Ligi'miz vardı, hahahaah!. Tamam, biraz abarttım ama ben bunun gibi bir şey görmedim. Liverpool'da 3-1 kazandık bir keresinde ve sahadan ayrılırken iki taraf da alkışlandı. İngiltere'de futbolculara saygı daha çok, oyun daha asil ve daha az hile var. Oraya giden her İspanyol seviyor ve daha iyi bir oyuncu olarak geri dönüyorlar. Ben burayı bıraksam gideceğim yer İngiltere olabilir.
Final Wembley'de, ve bu durum finali Barcelona için daha özel kılıyor, değil mi? Geçen yıl özeldi çünkü Bernabeu'daydı ama Wembley de Rüya Takımı'nın bir Avrupa Kupası. Ve bu yıl sanki siz hep onlarla karşılaştırıldınız.
In 1992, I was 12 and my brothers went but my parents wouldn't let me. I was in tears but it made no difference. I'd love to play at Wembley. It's special for Barça – and for everyone in football. Last year was more morbosa [about the rivalry with Real Madrid, almost a little dirty, titillating]. This year is more nostalgic, more classic. And I'm more of a nostalgic. Me? I'm a romantic.
1992'de ben 12 yaşındaydım ve ağabeylerim gitti ama ailem beni göndermemişti. Göz yaşları içerisindeydim ama fark etmedi. Wembley'de oynamayı çok isterim. Barça için özel - ve futboldaki herkes için. Geçen yıl hadise daha çok bizim aramızdaki çekişmeyle alakalıydı. Bu yıl daha nostaljik, daha klasik. Ve ben daha nostaljik biriyim. Ben? Ben bir romantiğim.
Kulüp kariyeri
Barcelona'nın altyapı sistemine 11 yaşında girdi ve 18 yaşında 1998 İspanyol Süper Kupa finalinde gollü bir giriş yaptı. Kulüp için 557 kez forma giydi, 56 gol attı.
Goller/maçlar
1997-2000 Barcelona B 61/4
1998- Barcelona 557/56
Onurlar
2 Şampiyonlar Ligi 2006, 2009
1 Kulüpler Dünya Şampiyonluğu 2009
5 La Liga şampiyonluğu 1999, 2005, 2006, 2009, 2010
1 İspanya Kupası 2009
4 İspanya Süper Kupası 2005, 2006, 2009, 2010
1 UEFA Süper Kupası 2009
Uluslararası kariyeri
U-17'den U-23'e kadar İspanya'yı her seviyede temsil etti, A takım formasıyla ilk maçına 2000 yılında 20 yaşında çıktı. 99 maçta sekiz gol attı. Ayrıca Katalunya milli takımıyla da sekiz maçta iki golü var.
Goller/maçlar
İspanya 99/8
Katalunya 8/2
Onurlar
1 Dünya Kupası 2010
1 Avrupa Şampiyonası 2008
1 U-20 Dünya Kupası 1999
Olimpik gümüş madalya 2000
Kişisel kariyeri
Dünyanın en iyi oyun kurucusu, son Dünya Kupası'nda kendisinden sonra en çok pas yapan oyuncudan 104 pas daha fazlasını yaptı. Son iki sezonda La Liga ve Şampiyonlar Ligi'nde her hangi bir oyuncudan daha fazla asist yaptı.
Ödülleri
Avrupa Şampiyonası, Turnuvanın En İyi Oyuncusu 2008
Şampiyonlar Ligi Finali, Maçın Adamı 2009
FIFA Dünya Kupası, All-Star Takımı 2010
FIFA Yılın Takımı 2008, 2009, 2010
UEFA Yılın Takımı 2008, 2009, 2010
Altın Top Ödülü Üçüncülüğü 2009, 2010
La Liga Yılın Oyuncusu 2005
Ben bir romantiğim diyor Xavi, Barcelona ve İspanya'nın gözbebeği.
Önümüzdeki hafta Barça'yla Arsenal'e konuk olacak olan Xavi'yle futbol eğitimi, Cesc Fabregas ve Paul Scholes'un büyüklüğü üzerine

Pek çok insan Barcelona'nın geçen Kasım ayında Real Madrid karşısında aldığı 5-0'lık galibiyeti tüm zamanların en iyi performansı olarak tanımladı. Wayne Rooney bile maçı izlediği oturma odasında ayakta alkışladığını itiraf etti.
[Xavi'nin yüzü aydınlanıyor] Gerçekten mi? Rooney? Gurur duydum. Rooney, vay! Rooney sıradışı, o Barcelona için oynayabilir. İnsanlar "Xavi Rooney'nin Barcelona'ya geleceğini söyledi" diyien manşetleri hayal etmeye başlamadan, ki çok isterdim, asıl demek istediğim o tam bizlik bir oyuncu. O maç harikaydı, benim oynadıklarımın en iyisiydi. Üstünlük hissi inanılmazdı, hem de Real Madrid'e karşı! Topa dokunmadılar. Annecim, ne maçtı! Soyunma odasında biz de kendimizi ayakta alkışladık.
Barcelona'nın topa hakimiyeti konusundaki üstünlüğünden bahsediyorsun. Şimdiye kadar Barcelona ve İspanya milli takımları dışında, bu kadar net bir şekilde, iyi veya kötü, kimlikle bağdaşmış takım görmediğimizi söylemeden edemiyoruz. Tamamen topa sahip olmakla alakalı. Ve bu sizin kimliğiniz, ve bu artık iyice üstünlük kurmaya dönüştü.
Şu anda dünya futbolu için referans noktasının Barcelona olması, İspanya olması gerçekten iyi. Bu bizim olduğu için değil ama öyle olduğu için. Çünkü bu hücum futbolu, tartışmaya açık değil, beklemiyoruz. Baskı kuruyorsun, topa sahip olmak istiyorsun, hücum etmek istiyorsun. Bazı takımlar paslaşmıyor veya paslaşamıyor. Ne için oynuyorsunuz ki o zaman? Amacınız ne? Bu futbol değil. Kombine et, topu gezdir. Futbol bu, en azından benim için. Başka hocalar için, bilmiyorum, mesela [Javier] Clemente için veya [Fabio] Capello için başka bir tür futbol var. Ama şimdi Barcelona'nın stilinin model alınıyor olması ve onlarınkinin alınmıyor olması iyi bir şey.
Ama kimileri İspanya'nın Dünya Kupası'nda sıkıcı olduğunu iddia ettiler. 1-0 kazanıp durdunuz.
Bu tepe taklak. Sıkıcı olan biz değildik, rakip takımlardı. Hollanda neyi aradı? Penaltıları. Veya kontraatakta [Arjen] Robben'i. Güm, güm, güm. Tabii ki sıkıcıydık, rakipler o hale getirdi. Paraguay? Ne yaptılar? Gerçekten çok iyi bir savunma sistemi kurdular ve şansın onlara gelmesini beklediler, duran toplardan. Havadan gelsin, seker, boş top. Arkanda iki metre boyunda bir adam varsa ve o senin tependeyse bu insanların tahmin edebildiğinden daha zordur.
Peki çözüm ne?
Hızlı düşün, boşlukları ara. Benim yaptığım bu, boşlukları aramak. Bütün gün. Daima bakıyorum, bütün gün, bütün gün. [Xavi etrafa bakıyormuş gibi hareketler yapıyor, kafasını sağa sola oynatıyor]. Burası? Hayır. Orası? Hayır. Oynamamış olanlar her zaman ne kadar zor olduğunu anlayamıyor. Boşluk, boşluk, boşluk. PlayStation'da olmak gibi. Ben düşünüyorum da, kahretsin, savunma burada, oraya oyna. Boşluğu görüyorum ve pası veriyorum. Yaptığım bu.
Bu Barcelona modelinin yüreğinde ve kulüp içerisinde hep bu var değil mi? Madrid'i yendiğinizde ilk onbirinizdeki sekiz oyuncu altyapı ürünüydü ve bu senenin Altın Top ödüllerinin üç finalisti de yine öyle, Lionel Messi, Andres Iniesta ve sen.
Bazı gençlik akademileri kazanmayı umursar, biz eğitimi umursarız. Kafasını kaldırıp pası ilk seferinde gönderen bir çocuk görürsün, bom, ve düşünürsün 'Evet, bu çocuk olur." Onu getir, eğitelim. Bizim modelimiz [Johan] Cruyff tarafından yerleştirildi, bu bir Ajax modelidir. Bu hep rondolarla [5'e 2, ortada sıçan] alakalıdır. Rondo, rondo, rondo. Her-bir-gün. Olup olabilecek en iyi idmandır. Sorumluluğu öğrenirsin ve topu kaybetmemeyi. Topu kaybedersen ortaya geçersin. Bom, bom, bom, bom, hep tek pas. Ortaya geçersen bu küçük düşürücüdür, diğerleri seni alkışlar ve sana gülerler.
Takım arkadaşın Dani Alves demişti ki, koşu yoluna pas atmazmışsınız, takım arkadaşlarınızın belli bir alana gelmek zorunda kalması için o koşuyu yapıyormuşsunuz. "Xavi" demişti, "gelecekte oynuyor."
Kolaylaştırıyorlar. Benim futbolum pas yapmaktır ama, vay, eğer bende Dani, Iniesta, Pedro, [David]Villa varsa... çok fazla seçenek var. Bazen ben bile kendi kendime düşünüyorum, bilmem kim çok sinirlenecek çünkü üç pas yaptım ama hâlâ topu ona vermedim. Bir sonrakini Dani'ye vermeliyim çünkü daha şimdiden kanattan üç kez bindirme yaptı. Leo [Messi] işin içine dahil edilmezse, canı sıkılıyor gibi oluyor... ve bir sonraki pas onun.
Stili başarının önüne çıkartarak konuşuyorsun ama bu ikisi sadece birlikte gitmekle kalmıyorlar, birlikte gitmek zorundalar, değil mi? Arsenal harika futbol oynuyor, Arsene Wenger çok saygı duyulan bir teknik adam ama yıllardır bir şey kazanmadılar. Bu Barcelona'da da olabilir mi?
Neredeyse imkansız. Eğer iki yıl kazanamadan gidersen herşey değişmeli. Ama sadece isim değiştirirsin, kimlik değil. Felsefe kaybedilemez. Taraftarlarımız oturup kontraatak kovalayacak bir takıma anlam veremezler. Maalesef, insanlar takımlara sadece başarı penceresinden bakıyorlar. Şu anda, başarı bizim yaklaşımımızı doğruladı. Mutluyum çünkü egoist bir bakış açısından, altı yıl önce benim soyum tükenmişti; benim gibi futbolcular ölüp gitmek üzereydi. Bitmişti, iki metre boyunda, güçlü, ortada, vurur, devirir, ikinci toplar, seken toplar... ama şimdi Arsenal ve Villareal'e bakıyorum ve bizim gibi oynuyorlar.
Kendini bir inancın savunucusu gibi görüyor musun? Bir idealog?
Bu veya ölümdü. Ben romantiğim. Becerinin, teknik kabiliyetin fizik kondisyondan daha değerli görülüyor olması gerçeği hoşuma gidiyor. Bunun öncelik olmasına minnettarım, öyle olmasaydı şimdiki bakış açısı olmazdı. Futbol kazanmak için oynanıyor ama bizim tatminimiz de iki katına çıkıyor. Diğer takımlar kazanıyor ve onlar da mutlu ama aynı değil. Kimlik eksikliği var. Sonuç bir futbol taklitçisi. Bazı şeyleri iyi, gerçekten iyi yapabilirsiniz - geçen sene Inter Milan'dan daha iyiydik - ama kazanamadık. Sonuçtan daha büyük şeyler var, daha çok dayanan. Bir miras. Inter Şampiyonlar Ligi'ni kazandı ama kimse onlardan bahsetmiyor. İnsanlar beni Euro 2008'de keşfetti ama ben yıllardır aynı şekilde oynuyordum. Tabii ki şu da doğru, kendime güvenim ve sakinliğim arttı. Ve bu da başarıyla geliyor.
İngiliz futbolu başka bir futbol kültürüne sarıldığı için mi başarısız?
Bu değişti; tarz biraz daha teknik. Eskiden daha doğrudandı, daha çok ikinci toplarla alakalıydı, tipik 9 numara Crouch veya Heskey'di ve futbol filan yoktu. Carragher, güm, tepede, Terry, güm, tepede. Bence değişiyor: Barry, Lampard, Gerrard, Carrick... bunlar topa iyi davranan oyuncular. Şimdi onları görüyorsun ve düşünüyorsun, Tanrım, oynamaya çalışıyorlar.
Paul Scholes için İngiliz Xavi diyebilir miyiz?
[Xavi bölüyor, neredeyse şevkle patlayarak] Paul Scholes! Rol modeli. Benim için, ve bunda ciddiyim, benim son 15, 20 senede gördüğüm en iyi merkez ortasaha oyuncusu. Xabi Alonso'yla onun hakkında konuştuk. O muhteşem, onda her şey var, son pas, gol, güçlü, topu kaybetmiyor, görüş var. İspanyol olsaydı büyük ihtimalle daha yüksek derecede değerlendirilirdi. Oyuncular onu seviyor.
İngiltere teknik oyunculara az güveniyor gibi gözüküyor.
Yazık ediyorlar. Beceri öncelik olmalı. Teknik kabiliyet. Daima, daima. Tabii ki, onsuz da kazanabilirsiniz ama farkı yaratan beceridir. Şu takımlara bakın: Juventus, farkı yaratan kim? Krasic. Del Piero. Liverpool? Gerrard veya öncesinde Torres. Beceri, beceri. Oyunculara bakıp kim en iyisi diye sorduğunuzda: Beceri. Cesc, Nasri, Ryan Giggs - o adam neşe, inanılmaz. Geriye bakınca, John Barnes'ı beğenirdim ve Chris Waddle çok iyiydi. [Ağzı açık, gözleri parlıyor] Le Tissier! Tarzları farklı olsa da Roy Keane ve Paul Ince'i de birlikteyken severdim. O United takımı çok iyiydi, benim İngiliz takımım. Her hangi bir yere gitmiş olsaydım orası olurdu.
İngiltere'de biz fiziksel oyuncuları abartıyor muyuz? Carrager dedin, Terry dedin...
Hey, bekle, dikkatli ol. Bunların temel bilgileri yüksek. Bizde Puyol var. Teknik olarak en iyisi olmayabilir ama savunma yapış şekli inanılmaz. Carragher ve Terry lazım, çok iyiler ama teknik futbola adapte olmalılar [tersi şekilde değil]. Benim için bu doğal olarak gelir - veya Messi, Iniesta veya Rooney. Diğerlerinin bunun için çalışması gerekir. Onları için kafayı kaldırıp da o pası vermek daha zordur - ama yapmak zorundalar.
Ama bir oyuncu bir kulübe önerildiğinde ilk soru "boyu kaç?"
[Villareal kanat oyuncusu] Santi Cazorla'yı gördün mü? Benim ufak olduğumu sanırsın ama o benim burama [Xavi kendi göğüs hizasını gösteriyor] geliyor. Ama çok zeki. MEssi de öyle ve dünyanın en iyi oyuncusu. Belki bu kültürdendir, bilemiyorum ama İngiltere'de siz savaşçısınız. Liverpool'u izliyorsunu ve Carragher topu kazanıyor, sonra tribünlere vuruyor ve taraftar alkışlıyor. Gümbürtü geliyor! Burada onu alkışlamazlar.
Önümüzdeki hafta Şampiyonlar Ligi son 16'da Arsenal'le oynayacaksınız, yine. Onlar farklı mı? Bir nevi Barcelona-light olduklarını söyleyebilir miyiz?
Arsenal çok iyi bir takım. Ben Arsenal'i izleyince Barça'yı görüyorum. Cesc'in oyunu taşıdığını görüyorum, Nasri, Arshavin. Onlarla bizim aramızdaki fark, bizde oynamadan önce düşünen daha çok oyuncu var. Eğitim bunun anahtarı. Bizim oyuncularımız 10 veya 12 senedir buradalar. Barça'ya ilk geldiğinizde size öğrettikleri ilk şey şudur: düşün. Düşün, düşün, düşün. Çabucak [Xavi hareketler yapmaya başlıyor, etrafına bakınıyor]. Kafanı kaldır, hareket et, gör, düşün. Topu almadan önce düşün. Bu pası alıyorsan, öbür adam boşta mı onu görmek için bak. Daha fazlasına ihtiyacı yok. O kontrol eder, bakar ve tek topta pası verir. Bazılarının iki ve üçe ihtiyacı vardır, oyunun hızına bağlı olarak, bu çok yavaş. Alves, tek pas. Iniesta, tek pas. Pique, tek pas. Busi [Busquets], ben... yedi veya sekiz oyuncu, tek pas. Hızlı. Aslına bakarsan, [altyapı hocası] Charly [Rexach] bize şöyle derdi, mig toc. Yarım dokunuş.
Arsenal-Barcelona hep Cesc Fabregas'ın geleceğiyle ilgili soruları da kışkırtır.
Ben eğer başka bir kulübe gitmiş olsaydım, düşündüğüm kulüp Barcelona olurdu - bağlantı kuvvetli. Aynısı ona da oluyor. Ama burada şöyle bir sorun var: o şimdi pahalı. Ama sanırım bir futbolcu sonunda istediği yerde bulur kendini. O da kendini burada bulmak zorunda.
Bu Arsenal taraftarının duymak istediği şey değil ve Barcelona oyuncularını, sen dahil, problemi kurcalamakla suçluyorlar. Geçen yaz Barcelona'dan geldiği iddia edilen çok fazla ifade vardı.
Gerçekten mi? Ben o sıralarda pek konuşmadım. Sanırım öylesinden hoşlanmazlardı. [Xavi duraklıyor, sessizce, biraz utanmış bir yüz ifadesiyle ekliyor.] Biliyorsunuz, futbolcular çoğu zaman düşünmez. Biz benciliz, fark etmiyoruz. Bunu söylüyorum çünkü Cesc'i düşünüyorum. O buraya gelmek istiyor. Barcelona her zaman onun rüyası oldu. Ama tabii ki o Arsenal'in kaptanı, standardı belirleyen o, lider o. Bu durum onun için boktan. Ona çok iyi davranan, ona öğreten, onu yetiştiren Wenger gibi bir hocanın altında belli bir tarzda oynuyor. Cesc'in ona saygısı var. Ben, diyelim, Blackburn'de olsaydım ayrılmak daha kolay olabilirdi. Bakın, gerçek şu ki, onun buraya gelmesini istiyorum. Tabii ki. Barcelona'nın çok net bir stili var ve pek çok oyuncu buna uymaz. Kolay değil bu. Ama Cesc mükemmel bir şekilde uyar.
Senin yerini alabilir mi, öte yandan?
Yeni oyuncuları tehdit olarak görmem; ben "Burası benim alanım" demem. Ben daha ziyade "getirin, bırakalım oynasınlar" derim. Ortada daha çok beceri olması daha iyi. Dört veya beş yıl önce [insanlar dedi ki] ben de Iniesta birlikte oynayamazmışız. Biz mi birlikte oynayamayız? Bakın sonuç ne oldu?
Geçen yıl Arsenal'i zorlanmadan yendiniz...
Evet ama bu yıl çok daha iyiler. Ben geçen sene oynamış olmamızı bizim için dezavantaj olarak görüyorum. Bize karşı [çok] fazla saygıları var. Neredeyse bize topu bıraktılar gibi oldu, top hep bizdeydi, içeride de dışarıda da. Londra'daki maç 4-0 olabilirdi, o kadar üstündük - ama 2-2 bitti. Bu yıl farklı olacak.
Kuraya tepkin ne oldu?
Ben mutlu oldum. Bunun çok iyi bir maç olacağı gerçeğinden hoşlanıyorum. Arsenal gelip seni uyuz etmeye çalışacak, maçı bozacak, oyunu bölecek bir takım değil. Chelsea olsaydı, annecim derdiniz, inisiyatifi size bırakacaklar, arkaya yaslanacaklar, kapanacaklar ve Drogba ile Malouda'yla kontraatak arayacaklar. Ama, hayır, sanırım Arsenal topu isteyecek. Daha çok oyun olacak ortada. Bir taraftar olarak ben bu maçı görmek için para verirdim. (CEM BAK BİZE DİYOR) Manchester United veya Chelsea daha tartışmalı şekillerde oynayabilirler. Topu bize bırakabilirler. Arsenal yapmayacaktır.
İngiliz futbolu seni çekiyor mu? İspanyol oyuncular delirmiş şekilde geri dönüyorlar.
İnanılmaz. Şimdi bu futbol. İngiltere gerçekten futbolun doğum yeri, kalbi ve ruhu. Eğer Barcelona Liverpool'un taraftarlarına sahip olsaydı, veya United'ın, 20 tane Şampiyonla Ligi'miz vardı, hahahaah!. Tamam, biraz abarttım ama ben bunun gibi bir şey görmedim. Liverpool'da 3-1 kazandık bir keresinde ve sahadan ayrılırken iki taraf da alkışlandı. İngiltere'de futbolculara saygı daha çok, oyun daha asil ve daha az hile var. Oraya giden her İspanyol seviyor ve daha iyi bir oyuncu olarak geri dönüyorlar. Ben burayı bıraksam gideceğim yer İngiltere olabilir.
Final Wembley'de, ve bu durum finali Barcelona için daha özel kılıyor, değil mi? Geçen yıl özeldi çünkü Bernabeu'daydı ama Wembley de Rüya Takımı'nın bir Avrupa Kupası. Ve bu yıl sanki siz hep onlarla karşılaştırıldınız.
In 1992, I was 12 and my brothers went but my parents wouldn't let me. I was in tears but it made no difference. I'd love to play at Wembley. It's special for Barça – and for everyone in football. Last year was more morbosa [about the rivalry with Real Madrid, almost a little dirty, titillating]. This year is more nostalgic, more classic. And I'm more of a nostalgic. Me? I'm a romantic.
1992'de ben 12 yaşındaydım ve ağabeylerim gitti ama ailem beni göndermemişti. Göz yaşları içerisindeydim ama fark etmedi. Wembley'de oynamayı çok isterim. Barça için özel - ve futboldaki herkes için. Geçen yıl hadise daha çok bizim aramızdaki çekişmeyle alakalıydı. Bu yıl daha nostaljik, daha klasik. Ve ben daha nostaljik biriyim. Ben? Ben bir romantiğim.
Kulüp kariyeri
Barcelona'nın altyapı sistemine 11 yaşında girdi ve 18 yaşında 1998 İspanyol Süper Kupa finalinde gollü bir giriş yaptı. Kulüp için 557 kez forma giydi, 56 gol attı.
Goller/maçlar
1997-2000 Barcelona B 61/4
1998- Barcelona 557/56
Onurlar
2 Şampiyonlar Ligi 2006, 2009
1 Kulüpler Dünya Şampiyonluğu 2009
5 La Liga şampiyonluğu 1999, 2005, 2006, 2009, 2010
1 İspanya Kupası 2009
4 İspanya Süper Kupası 2005, 2006, 2009, 2010
1 UEFA Süper Kupası 2009
Uluslararası kariyeri
U-17'den U-23'e kadar İspanya'yı her seviyede temsil etti, A takım formasıyla ilk maçına 2000 yılında 20 yaşında çıktı. 99 maçta sekiz gol attı. Ayrıca Katalunya milli takımıyla da sekiz maçta iki golü var.
Goller/maçlar
İspanya 99/8
Katalunya 8/2
Onurlar
1 Dünya Kupası 2010
1 Avrupa Şampiyonası 2008
1 U-20 Dünya Kupası 1999
Olimpik gümüş madalya 2000
Kişisel kariyeri
Dünyanın en iyi oyun kurucusu, son Dünya Kupası'nda kendisinden sonra en çok pas yapan oyuncudan 104 pas daha fazlasını yaptı. Son iki sezonda La Liga ve Şampiyonlar Ligi'nde her hangi bir oyuncudan daha fazla asist yaptı.
Ödülleri
Avrupa Şampiyonası, Turnuvanın En İyi Oyuncusu 2008
Şampiyonlar Ligi Finali, Maçın Adamı 2009
FIFA Dünya Kupası, All-Star Takımı 2010
FIFA Yılın Takımı 2008, 2009, 2010
UEFA Yılın Takımı 2008, 2009, 2010
Altın Top Ödülü Üçüncülüğü 2009, 2010
La Liga Yılın Oyuncusu 2005
10 Şubat 2011 Perşembe
RELEASE THE GRACKEN
benden 2 ay küçük amerikalı,
nerdrage'in yaşam bulduğu vücut,
Evil Genuises guildinin fahri kaptanı
EG_Idra'ya, saygılarımı sunuyorum.
http://www.teamliquid.net/forum/viewmessage.php?topic_id=185345
nerdrage'in yaşam bulduğu vücut,
Evil Genuises guildinin fahri kaptanı
EG_Idra'ya, saygılarımı sunuyorum.
http://www.teamliquid.net/forum/viewmessage.php?topic_id=185345
5 Şubat 2011 Cumartesi
this is how you blog me
aylar sonra annemde kalmak bana çok iyi geldi. yemekler güzel - olmasa da kılımı kıpırdatmıyorum hazırlamak için -, çamaşırım yıkanıyor, bardağı bir yere koyuyorum kendi kendine kayboluyor, sonra raftan temiz çıkıyor. anneler sihirbaz gibidir. - evet şimdi "anne övme" konu başlığına giriyoruz. bu konuda, "anneler sihirbaz gibidir" cümlesi iyi bir giriş bence. yani burdan "hem çalışıyorsun, hem kalan her şeyi nasıl yetiştiriyorsun anne bilmiyorum YOU ARE AN AMAZING MOM." tiradına atlanabilir. kurtuluş savaşı ve "ana" kavramına girilebilir. anam garip anam çilekeş anam dertli anam'a kadar giden geri dönüşü olmayan bir yoldur bu. türk feminizmi zaten "ana"dan çıkar hep. anadan doğma, ilkel bir feminizmimiz var yani. ve zaten annelerimizle ilgili kötü şeyler söylemek de çok ayıptır. bu da anadan DOGMA. -

ne diyordum, anneler sihirbaz gibidir. bayağı kötü niyetle sınıflandırıp yerin dibine soktuğum anne övme taktikleri yerine, daha farklı bir yoldan gideyim hadi.
Every great MOM trick consists of three parts or acts. The first part is called "The Pledge". The MOM shows you something ordinary: a deck of cards, a bird or a GLASS. MOM shows you this object. Perhaps SHE asks you to inspect it to see if it is indeed real, unaltered, normal. But of course... it probably isn't. The second act is called "The Turn". The MOM takes the ordinary something and makes it do something extraordinary. E.G. SHE DRINKS COFFEE WITH IT. Now you're looking for the secret... but you won't find it, because of course you're not really looking. You don't really want to know. You want to be fooled. But you wouldn't clap yet. Because making something DIRTY isn't enough; you have to CLEAN IT. That's why every MOM trick has a third act, the hardest part, the part we call "The Prestige"." - or dish washing as we use abroad -

bu arada, evdeki bardakların, oyuncakların, yani benim haraket ettirdiğim şeylerin kendi kendilerine yerlerine geri dönmediklerini fark ettiğimde çok şaşırmıştım. tabi heralde önceden de kendi kendilerine haraket ettiklerini sanmıyordum, ama öyle olmaması için de bir sebep yoktu.
annemin yemekleri güzeldir. ama pek yemek yapmaz. eskiden yapardı, sonra yaş ve iş gibi sebepleri bahane ederek blenderı rafa kaldırdı. yani aslında yemekler için gelmedim buraya. çamaşırları da yıkardık yani bir şekilde, deterjan vardı, makina da vardı.
günlük iş rahatlığı değil burda kalmanın en güzel tarafı. televizyon.
televizyondaki şeylere sanki başka bir ülkede okuyan birisi gibi bakıyorum. o kadar yabancı geliyor ki, ağzım açık kalıyor. zaten tatilde ailesinin yanına kalmaya gelen yabancı ülkede okuyan öğrenci profili de uyuyor bu hallerime
bu kadar amerikan dizisi izleyen biri olarak bir tespit yapmak istiyorum, eminim daha önce dünyada hiç kimse bu tespiti yapmamıştır. bu tespitimin başına da "ulan koymak istiyorum yüksek müsaadenizle. ulan, - es - türk dizileri ne kadar yavaş ilerliyor? olay olmuyor yahu, resmen kamera karşısında muhabbet ediyorlar. olan olayların da önemi yok. diziden karakter çıkması da pek olası değil. bayağı benim seyrederken yaptığım gibi, MAL GİBİ oturuyorlar.

bir dizide balıkçı diye bir adam var mesela. bunu balık pazarının ortasında dövüyorlar. fakat bu dizideki kimsenin hayatında hiçbir şeyi değiştirmiyor. balıkların hayatı bile değişmiyor. sadece bu amcaya potansiyel yavuklusu tarafından pansuman yapılırken romantik anlar falan oluyor. ama herhangi bir hareket yok. ve inanır mısınız bunun gibi binlerce sahnesi olan yüzlerce dizi var. bu akşam hanımın çiftliği diye bir şey gördüm mesela. birini astılar, asılanın babası delirdi. fakat herhangi bir aksiyon almadı bu konuyla ilgili. adamın delirmesini anlatan görüntüler izledik, izledik, izledik... ve adam delirdi. yani bu bölüm, hanımın çiftliğinde şu anlatıldı: bir adam asıldı, ve adamın babası yas tuttu, ağladı, zırladı, oraya gitti buraya gitti, ama başladığı noktaya döndü. - tam burada "zaten türk insanının da hayatı böyle değil mi? bir sürü şey yapmak isteyen ama hiçbir şey yapamayan, sosyal kurallarla eli kolu bağlı bir insanımız var." konuşmasını yapmak üzere, ortadoğu teknik üniversitesi, çok teknik fakültesi, iki güzel hareket izledik bölümü öğrencisi iskender paydaş'ı sahneye davet ediyorum. -

şimdi beyaz show var mesela, aşkın nur yengi var, kutsi var. şarkılar söylüyorlar. ya benim aslında toplumla ilgili umutlarım varmış galiba. çünkü bunları görünce "bunlar hala mı var lan?" diye düşünüp üzülüyorum. heralde bir gün birisi çıkıp "ya arkadaşlar bugüne kadar çeşitli şarkıcıların şarkılarını dinledik televizyonda. ama şakaydı bütün bunlar! artık daha mantıklı şeyler dinliycez" falan diyecekmiş gibi düşünüyordum. çünkü sayın yengi'nin "öpeyim de geçsin" diye bir şarkısı var. ve ben bu şarkıya ordaki zart üniversiteli akranlarım tarafından eşlik edilmesini aşırı derecede sevimli bir şey olarak görüyorum. tarif edilecek gibi değil. yani mesela smooth jazz dinleyenlerin de bir gün çıkıp "biz de aslında çok sıkılıyoruz dinlerken ama din gibi bir şey bir kere girdik, birbirimize de çok sıkıldığımızı söyleyemiyoruz işte naapalım hem çok kaliteli bir havası var" falan demesini bekliyorum. tabi burda "benim yaptığım her şey doğru, yapmadığım her şey yanlıştır"dan bazı esintiler var, ama bununla o kadar da alaklı değil. çünkü ben jazz dinleyen biri değilim. ama acid, nu falan yine anlıyorum, oturup dinlemem ama konserine gelseler giderim durumu var. - gitmem heralde bu arada- ama artık smooth jazz, YANİ FUCKING COME ON YA.

bu arada türk dizileriyle ilgili fark ettiğim başka bir şey de şu oldu; aşk-ı memnu'nun bitmesinden sonra istanbul şivesiyle konuşulan dizi kalmamış galiba, ya doğu - iç anadolu şiveleri, ya da ege şivesi var. ve yeni bir moda var sanırım, çünkü birkaç dizide gördüm: ruslara türkçe konuşturuyorlar! "bizi sike sike fenerli yaptılar" dedirtmiyorlar tabi de, böyle bazı rus görünümlü kadınlara "anlamadı ben", "bilmiyor ben" ayarında türkçe konuşturup çok şirin bulma fazlarına girmişler.
ha bi de haberleri seyrettim geçenlerde. defne joy foster ölmüş, herkes buna çok üzülmüş falan. bir barış akarsu silsilesi yaşanmış tekrar. ben mi çok duygusuz bir adam oldum yoksa insanlar gerçekten aşırı tepki mi veriyorlar anlamıyorum. seni unutmayacağız defne...
son olarak; ikinci bahardan beri çeşitli dizilerde "doğulu dede" mevkiinde oynayan arif erkin güzelbeyoğlu, muhteşem yüzyıl dizisinde "doğulu dede tipli vezir" rolünde denenmiş. bence asıl mevkiinde daha verimli olur.

these five words in my head
scream are we having fun yet?
ne diyordum, anneler sihirbaz gibidir. bayağı kötü niyetle sınıflandırıp yerin dibine soktuğum anne övme taktikleri yerine, daha farklı bir yoldan gideyim hadi.
Every great MOM trick consists of three parts or acts. The first part is called "The Pledge". The MOM shows you something ordinary: a deck of cards, a bird or a GLASS. MOM shows you this object. Perhaps SHE asks you to inspect it to see if it is indeed real, unaltered, normal. But of course... it probably isn't. The second act is called "The Turn". The MOM takes the ordinary something and makes it do something extraordinary. E.G. SHE DRINKS COFFEE WITH IT. Now you're looking for the secret... but you won't find it, because of course you're not really looking. You don't really want to know. You want to be fooled. But you wouldn't clap yet. Because making something DIRTY isn't enough; you have to CLEAN IT. That's why every MOM trick has a third act, the hardest part, the part we call "The Prestige"." - or dish washing as we use abroad -

bu arada, evdeki bardakların, oyuncakların, yani benim haraket ettirdiğim şeylerin kendi kendilerine yerlerine geri dönmediklerini fark ettiğimde çok şaşırmıştım. tabi heralde önceden de kendi kendilerine haraket ettiklerini sanmıyordum, ama öyle olmaması için de bir sebep yoktu.
annemin yemekleri güzeldir. ama pek yemek yapmaz. eskiden yapardı, sonra yaş ve iş gibi sebepleri bahane ederek blenderı rafa kaldırdı. yani aslında yemekler için gelmedim buraya. çamaşırları da yıkardık yani bir şekilde, deterjan vardı, makina da vardı.
günlük iş rahatlığı değil burda kalmanın en güzel tarafı. televizyon.
televizyondaki şeylere sanki başka bir ülkede okuyan birisi gibi bakıyorum. o kadar yabancı geliyor ki, ağzım açık kalıyor. zaten tatilde ailesinin yanına kalmaya gelen yabancı ülkede okuyan öğrenci profili de uyuyor bu hallerime
bu kadar amerikan dizisi izleyen biri olarak bir tespit yapmak istiyorum, eminim daha önce dünyada hiç kimse bu tespiti yapmamıştır. bu tespitimin başına da "ulan koymak istiyorum yüksek müsaadenizle. ulan, - es - türk dizileri ne kadar yavaş ilerliyor? olay olmuyor yahu, resmen kamera karşısında muhabbet ediyorlar. olan olayların da önemi yok. diziden karakter çıkması da pek olası değil. bayağı benim seyrederken yaptığım gibi, MAL GİBİ oturuyorlar.

bir dizide balıkçı diye bir adam var mesela. bunu balık pazarının ortasında dövüyorlar. fakat bu dizideki kimsenin hayatında hiçbir şeyi değiştirmiyor. balıkların hayatı bile değişmiyor. sadece bu amcaya potansiyel yavuklusu tarafından pansuman yapılırken romantik anlar falan oluyor. ama herhangi bir hareket yok. ve inanır mısınız bunun gibi binlerce sahnesi olan yüzlerce dizi var. bu akşam hanımın çiftliği diye bir şey gördüm mesela. birini astılar, asılanın babası delirdi. fakat herhangi bir aksiyon almadı bu konuyla ilgili. adamın delirmesini anlatan görüntüler izledik, izledik, izledik... ve adam delirdi. yani bu bölüm, hanımın çiftliğinde şu anlatıldı: bir adam asıldı, ve adamın babası yas tuttu, ağladı, zırladı, oraya gitti buraya gitti, ama başladığı noktaya döndü. - tam burada "zaten türk insanının da hayatı böyle değil mi? bir sürü şey yapmak isteyen ama hiçbir şey yapamayan, sosyal kurallarla eli kolu bağlı bir insanımız var." konuşmasını yapmak üzere, ortadoğu teknik üniversitesi, çok teknik fakültesi, iki güzel hareket izledik bölümü öğrencisi iskender paydaş'ı sahneye davet ediyorum. -

şimdi beyaz show var mesela, aşkın nur yengi var, kutsi var. şarkılar söylüyorlar. ya benim aslında toplumla ilgili umutlarım varmış galiba. çünkü bunları görünce "bunlar hala mı var lan?" diye düşünüp üzülüyorum. heralde bir gün birisi çıkıp "ya arkadaşlar bugüne kadar çeşitli şarkıcıların şarkılarını dinledik televizyonda. ama şakaydı bütün bunlar! artık daha mantıklı şeyler dinliycez" falan diyecekmiş gibi düşünüyordum. çünkü sayın yengi'nin "öpeyim de geçsin" diye bir şarkısı var. ve ben bu şarkıya ordaki zart üniversiteli akranlarım tarafından eşlik edilmesini aşırı derecede sevimli bir şey olarak görüyorum. tarif edilecek gibi değil. yani mesela smooth jazz dinleyenlerin de bir gün çıkıp "biz de aslında çok sıkılıyoruz dinlerken ama din gibi bir şey bir kere girdik, birbirimize de çok sıkıldığımızı söyleyemiyoruz işte naapalım hem çok kaliteli bir havası var" falan demesini bekliyorum. tabi burda "benim yaptığım her şey doğru, yapmadığım her şey yanlıştır"dan bazı esintiler var, ama bununla o kadar da alaklı değil. çünkü ben jazz dinleyen biri değilim. ama acid, nu falan yine anlıyorum, oturup dinlemem ama konserine gelseler giderim durumu var. - gitmem heralde bu arada- ama artık smooth jazz, YANİ FUCKING COME ON YA.

bu arada türk dizileriyle ilgili fark ettiğim başka bir şey de şu oldu; aşk-ı memnu'nun bitmesinden sonra istanbul şivesiyle konuşulan dizi kalmamış galiba, ya doğu - iç anadolu şiveleri, ya da ege şivesi var. ve yeni bir moda var sanırım, çünkü birkaç dizide gördüm: ruslara türkçe konuşturuyorlar! "bizi sike sike fenerli yaptılar" dedirtmiyorlar tabi de, böyle bazı rus görünümlü kadınlara "anlamadı ben", "bilmiyor ben" ayarında türkçe konuşturup çok şirin bulma fazlarına girmişler.
ha bi de haberleri seyrettim geçenlerde. defne joy foster ölmüş, herkes buna çok üzülmüş falan. bir barış akarsu silsilesi yaşanmış tekrar. ben mi çok duygusuz bir adam oldum yoksa insanlar gerçekten aşırı tepki mi veriyorlar anlamıyorum. seni unutmayacağız defne...
son olarak; ikinci bahardan beri çeşitli dizilerde "doğulu dede" mevkiinde oynayan arif erkin güzelbeyoğlu, muhteşem yüzyıl dizisinde "doğulu dede tipli vezir" rolünde denenmiş. bence asıl mevkiinde daha verimli olur.

these five words in my head
scream are we having fun yet?
23 Ocak 2011 Pazar
Bugün allah için ne yaptım?
7 saat maç seyrettim. 17 civarı eve geldim. Arsenal-Wigan ve Man Utd-Birmingham City maçları başlamak üzereydi. Trabzonspor-Ankaragücü maçının da ikinci yarısı başlıyordu. Ben tabi gönüllerin şampiyonu Arsenal maçını daha çok izlesem de 3 maçı da takip etmeye çalıştım. Maçı beraber izleyecek olsak söyleyeceğim şeylerden bahsedeceğim ve bunlar futbolla ilgili olacak o yüzden baaayan okuyucularımız ve futbolla ilgilenmeyen homoseksüel arkadaşlar için hoş bir yazı olmayacak. Bir defa Samir Nasri dediğimiz adam tüm Barcelona da dahil bu sezonun en formda oyuncusu. 2 sene önce Arsenal'a geldiğinde "lan bu mu yeni Zidane" falan diyordum ben. öyle bir göt oldum ki aklınız dimağınız almaz. Burdan Arsene Wenger'e saygılarımı iletiyorum. aa lan, böyle 2-0 yeniliyorken arsene wenger 3 değişiklik yapsa arsenal maçı 3-2 alsa, ARSENal WENGER diye başlık atar mı acaba Guardian. atmazsa onların mallığı. arsenal'a döneyim tekrar. alex song dediğimiz saygı değer kamerunlunun yine wenger sayesinde "teknik zenci"ye dönüşmesi beni baya şaşırtıyor. keza 19 yaşındaki wilshere'in arshavin'i kesebilmesi, tüm savunmanın fransızlardan oluşması (sagna-djourou-koscielny-clichy) maçla ilgili yapabileceğim küçük "remarque"lar. Van Persie üç tane attı 3-0 kazandılar bu arada. Bence united'da manchester'ı yenip şampiyon olacaklar. Bi de arsenal'in şampiyonlar liginde barcelona'yla eşleşmesine hem sevindim hem üzüldüm. bence dünyada şu an en güzel top oynayan iki takım bu iki takım ve aslında finali hak ediyorlar. iki tane çok güzel maç izleyeceğim garanti o yüzden mutluyum da birisi elenecek daha çeyrek final göremeden o çok fena. Nasri-Fabregas vs Xavi-Iniesta kapışması da dadından yinmez bu arada o konuda da baya heyecanlıyım.
Man Utd maçına geçecek olursak adamlar yenilmiyor. Berbatov yine hat-trick yaptı. Giggs hala gol falan atıyor. bildiğimiz manchester united yani. 5-0 kazandılar ve yenilmemeye devam ediyorlar.
Trabzonspor maçına baktığım zamanlar da baya emekli kahvehanestayla geçti:"lan bu ingilizler futbol oynuyorsa biz ne oynuyoruz" gibi şeyler söyleyip durarak bir 5-10 dakika falan baktım maça. 1-1 bitti o maç da.
Bu 3 maç bittikten sonra saat 19'da fenerbahçe maçını seyretmeye başladım. tipik sıkıcı türkiye ligi maçı. Zaten 1-0 kazandılar da yani azcık top oynasalardı be arkadaşım. Baya sıkıldım izlerken de 19.30'da Aston Villa-Man City maçı başlayınca mutlu oldum. Dzeko ilk 11'de başladı Tevez'in yanında, ama bu sefer orta saha bir kişi eksilince yeterince iyi oynayamadı City. Villa'da da yeni transfer Darren Bent 11'de başladı. 24 milyon pound ne demek lan? tamam yani Bent çok iyi forvet de Torres gelmişti zamanında 30 a falan. ama iyi başladı. boş kaleye falan da olsa golünü attı. City özellikle ikinci yarıda benim en beğendiğim oyunculardan adam johnson'ın girmesiyle baya bir bastırdı ama olmadı ve sahadan 1-0'lık mağlubiyetle ayrıldı. NE OLDU LAN TOLGA, NE OLDU SENİN CİTY'E. BAK ARSENAL'A KEHKEH.
Premier League maçları bitince bir anda Barcelona maçı aklıma geldi. Ntvspor'u açtığımda 1-0'dı zaten. Son zamanların fantastik oyuncularından bir tanesi Pedro atmış yine golü. Son 3 maçta 7 gol mü ne attı zaten ve klasik tabirle önlenemez yükselişi devam ediyor. Hatta ben olsam İspanya 11'inde de başlatırım Pedro'yu pat diye. Bakalım del bosque ne yapacak. hatta casillas-ramos-pique-puyol-capedevilla-xabi alonso-xavi-iniesta-pedro-villa-torres benim 11'im. Torres eğer sıçarsa villa'yı ortaya çekip sola david silva konabilir ama gerek kalmaz bence. Neyse Barcelona zaten yine kazanacaktı da ilk devrenin sonlarında santander bildiğimiz bastırdı. ilk devre de aslında beklenmeyecek bir şekilde 2-0 bitti. Arada roma-cagliari maçı vardı ona döndüm, orda da vucinic'in 11 başlamıyor oluşu beni benden aldı. Benim en sevdiğim forvetlerden biri olan Vucinic totoş Boriello oynayacak diye oynamıyor ha. Gerçi Boriello da çok formda da Vucinic roma'da bir şekilde oynamalı diye düşünüyorum. Roma maçının ilk 15 dakikasını izledikten sonra Barcelona maçının 2. yarısını seyrettim. Ben hayatımda topuğunu bu kadar fazla kullanan bir takım görmedim. Villa 5-6 kere topuk pası verdi. Iniesta'nın golünde Pedro benim son yıllarda gördüğüm en güzel asistlerden birini topuğuyla verdi. Messi,Iniesta,Xavi,Adriano,Pique, Krkic.. hepsinin topuk pası var. daha da vardır da aklıma gelmedi şimdi. Barcelona maçından sonra Roma maçının ikinci yarısını seyrettim. İtalya ligi kalitesinin üzerinde güzel bir maç oldu. Roma 3-0 aldı. Bu sene İtalya'da istikrarlı takım olmadığından şampiyon bile olabilirler.
6 Ocak 2011 Perşembe
all along the blogtower
bürokrasiden ne kadar nefret edersem o kadar içine düşüyorum. adımı kodladığım sınavlar, raporlar, printerdan alınan "çıktı"lar, mahkemelerde verilen ifadeler, zorunlu doktor muayeneleri, hatta sırf beni daha da mutsuz etmek için kimliğimi yenileten yedek subaylar. şimdi yine başlıyor aynı işler. en sevmediğim kısmı da bu tip büroların genelde benim uyku saatlerime denk gelen zamanlarda açık olmaları.
sırf bürokratik işler uzamasın diye söylediğim yalanlar var. mesela "sürekli kullandığınız bir ilaç var mı?"ya otrivine diyememem. nasal sprey kullandığın öğrenilince kan testi isteme hakları varmış. kokainman mısın anlamak için yapıyorlarmış. nefes alamamakla, alınan her nefesten zevk almak arasındaki büyük farkı bu kadar küçük görmeleri gerçekten tuhaf.

çok anarşistim devletten hiç hazzetmiyorum kafasında değilim. daha ziyade devletten korkuyorum. sizi hiç tanımayan birileri sizi yargılayıp 3 yıl 5 yıl bir yerlere kapatabiliyorlar mesela. cinayetten içeri giren birinin 6-7 yılla kurtulduğu oluyor bazen. bunu duyan insanlar da şaşırıyorlar, "nasıl 20 yıl içerde kalmaz" diye. mahkumiyet süresi bazında 7 yıl cinayet için gerçekten az görünüyor. ama düşünsenize, 7 yıldan bahsediyoruz. böyle konulardan bahsederken insanlar zamanı unutuyorlar ve sayılara geçiyorlar. 3, 5, 10, 20 falan diye atıp tutmaya başlıyorlar. o da çok acayip. 7 yıl öncesi ne kadar uzaksa, birini 7 yıl bir binaya kapatma fikri o kadar korkunç geliyor. ama 7 az, adam öldürmüş sonuçta, en az bi 20'si var.
bu zamanı ciddiye almama havasına da bürokratik sebeplerle giriyoruz. çünkü kağıt üzerinde 7, 6'dan büyük, 8'den biraz küçük. 7'de sorun yok. kağıt üzerinde yedi yedidir. ama gerçekte 7 yıl, yazıyla yedi yıl, o kadar da yedi değildir. en az bir sekizdir. dokuz bile olabilir. kağıtta yazanla yaşanan arasında biraz fark olması da çok normal. çünkü biri yazı, kağıt üzerinde, uçmaz zannederler de o da uçar. ama 7 yıl hapishanede yaşamak uçmayabilir. oda koşullarında sıvıdır. 20 yıl katıdır. hatta çok yüksek sıcaklıklarda erir.

şimdi düşündüm de ben özel hapishane fikrine açığım. amaç özgürlüklerinden esirgemek değil miydi? su yatağında yatmak ya da öğleyin dana bonfile yemek pek bir özgürlük sayılmaz. çok tuttum bu fikri. özel hapishaneler olsa, karşılayabilenler oralara gitse? hatta burs da veririz. mesela kendi öldürmek istediğin biri yanında burs verenin istediği birini öldür, %50 burs kazan! atış poligonlarına da dersane ayarı çekersek tam olur. finalle, hedefi 12'den değil, alnının ortasından vuracaksınız.
nasıl gelmiştik buraya, hah bürokrasi. asteriks'in 12 görev yaptığı bir macerası var. görevlerden birinde bir binadan bir kağıt alması istenir. o da boğa öldürmeye göre kolay bulduğu bu göreve hevesle gider. ama aynı binada durmadan ordan oraya gönderilip durur. ***en sonunda cinnet getirip etrafı kırıp dökmeye başlayınca biri ona kağıdı hemen verir.*** işte bazen böyle yerlerde benzeri bir şey yapmayı denemek istiyorum. ama muhtemelen polis gelir, zabıt tutulur, dava edilirim, belki biri hakkımda belli bir süre hapis ister falan. denemesem daha iyi gibi.
***just my imagination.
sırf bürokratik işler uzamasın diye söylediğim yalanlar var. mesela "sürekli kullandığınız bir ilaç var mı?"ya otrivine diyememem. nasal sprey kullandığın öğrenilince kan testi isteme hakları varmış. kokainman mısın anlamak için yapıyorlarmış. nefes alamamakla, alınan her nefesten zevk almak arasındaki büyük farkı bu kadar küçük görmeleri gerçekten tuhaf.

çok anarşistim devletten hiç hazzetmiyorum kafasında değilim. daha ziyade devletten korkuyorum. sizi hiç tanımayan birileri sizi yargılayıp 3 yıl 5 yıl bir yerlere kapatabiliyorlar mesela. cinayetten içeri giren birinin 6-7 yılla kurtulduğu oluyor bazen. bunu duyan insanlar da şaşırıyorlar, "nasıl 20 yıl içerde kalmaz" diye. mahkumiyet süresi bazında 7 yıl cinayet için gerçekten az görünüyor. ama düşünsenize, 7 yıldan bahsediyoruz. böyle konulardan bahsederken insanlar zamanı unutuyorlar ve sayılara geçiyorlar. 3, 5, 10, 20 falan diye atıp tutmaya başlıyorlar. o da çok acayip. 7 yıl öncesi ne kadar uzaksa, birini 7 yıl bir binaya kapatma fikri o kadar korkunç geliyor. ama 7 az, adam öldürmüş sonuçta, en az bi 20'si var.
bu zamanı ciddiye almama havasına da bürokratik sebeplerle giriyoruz. çünkü kağıt üzerinde 7, 6'dan büyük, 8'den biraz küçük. 7'de sorun yok. kağıt üzerinde yedi yedidir. ama gerçekte 7 yıl, yazıyla yedi yıl, o kadar da yedi değildir. en az bir sekizdir. dokuz bile olabilir. kağıtta yazanla yaşanan arasında biraz fark olması da çok normal. çünkü biri yazı, kağıt üzerinde, uçmaz zannederler de o da uçar. ama 7 yıl hapishanede yaşamak uçmayabilir. oda koşullarında sıvıdır. 20 yıl katıdır. hatta çok yüksek sıcaklıklarda erir.

şimdi düşündüm de ben özel hapishane fikrine açığım. amaç özgürlüklerinden esirgemek değil miydi? su yatağında yatmak ya da öğleyin dana bonfile yemek pek bir özgürlük sayılmaz. çok tuttum bu fikri. özel hapishaneler olsa, karşılayabilenler oralara gitse? hatta burs da veririz. mesela kendi öldürmek istediğin biri yanında burs verenin istediği birini öldür, %50 burs kazan! atış poligonlarına da dersane ayarı çekersek tam olur. finalle, hedefi 12'den değil, alnının ortasından vuracaksınız.
nasıl gelmiştik buraya, hah bürokrasi. asteriks'in 12 görev yaptığı bir macerası var. görevlerden birinde bir binadan bir kağıt alması istenir. o da boğa öldürmeye göre kolay bulduğu bu göreve hevesle gider. ama aynı binada durmadan ordan oraya gönderilip durur. ***en sonunda cinnet getirip etrafı kırıp dökmeye başlayınca biri ona kağıdı hemen verir.*** işte bazen böyle yerlerde benzeri bir şey yapmayı denemek istiyorum. ama muhtemelen polis gelir, zabıt tutulur, dava edilirim, belki biri hakkımda belli bir süre hapis ister falan. denemesem daha iyi gibi.
***just my imagination.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



