merabanaber.blogspot alışveriş merkezi yazı dizisiyle geliyor: Levent'te Yaşayan Moronlar
bekleyin...
Domates yiyin, bırakın çekirdekleri yanağınızdan aksın. Hayır domates yemek utanılacak bir şey değil. (Bu arada şöyle bir şey var)
30 Eylül 2010 Perşembe
25 Eylül 2010 Cumartesi
İlginç İlginç İşler
Keşke ilk yazımı daha insani bir saatte yazsaydım. Böylece yazının yarısında "uykum geldi lan şu cümleyi de bağlayayım da yatayım" deme riskim azalırdı. Bahsetmek istediğim konuya girmeden önce bir not düşmem lazım. Böyle "dıdırıtdıtdıtdıtdıt i lov yu" diye çocuk telefonu müziği olur ya. Galiba bizim yan komşunun çocuğu öyle bir oyuncak telefonu bahçeye atmış. Alet de takılmış. Tam 9 saattir tekrar ediyor. İnanamıyorum pilinin bitmemesine. Bildiğimiz kafayı yiyeceğim. Neyse "merabanaber.blogspot" gibi köklü bir kurum için ilk yazımı yazıyorum, böyle şeylere kafamı yormayayım.
Şöyle boyumdan büyük bir laf ederek gireyim konuya ki dikkat çeksin. "Hayatımızın akışını alışkanlıklarımız belirliyor. Tabi alışkanlıkların iyisi var kötüsü var. Kitap okuma, alkol, sigara, diş fırçalama... Mesela dişini fırçalamadan yatamama alışkanlığı iyi bir şey, di mi? Değil işte. Arkadaşına gittin, orada kalacaksın. Yanında diş fırçan yok. Olmuş gece 2, eczane falan hak getire. Mecbur yatacaksın. Ama "dişimi fırçalamadan rahat uyuyamıyorum" insanıysan bu alışkanlık sorun teşkil eder. Gelmek istediğim yer, alışkanlıklarımız bizim zayıf noktalarımızdır. Aman diyim. Benim bir aforizmam var ilk ve tek aforizmam hatta ( umarım başkası daha önce söylememiştir ) "Her insan statükocudur." diye. Alışkanlıklarımızın zayıf noktalarımız olması ve onlardan vazgeçmemizin imkansıza yakın oluşu zaten her insanın statükocu olmasının sebebi.
İşin başka bir boyutu, alışkanlıkların bazen yabancılaşmaya bazen basitleşmeye sebep olması. Şöyle örnekleyeyim. İlkokulların tamamında her sabah andımız okunuyor. Tolga söylemişti geçenlerde. "Abi Türk-üm, doğru-y-um, çalışkan-ım, ilk-em, gibi geliyordu bana." demişti. Bana da öyle gelirdi açıkçası. Senede 200 gün okul var desek. Bir öğrenci hayatının %20'sini doldurmadan 1600 kere andımız okumuş oluyor. O 1600'ün de ya birinde ya ikisinde "lan biz her sabah ne okuyoruz böyle dur bir dikkat edeyim, özümseyeyim şu her sabah söylediğim şeyin ne anlama geldiğini" diyordur. Daha fazla da demesin zaten. Manyak olur çünkü. İstiklal Marşı'da aynı şekilde. Milli maçlardan önce güzel, özel günlerde güzel, ama şimdi Galatasaray'la Bucaspor oynamadan önce niye İstiklal Marşı var diye soruyor insan kendine. Ya da üniversiteye kadar her pazartesi-cuma İstiklal Marşı okunuyor? İstiklal Marşı'nı basitleştirmiş oluyoruz bence sadece. Andımız-İstiklal Marşı her sabah kalkınca çişini yapmakla neden aynı kefeye konuyor, anlayabilmiş değilim.
Bir de toplum olarak alışkanlık haline getirmediğimiz şeyler var. İlk aklım gelen ve son zamanlarda bana en çok batan yaya geçitlerinde istisnasız hiçbir arabanın durmaması. Şimdi "ya ben landın'dayken ay pardon londra'ydı di mi türkçe'de ahah, muhabbetine girmek istemiyorum ama, kazara bir londra'ya gittim ablamın yanına. Yaya geçidine yaklaşırken arabalar zıbank diye duruyor. Hatta bir kaç kere "lan dur birden yola fırlayayım yaya geçidinden" tarzı oyunlara giriştim, baya pat diye duruyor adamlar. Biz batının ahlaksızlığını almışız arkadaş (tam olarak "uykum geldi lan dur bağlayayım" burası işte) Yok yani şaka bir tarafa millet olarak değerleri çok basitleştiriyoruz. İstiklal Marşı, andımız'dan falan bahsetmiyorum yanlış anlamayın. Atıyorum sivil toplum kuruluşunda çalışanlar için " eheh idealist gençler " eylem yapanlar için "amaan hergün eylem var zaten yaaa", %58 evet çıkınca "yaa zaten insanlar mal eheh bak Aziz Nesin söylemişti" demekten öteye geçmek lazım. En azından yaya geçidinde durmayan arabayı millet olarak özümseyip alışkanlık haline getirmememiz lazım. Ben bunu bilir bunu söylerim.
Şöyle boyumdan büyük bir laf ederek gireyim konuya ki dikkat çeksin. "Hayatımızın akışını alışkanlıklarımız belirliyor. Tabi alışkanlıkların iyisi var kötüsü var. Kitap okuma, alkol, sigara, diş fırçalama... Mesela dişini fırçalamadan yatamama alışkanlığı iyi bir şey, di mi? Değil işte. Arkadaşına gittin, orada kalacaksın. Yanında diş fırçan yok. Olmuş gece 2, eczane falan hak getire. Mecbur yatacaksın. Ama "dişimi fırçalamadan rahat uyuyamıyorum" insanıysan bu alışkanlık sorun teşkil eder. Gelmek istediğim yer, alışkanlıklarımız bizim zayıf noktalarımızdır. Aman diyim. Benim bir aforizmam var ilk ve tek aforizmam hatta ( umarım başkası daha önce söylememiştir ) "Her insan statükocudur." diye. Alışkanlıklarımızın zayıf noktalarımız olması ve onlardan vazgeçmemizin imkansıza yakın oluşu zaten her insanın statükocu olmasının sebebi.
İşin başka bir boyutu, alışkanlıkların bazen yabancılaşmaya bazen basitleşmeye sebep olması. Şöyle örnekleyeyim. İlkokulların tamamında her sabah andımız okunuyor. Tolga söylemişti geçenlerde. "Abi Türk-üm, doğru-y-um, çalışkan-ım, ilk-em, gibi geliyordu bana." demişti. Bana da öyle gelirdi açıkçası. Senede 200 gün okul var desek. Bir öğrenci hayatının %20'sini doldurmadan 1600 kere andımız okumuş oluyor. O 1600'ün de ya birinde ya ikisinde "lan biz her sabah ne okuyoruz böyle dur bir dikkat edeyim, özümseyeyim şu her sabah söylediğim şeyin ne anlama geldiğini" diyordur. Daha fazla da demesin zaten. Manyak olur çünkü. İstiklal Marşı'da aynı şekilde. Milli maçlardan önce güzel, özel günlerde güzel, ama şimdi Galatasaray'la Bucaspor oynamadan önce niye İstiklal Marşı var diye soruyor insan kendine. Ya da üniversiteye kadar her pazartesi-cuma İstiklal Marşı okunuyor? İstiklal Marşı'nı basitleştirmiş oluyoruz bence sadece. Andımız-İstiklal Marşı her sabah kalkınca çişini yapmakla neden aynı kefeye konuyor, anlayabilmiş değilim.
Bir de toplum olarak alışkanlık haline getirmediğimiz şeyler var. İlk aklım gelen ve son zamanlarda bana en çok batan yaya geçitlerinde istisnasız hiçbir arabanın durmaması. Şimdi "ya ben landın'dayken ay pardon londra'ydı di mi türkçe'de ahah, muhabbetine girmek istemiyorum ama, kazara bir londra'ya gittim ablamın yanına. Yaya geçidine yaklaşırken arabalar zıbank diye duruyor. Hatta bir kaç kere "lan dur birden yola fırlayayım yaya geçidinden" tarzı oyunlara giriştim, baya pat diye duruyor adamlar. Biz batının ahlaksızlığını almışız arkadaş (tam olarak "uykum geldi lan dur bağlayayım" burası işte) Yok yani şaka bir tarafa millet olarak değerleri çok basitleştiriyoruz. İstiklal Marşı, andımız'dan falan bahsetmiyorum yanlış anlamayın. Atıyorum sivil toplum kuruluşunda çalışanlar için " eheh idealist gençler " eylem yapanlar için "amaan hergün eylem var zaten yaaa", %58 evet çıkınca "yaa zaten insanlar mal eheh bak Aziz Nesin söylemişti" demekten öteye geçmek lazım. En azından yaya geçidinde durmayan arabayı millet olarak özümseyip alışkanlık haline getirmememiz lazım. Ben bunu bilir bunu söylerim.
23 Eylül 2010 Perşembe
yaşamak ve ölmek üzerine
iyi alıştım bu "x üzerine" konseptine. e niçeden bir iki bir şey kapmadıysak ne diye okuduk o kadar. o kaytan bıyıkları için mi?
bununla beraber konunun yaşamak ve ölmekle de çok alakası yok. yani alakası var da asıl mevzu o değil. konumuz intihar. ama hep böyle olmaz mı zaten başlık ve içerik? içerikle çok alakalı değil, ama etkileyici olsun diye bu tip seçilir. mesela biyoloji ders kitabında "canlılar ve hayat" diye bir konu olur, hücre yapısı bile anlatılabilir bu başlıkta. fizikte yoktu mesela bu, vektör dedi mi vektör anlatır fizik, daha harbi derstir zaten.
niçe demişken, baba bu konuda da konuşmuş. zaten nihilist değil mi şekerim intihar mintihar hep bu sapıklardan çıkıyor. demiş ki baba, insan hayatta amacına ulaşırsa, ve başka bir amacı yoksa kendi hayatını bitirmekte özgürdür. çünkü amaçsız yaşam, aysız geceye benzer. yok bu sonuncusunu ben uydurdum, arabeskin babası olan orhan baba, niçe o değil.
kendisine ben empati yapıyorum. ama anlamazlar, dinlemezler. devlet baba da var, o da baba. o der ki mesela "ben sana o kadar yatırım yaptım, burslar verdim, okuttum, giymedim giydirdim, yemedim yedirdim, sen kalkmış 'amacıma ulaştım artık öleyim' falan diyorsun. hadi emeklisin çalışmadan az da olsa para alıyorsun diye öl diyeceğim ama yani bu toplum sensiz ne yapar, torunlara geleneği kim geçirir, aile yapısını nasıl korur. git kahvede pişti oyna, ölme sen yine"
ben iki fikre de sıcak olsam da ilkine daha meyilliyim. devletin kendi hedefi için bireyi kısıtlamasına razı olamıyorum. adamı zorla hayatta tutmanın manası yok yahu, bırak takılsın. sordun mu okuturken ki o sana sorsun ölürken.
tabi bir de olayın duygusal boyutları var. "bence yani intihar etmek hayattan kaçmak, savaşmamak, korkaklık yani anlatabiliyor muyum? sonuçta insan hayatta neyle karşılaşırsa kaşılaşsın savaşmalı, olmak ya da olmamak. anlıyo musun tolga?"
anlıyorum seni de güzelim, seni de anlıyorum. fakat kafana sokulmuş bu braveheart fikirleriyle minibüsü kaçırınca intihar etmemeni savaşmak olarak algılamanı da anlıyorum. bu yüzden zaten seni biraz aşağıladım, kusura bakmıyorsun inşallah. insanların 6 aylık sevgilisini başka kızla görmek ya da babasıyla çok kötü kavga etmekten başka sorunları da var halbuki canım benim. önce intihar etmiş insanların yaşadıkları hastalıkları yaşa, ya da onların her neyse sıkıntılarına eşdeğer şeyler gör, sonra hala aynı fikirdeysen istediğin kadar yaşayabilirsin. limitsizsin.
zen appreciation, zen detachement gibi kavramları bilmeyen insanları düşünüyorum mesela, zor tabi. çok zor. istediğini yapsın bırakın, topluma insan kazandırmayıverin.
peki babaların babası maynard james keenan ne demiş ona bakalım:
you're lying to yourself again
suicidal imbecile
think about it, put it on the faultline
what'll it take to get it through to you precious
i'm over this. why do you wanna throw it away like this
such a mess. why would i want to watch you.
disconnect and self destruct one bullet at a time
what's your rush now, everyone will have his day to die
medicated, drama queen, picture perfect, numb belligerence
narcissistic, drama queen, craving fame and all its decadence
drama queen falan bunlar ağır laflar. zaten eminim maynard böyle demek istememiştir, başşka türlü demek istemiştir.
if you choose to pull the trigger, should your drama prove sincere,
do it somewhere far away from here
- burası iyi mi maynard baba?
iyi alıştım bu "x üzerine" konseptine. e niçeden bir iki bir şey kapmadıysak ne diye okuduk o kadar. o kaytan bıyıkları için mi?
bununla beraber konunun yaşamak ve ölmekle de çok alakası yok. yani alakası var da asıl mevzu o değil. konumuz intihar. ama hep böyle olmaz mı zaten başlık ve içerik? içerikle çok alakalı değil, ama etkileyici olsun diye bu tip seçilir. mesela biyoloji ders kitabında "canlılar ve hayat" diye bir konu olur, hücre yapısı bile anlatılabilir bu başlıkta. fizikte yoktu mesela bu, vektör dedi mi vektör anlatır fizik, daha harbi derstir zaten.
niçe demişken, baba bu konuda da konuşmuş. zaten nihilist değil mi şekerim intihar mintihar hep bu sapıklardan çıkıyor. demiş ki baba, insan hayatta amacına ulaşırsa, ve başka bir amacı yoksa kendi hayatını bitirmekte özgürdür. çünkü amaçsız yaşam, aysız geceye benzer. yok bu sonuncusunu ben uydurdum, arabeskin babası olan orhan baba, niçe o değil.
kendisine ben empati yapıyorum. ama anlamazlar, dinlemezler. devlet baba da var, o da baba. o der ki mesela "ben sana o kadar yatırım yaptım, burslar verdim, okuttum, giymedim giydirdim, yemedim yedirdim, sen kalkmış 'amacıma ulaştım artık öleyim' falan diyorsun. hadi emeklisin çalışmadan az da olsa para alıyorsun diye öl diyeceğim ama yani bu toplum sensiz ne yapar, torunlara geleneği kim geçirir, aile yapısını nasıl korur. git kahvede pişti oyna, ölme sen yine"
ben iki fikre de sıcak olsam da ilkine daha meyilliyim. devletin kendi hedefi için bireyi kısıtlamasına razı olamıyorum. adamı zorla hayatta tutmanın manası yok yahu, bırak takılsın. sordun mu okuturken ki o sana sorsun ölürken.
tabi bir de olayın duygusal boyutları var. "bence yani intihar etmek hayattan kaçmak, savaşmamak, korkaklık yani anlatabiliyor muyum? sonuçta insan hayatta neyle karşılaşırsa kaşılaşsın savaşmalı, olmak ya da olmamak. anlıyo musun tolga?"
anlıyorum seni de güzelim, seni de anlıyorum. fakat kafana sokulmuş bu braveheart fikirleriyle minibüsü kaçırınca intihar etmemeni savaşmak olarak algılamanı da anlıyorum. bu yüzden zaten seni biraz aşağıladım, kusura bakmıyorsun inşallah. insanların 6 aylık sevgilisini başka kızla görmek ya da babasıyla çok kötü kavga etmekten başka sorunları da var halbuki canım benim. önce intihar etmiş insanların yaşadıkları hastalıkları yaşa, ya da onların her neyse sıkıntılarına eşdeğer şeyler gör, sonra hala aynı fikirdeysen istediğin kadar yaşayabilirsin. limitsizsin.
zen appreciation, zen detachement gibi kavramları bilmeyen insanları düşünüyorum mesela, zor tabi. çok zor. istediğini yapsın bırakın, topluma insan kazandırmayıverin.
peki babaların babası maynard james keenan ne demiş ona bakalım:
you're lying to yourself again
suicidal imbecile
think about it, put it on the faultline
what'll it take to get it through to you precious
i'm over this. why do you wanna throw it away like this
such a mess. why would i want to watch you.
disconnect and self destruct one bullet at a time
what's your rush now, everyone will have his day to die
medicated, drama queen, picture perfect, numb belligerence
narcissistic, drama queen, craving fame and all its decadence
drama queen falan bunlar ağır laflar. zaten eminim maynard böyle demek istememiştir, başşka türlü demek istemiştir.
if you choose to pull the trigger, should your drama prove sincere,
do it somewhere far away from here
- burası iyi mi maynard baba?
20 Eylül 2010 Pazartesi
24 ve jack bauer üzerine
the following takes place between xy a.m. and xz a.m.
burada smackdown hakkında ahkam kesmek kolay. 70 milyonun takip ettiği bu blogda benim halkımın bilmediği smackdown'a , evinde 108 ekran full hd plazma olmayan tüyü bitmemiş yetimin izleyemediği hd yayınlara laf atmak kolay! biraz da halkın bildiği, sevdiği şeylerden bahsedelim. mesela... 24!
evet, farkındayım. 24 cnbc - e'de ilk yayınlandığı sıralarda buffy - angel - 24 şeklinde pazar akşamlarını istila ettiği dönemde çoğumuz çocuktuk, lgs vardı falan. sonra da 24 o popülaritesini kaybetti, lost çıktı. ama 24 her zaman herkesin hakkında bir şeyler bildiği arada yakalayıp öncesini hiç bilmeden heyecanla izleyebildiği bir dizi oldu. benim de amacım sadece bu diziyi çok iyi bilenlere yönelik bir şey yazmak değil. zaten aslında kimseye hitaben yazdığım şeyler değil bunlar ama üzerine alınan olsa da olur.
24'te her sezonda oynayan ve dizinin adını kolayca "jack bauer ve akıl almaz maceraları" diye değiştirebilme yetisine sahip bir adam var. jack bauer, yani kiefer sutherland. aynı zamanda dizinin yapımcılarından biri olan bu abi 24 bölüm enjektörle adrenalin almış gibi uyumamak, yemek yememek, boşaltım sistemini kullanmamak, yorgunluk belirtisi göstermemek gibi insanüstü özelliklere sahip. bu özelliklerden ctu - counter terrorist unit - ekibine de bulaştırmış olması bir yana, cep telefonunun şarjının bitmemesi, pda'inin bütün codeclere ve programlara sahip olması da onun bereketinden kaynaklanıyor. ayrıca 8 sezon boyunca sadece 3-4 kere vurulması ve kurşunların hiçbir artere isabet etmemesi de ona bahşedilmiş bir lütuf. çelik gibi sinirlere sahip olmasından ve bu sinirlerin yaydığı sınırsız manyetik alandan mütevellit ona isabet etmeyen 4000 kurşuna rağmen 6. sezona kadar 2 kere ölmesi de şaşırtıcı bir durum. karısının ölmesi, ondan sonraki sevgilisinin katatonik şizofren olması, 7 ay çinde, meşhur çin işkencecisinde ağırlanmasına rağmen tek kelime etmemesi - ağzını bıçak açmıyor adamın - , tabancayla helikopter düşürmesi onun bazı kişisel başarılarıyken, dizide 6. sezon sonuna kadar 2 kere afrika asıllı amerikalı, bir kere de kadın amerikan başkanı görmemiz ve şu ana kadar toplamda 2 başkana süikast düzenlenmesi de yapımcı olarak kiefer sutherland başarılarına girecek nitelikte. bu iki süikastten biri başkanın uçağının düşmesiyle ve buna rağmen ölmemesiyle sonuçlanırken, diğeri de afrikalı-amerikalı başkanın konuşma yapacağı odada bomba patlaması ama yine ölmemesiyle başarıya ulaşamadı. 7. sezona kadar amerikada biri çölde olmak üzere iki atom bombası patladı, yaklaşık 20000 kişi hayatını yitirdi. ve bu saldırıların arkasında ismi verilmeyen 15 kadar orta doğu ülkesi olmasına rağmen hiçbirine united states of america tarafından özgürlük götürülmedi.
bunlar sadece sayısal değerlerdi, bir çoğu da son iki sezonu kapsamayan değerler, kim bilir "don't die hard, die hardest in the world jack" son iki sezonda nelere tanık olup neler yapmıştır.
her dizinin bazı kuralları vardır. mesela aşk-ı memnu'da her zaman bir şeyler olucakmış gibi olur ama sonra bir şekilde olmaz. ezel'de de aynı kural olmasına rağmen ender olarak bazı şeyler olur. house'da her zaman house haklıdır, eğer haklı değilse zaten ekibinden birine haksızca üsteler ve seyirciye "house haklı değil" mesajı verilir. csi'da bütün katiller arkalarında mutlaka iz bırakırlar ve kullandıkları barutun cinsinden ya da çiğnedikleri sakızın markasından bile yakayı ele verebilirler. 24'te de benzeri kurallar vardır. bunları bilirseniz hiç heyecanlanmadan ve cardio-vascular sisteminize zarar vermeden izleyebilirsiniz.
1 - jack bauer her zaman doğru olanı yapar.
bazı filmlerde ajanlar ya da polisler yanlış olduğunu bilmelerine rağmen kendilerine verilen emri yaparlar. emir bazen bir üstlerindeki amirlerinden gelir, bazen fbi'da kim olduğunu bilmediğimiz birinden gelen fakstan. ama jack bauer, telefonla direkt emir aldığı amerikan başkanının emrini bile hiçe sayabilecek bir karar yeteneğine sahiptir.
2 - kötüler her zaman cezalandırılır, arada masumlar ölebilir.
24'te, normalde çıkması çok güç olan "presidental pardon" yani başkan affı, ingilizce kursu broşürü gibi dağıtılabilir. çok kötü adamlar, villain'ler bu pardon'ı alma şerefine erişebilir. ki bu af, geçmişte yaptıkları bütün suçların affedilmesi manasına gelen, isteyen teröristin alınca "tamam ben namusumla çalışmaya başlayacağım" diyip o anki parasıyla chicago'da bir dükkan açıp hayatını kazanmasını sağlayacak kadar güçlü bir aftır. fakat 24'te bu afla elektrikli sandalye arasında hiçbir fark yoktur. çünkü bu affı alan herkes, almalarını takip eden 2 saat içinde mutlaka ölürler. ölmüleri de kesinlikle amerikan hükümetiyle alakalı olmaz. ya teröristler tarafından öldürürler, ya da konuyla hiç alakası olmayan biri tarafından çat diye vurulurlar. bunu "bad karma" olarak yorumlamak büyük bir hatadır. presidental pardon'ın lanetli olmasıyla açıklanabilir.
bununla beraber arada sırada masumlar da ölebilir. yani iyiler her zaman mükafatlandırılmıyorken, kötüler her zaman cezalandırılır.
3 - jack'in ekibi, jack'in olmayan ekip kadar tehlikededir.
zaman gösterdi ki ilk birkaç sezondan sonra jack'in inanılmaz yeteneklerini anlayan sıradan ajanlar ve tim elemanları arasında "ya bizim başımızda jack var, ona bir şey olmuyor ya, bize de bir şey olmaz heralde" diye bir dedikodu çıkmış. marinlere bir rahatlık gelmiş. "terörist mi geliyor buraya doğru? gelsin a.q. jack temizler hepsini" diye böyle bir sallabaşınıalmaaşınıcılık, böyle bir koygötünerahvangitsincilik, böyle bir @!?=$denaşşakassımpaşacıılık egemen olmuş.
bunu anlayan jack, ilerleyen sezonlarda kendi timine düzenlenen saldırılarda biraz daha insana yakın davranınca da sadece kendisinin kurtulduğu saldırılar olmuş. tabi bunu anlayan marinler ilk başta paniklemişler ama sonra zamanla alışmışlar, operasyonlarda jack'e daha yakın durmaya çalışmışlar ama, nafile.
4 - jack amerikan başkanının en büyük seçim kozudur.
bu maddenin kaynağı şudur: tarih göstermiştir ki jack'le direkt telefon görüşmeleri yapan, arada arayıp "bir eksiğin var mı yiğidim" diye soran başkanlar, bu davranışlarının jack'e sağladığı kolaylıklar sebebiyle terörist saldırıları daha kolay ekarte etmiş ve huzuru daha kolay sağlamıştır. ama jack'i arama emri çıkartan, jack'in isteklerini hiçe sayıp "he's just a field agent, but i make the decision" falan diyen başkanlar ya süikaste uğramış, ya da bizzat jack tarafından darbeye uğramıştır. o sebeple her yeni başkanın ilk yapması gereken, hatta başkanlık yemini sırasında söylemesi gereken söz "jack bauer'a kayıtsız şartsız inanacağıma ve mesaimin bir bölümünü ona hizmete ayıracağıma" olmalıdır.bu şartları yerine getirmeyen başkanlar en iyi ihtimalle bir dahaki seçimi kaybederler. hükümet değişir, jack kalır.
5 - eğer jack'in bir yakını jack olay mahaline gelirken vurulup ölmezse, jack onu mutlaka kurtarır.
6 - eğer jack bir saldırıdan habersiz masum insanların hayatını kurtarmak konusunda kararlı değilse, onların ölmesi çok da sorun edilmeyecek bir durumdur.
7 - jack intikam almayı kafasına koyarsa er ya da geç alır.
8 - jack'le kooperasyon içinde olmayanlar düşkün olurlar.
9 - omzundan vurulanlar asla ölmez, bacağından vurulanlar genellikle ölür.
10 - bölümün sonuna 5 dakika kala hala çok heyecanlanmadıysanız xy: 59: 57'i görene kadar beklemek zorundasınız.
xy: 59: 57
xy: 59: 58
xy: 59: 59
xz: 00: 00
burada smackdown hakkında ahkam kesmek kolay. 70 milyonun takip ettiği bu blogda benim halkımın bilmediği smackdown'a , evinde 108 ekran full hd plazma olmayan tüyü bitmemiş yetimin izleyemediği hd yayınlara laf atmak kolay! biraz da halkın bildiği, sevdiği şeylerden bahsedelim. mesela... 24!
evet, farkındayım. 24 cnbc - e'de ilk yayınlandığı sıralarda buffy - angel - 24 şeklinde pazar akşamlarını istila ettiği dönemde çoğumuz çocuktuk, lgs vardı falan. sonra da 24 o popülaritesini kaybetti, lost çıktı. ama 24 her zaman herkesin hakkında bir şeyler bildiği arada yakalayıp öncesini hiç bilmeden heyecanla izleyebildiği bir dizi oldu. benim de amacım sadece bu diziyi çok iyi bilenlere yönelik bir şey yazmak değil. zaten aslında kimseye hitaben yazdığım şeyler değil bunlar ama üzerine alınan olsa da olur.
24'te her sezonda oynayan ve dizinin adını kolayca "jack bauer ve akıl almaz maceraları" diye değiştirebilme yetisine sahip bir adam var. jack bauer, yani kiefer sutherland. aynı zamanda dizinin yapımcılarından biri olan bu abi 24 bölüm enjektörle adrenalin almış gibi uyumamak, yemek yememek, boşaltım sistemini kullanmamak, yorgunluk belirtisi göstermemek gibi insanüstü özelliklere sahip. bu özelliklerden ctu - counter terrorist unit - ekibine de bulaştırmış olması bir yana, cep telefonunun şarjının bitmemesi, pda'inin bütün codeclere ve programlara sahip olması da onun bereketinden kaynaklanıyor. ayrıca 8 sezon boyunca sadece 3-4 kere vurulması ve kurşunların hiçbir artere isabet etmemesi de ona bahşedilmiş bir lütuf. çelik gibi sinirlere sahip olmasından ve bu sinirlerin yaydığı sınırsız manyetik alandan mütevellit ona isabet etmeyen 4000 kurşuna rağmen 6. sezona kadar 2 kere ölmesi de şaşırtıcı bir durum. karısının ölmesi, ondan sonraki sevgilisinin katatonik şizofren olması, 7 ay çinde, meşhur çin işkencecisinde ağırlanmasına rağmen tek kelime etmemesi - ağzını bıçak açmıyor adamın - , tabancayla helikopter düşürmesi onun bazı kişisel başarılarıyken, dizide 6. sezon sonuna kadar 2 kere afrika asıllı amerikalı, bir kere de kadın amerikan başkanı görmemiz ve şu ana kadar toplamda 2 başkana süikast düzenlenmesi de yapımcı olarak kiefer sutherland başarılarına girecek nitelikte. bu iki süikastten biri başkanın uçağının düşmesiyle ve buna rağmen ölmemesiyle sonuçlanırken, diğeri de afrikalı-amerikalı başkanın konuşma yapacağı odada bomba patlaması ama yine ölmemesiyle başarıya ulaşamadı. 7. sezona kadar amerikada biri çölde olmak üzere iki atom bombası patladı, yaklaşık 20000 kişi hayatını yitirdi. ve bu saldırıların arkasında ismi verilmeyen 15 kadar orta doğu ülkesi olmasına rağmen hiçbirine united states of america tarafından özgürlük götürülmedi.
bunlar sadece sayısal değerlerdi, bir çoğu da son iki sezonu kapsamayan değerler, kim bilir "don't die hard, die hardest in the world jack" son iki sezonda nelere tanık olup neler yapmıştır.
her dizinin bazı kuralları vardır. mesela aşk-ı memnu'da her zaman bir şeyler olucakmış gibi olur ama sonra bir şekilde olmaz. ezel'de de aynı kural olmasına rağmen ender olarak bazı şeyler olur. house'da her zaman house haklıdır, eğer haklı değilse zaten ekibinden birine haksızca üsteler ve seyirciye "house haklı değil" mesajı verilir. csi'da bütün katiller arkalarında mutlaka iz bırakırlar ve kullandıkları barutun cinsinden ya da çiğnedikleri sakızın markasından bile yakayı ele verebilirler. 24'te de benzeri kurallar vardır. bunları bilirseniz hiç heyecanlanmadan ve cardio-vascular sisteminize zarar vermeden izleyebilirsiniz.
1 - jack bauer her zaman doğru olanı yapar.
bazı filmlerde ajanlar ya da polisler yanlış olduğunu bilmelerine rağmen kendilerine verilen emri yaparlar. emir bazen bir üstlerindeki amirlerinden gelir, bazen fbi'da kim olduğunu bilmediğimiz birinden gelen fakstan. ama jack bauer, telefonla direkt emir aldığı amerikan başkanının emrini bile hiçe sayabilecek bir karar yeteneğine sahiptir.
2 - kötüler her zaman cezalandırılır, arada masumlar ölebilir.
24'te, normalde çıkması çok güç olan "presidental pardon" yani başkan affı, ingilizce kursu broşürü gibi dağıtılabilir. çok kötü adamlar, villain'ler bu pardon'ı alma şerefine erişebilir. ki bu af, geçmişte yaptıkları bütün suçların affedilmesi manasına gelen, isteyen teröristin alınca "tamam ben namusumla çalışmaya başlayacağım" diyip o anki parasıyla chicago'da bir dükkan açıp hayatını kazanmasını sağlayacak kadar güçlü bir aftır. fakat 24'te bu afla elektrikli sandalye arasında hiçbir fark yoktur. çünkü bu affı alan herkes, almalarını takip eden 2 saat içinde mutlaka ölürler. ölmüleri de kesinlikle amerikan hükümetiyle alakalı olmaz. ya teröristler tarafından öldürürler, ya da konuyla hiç alakası olmayan biri tarafından çat diye vurulurlar. bunu "bad karma" olarak yorumlamak büyük bir hatadır. presidental pardon'ın lanetli olmasıyla açıklanabilir.
bununla beraber arada sırada masumlar da ölebilir. yani iyiler her zaman mükafatlandırılmıyorken, kötüler her zaman cezalandırılır.
3 - jack'in ekibi, jack'in olmayan ekip kadar tehlikededir.
zaman gösterdi ki ilk birkaç sezondan sonra jack'in inanılmaz yeteneklerini anlayan sıradan ajanlar ve tim elemanları arasında "ya bizim başımızda jack var, ona bir şey olmuyor ya, bize de bir şey olmaz heralde" diye bir dedikodu çıkmış. marinlere bir rahatlık gelmiş. "terörist mi geliyor buraya doğru? gelsin a.q. jack temizler hepsini" diye böyle bir sallabaşınıalmaaşınıcılık, böyle bir koygötünerahvangitsincilik, böyle bir @!?=$denaşşakassımpaşacıılık egemen olmuş.
bunu anlayan jack, ilerleyen sezonlarda kendi timine düzenlenen saldırılarda biraz daha insana yakın davranınca da sadece kendisinin kurtulduğu saldırılar olmuş. tabi bunu anlayan marinler ilk başta paniklemişler ama sonra zamanla alışmışlar, operasyonlarda jack'e daha yakın durmaya çalışmışlar ama, nafile.
4 - jack amerikan başkanının en büyük seçim kozudur.
bu maddenin kaynağı şudur: tarih göstermiştir ki jack'le direkt telefon görüşmeleri yapan, arada arayıp "bir eksiğin var mı yiğidim" diye soran başkanlar, bu davranışlarının jack'e sağladığı kolaylıklar sebebiyle terörist saldırıları daha kolay ekarte etmiş ve huzuru daha kolay sağlamıştır. ama jack'i arama emri çıkartan, jack'in isteklerini hiçe sayıp "he's just a field agent, but i make the decision" falan diyen başkanlar ya süikaste uğramış, ya da bizzat jack tarafından darbeye uğramıştır. o sebeple her yeni başkanın ilk yapması gereken, hatta başkanlık yemini sırasında söylemesi gereken söz "jack bauer'a kayıtsız şartsız inanacağıma ve mesaimin bir bölümünü ona hizmete ayıracağıma" olmalıdır.bu şartları yerine getirmeyen başkanlar en iyi ihtimalle bir dahaki seçimi kaybederler. hükümet değişir, jack kalır.
5 - eğer jack'in bir yakını jack olay mahaline gelirken vurulup ölmezse, jack onu mutlaka kurtarır.
6 - eğer jack bir saldırıdan habersiz masum insanların hayatını kurtarmak konusunda kararlı değilse, onların ölmesi çok da sorun edilmeyecek bir durumdur.
7 - jack intikam almayı kafasına koyarsa er ya da geç alır.
8 - jack'le kooperasyon içinde olmayanlar düşkün olurlar.
9 - omzundan vurulanlar asla ölmez, bacağından vurulanlar genellikle ölür.
10 - bölümün sonuna 5 dakika kala hala çok heyecanlanmadıysanız xy: 59: 57'i görene kadar beklemek zorundasınız.
xy: 59: 57
xy: 59: 58
xy: 59: 59
xz: 00: 00
FB TV mediamarkt.
FBTV Beyin takımı.
Selamınaleyküm
Bu blogu açarken kafamda sadece Türkiye'nin yeni Hıncal Uluç'u olmak vardı, bu açıdan kendimi yeterli görmedim pek, Tolga ve Alican'ı da davet ettim siteye. Etrafa sövün sırf dedim, Alican sen Galatasaray'ı ve tüm hatlarıyla Sportif A.Ş 'yi al, Tolga sen de pasa geç kafanı kaldır görücem seni dedim.
Türk Televizyonculuğu hakkında yazı yazmak biraz eski moda yahu. Hd tv hakkında yazdığım yazı biraz saçma bile geldi sonradan bana, kelime esprisi konusu da. Sonuçta hepimiz insanız hepimiz farklıyız ne kadar egosantrik olsak da kabul etmeliyiz evet bir mozaik var.
* * * (merabanaber)
AMA ALLAH AŞKINA FENERBAHÇE TV REZİLLİĞİ NEDİR
* Yazının geri kalanı Caps Lock açıkmış gibi kabul edilsin nolur*
Bir futbol takımının televizyon kanalı olması, fikir olarak güzel geliyor başta. Ama 2. saniyede insanın aklında "ulan ne koycaklar ki, sonuçta haftada bir maç var?" sorusu pörtlüyor. Tabi çok düz bir insanı aldım burda. Mesela ben ilk duyduğumda demiştim ki, "Oh be, geç bile kaldılar, sonunda. Sonuçta görmediğimiz antrenman görüntüleri, stadyumun koridorları, soyunma odaları içinde futbolcuların hareketleri, yumurta ve unla kutlanan doğumgünlerine backstage pass niteliğinde süper bir kanal oluşturulabilirdi, geç bile kalındı." Ama mesela annem dedi ki "Kendi kendimizi koyup habire izleriz fenerbahçe olarak, ooh tam delilik"
Tabiki annem haklıydı. Ama bilmediği bir şey vardı, Fenerbahçe Tv tutulacaktı, ve bu sebepten yayıncılar öyle programlar koyacaklardı ki yayına "Olm izliyolar lan, ayıp şimdi sadece banttan 6-0 videolarıyla olmaz" mentalitesiyle.
Bu konu aklıma nasıl geldi şimdi onu da toparlıyorum. Fenerbahçe Beşiktaş derbisi, dakika 24 veya 25, Volkanın sakatlığı ciddi olabilir sesi yankılanıyor, *umarız ciddi bir şeyi yoktur volkanınnnn* Kamera birden sahanın kenarında ısınan yedek kaleciye döndü, adamın suratını görür görmez kanım dondu. Sanki Memento'daki adamdım, veya X Files'dan bir karakter, ya da dur dur, Soğuk Savaş sırasında kaçırılmış ve hafızası silinmiş, hatırladıgi detayların arasında anlam bütünlüğü kuramayan bir ajandım. Aklımda tek bir soru vardı: "Bu adamı heralde hayatımda ilk defa görüyorum ama dayısının Bolu'lu olduğunu ve romantik filmlerden hoşlanmadığını nasıl ve nereden hatırlıyorum?"
Sonra 26. dakikada gelen gol kafamı dağıtsa da ilk yarı bitene kadar ecel terleri döktüm ekran karşısında. Allahım kim bu adam, nereden geldi, orada ne yapıyor, benim onunla ilgili yapmam gereken bir şey var mı, -elimine etmek veya kaçırmak gibi- vs. vs.
Devrede yorumlara bakılır her zaman, derbi klasiği. Babamın Fenerbahçe Tv yi tuşlamasıyla kendime geldim. Hiçbir şey benim suçum değildi, bunu aklıma sokan prime time ve maç saatleri dışında FBTV de yayınlanan beyin yıkama programlarıydı ve sorumluları bulup intikamımı alacaktım.
Ya da onlara yaklaşırsam daha kötü olabilir, yanıma birilerini almalıyım dedim.
Sonra da vazgeçtim zaten öyle penaltı mı olur alex i de çıkardı sanki maç garantiymiş gibi, gel de çevir sonra 1-1 den zaten volkan topu içeri alır doğru köşeyi bildin ne oldu be adam.
Burada başa dönmem lazım. Bir futbol takımının televizyon kanalı olması çok güzel bir fikir gibi gözükse de, her insanın aklına bu kanalın zorluk çekeceği gelir fikri duyduğu ilk 10 saniye içerisinde. Sonuçta her türlü yeni kurulan kanal hakkında düşünülen bir şey bu, zordur muhtemelen bir televizyon kanalının haftalık yayın akışını düzenlemek. Olay futbol takımı olunca da yapacak bir şey yok, futbol takımıyla ilgili ne var hareketli-görüntülü (video) materyel?
GOL, MAÇ, TRİBÜN.
Başka?
Biraz daha derine inersek KULÜP BİNASINA GİREN FUTBOLCU, SÖZLEŞME İMZALAYAN FUTBOLCU, FUTBOLCU FUTBOLCU.
(hıı sadece futbol olmadı, gelin Fenerbahçe Spor Kulübü kanalı yapalım denmiş burda ve voleybolcuların hentbolcuların ve bir sürü abik gubik sporların da aynı şekilde müsabaka ve soyunma odası görüntüleri hatırlanmış)
Neyse bunlar gayet normal şeyler, "spor haberleri izlemiyorum ben sırf belgesel valla orda futbolcu çıkarsa da çeviriyorum kanalı" demem, biri derse de inanmam -pışıık-. Ama şu sorunun cevabını verin, ben neden Serkan Kırıntılı adlı bir adamın (Eğer söz konusu bilgiler şunlarsa o adamın futbolcu kimliği ortadan kalkıyor->) izlemeyi sevdiği film çeşidini, kızlarla arasını ve en sevdiği markaları bilmek zorundayım? NE ARA İZLETTİNİZ ULAN BANA. öehm tamam sakinim.
RealMadridTv ve AC.MilanChannel kanallarının yayın akışına baktım, şu şekilde,
Güncel goller, maç özetleri
Eski goller, eski maç özetleri
Efsane goller, efsane maçların özetleri
Röportajlar,-wazzaaa-
Maç öncesi, maç sonrası ve maç esnası tartışma programları
Yarışma.
Yarışma'ya kadar her şey çok güzel ama adamlar da tutamamış kendilerini. Şimdi bir de FBTV'nin yayın akışına değil direk zap yaparken FBTV logosu altında aklımızda kalanları hatırlıyoruz;
Gözlüklü spiker Fenerium dan alışveriş yapanlara şampiyonun kim olacağını soruyor. (Keşke LaLiga, Serie A'yı falan soruyor olsaymış, birazcık anlam kazanırmış) Fenerbahçe yanıtı veren 67 esmer kısa boylu hafif toplu çocuğun arasında parlayan bir Bağdat Caddesi sakini sarısaçlı kahverengi gözlü kadın, olayı domine ediyor, bu kadın bulduktan sonra zaten maksimum 3 kişiye daha da sorup gidiyolardır feneriumdan.
Gözlüklü spiker Fenerbahçe kürek takımının Antalya'daki müsabakasından sonra kürekçilerimizle konuşuyor. Öyle sıkılmış ki ama, öyle sıkılmış ki, üf yani. (Kamera arkası görüntüleri çok merak ediyorum, çekiyorlar böyle "Evet Litvanyalı sşeöyks, sşöeeylös, heh şlöivstak takımı atak yaptı, arkadan bastıran rus kpratszkrerrp-AMAAN SIÇMIŞIM KÜREĞİNE DE TAKIMINA DA LİTVANYASINA DA-
*kameraman: kestiiik, hadi abi lütfen ya bu sefer takım ismi söyleme, litvanyalılar de, bitirelim gidelim allahını seviyosan piştim burda sabahtan beri*)
Gözlüklü spiker'in Acun Firarda tripleri: Fenerbahçe deplasmana gidiyor, olm şehri gezelim lan diyen ekip bahane olarak şeflerine "Şefim şimdi biz düşündük ki kızlarla falan röportaj yapalım, maç günü saat 3 te yayınlarız öğlen, sonra maç programları girer" demişler, çıkmışlar çarşıya. Kamerayı gören genç kızların ingilizcesi anaokulu terk, abinin ingilizcesi zaten "havaryu, duyunov fenerbahçe" falan. Bu soruya doğru cevap veremeyen kızları, soruyu anlayana kadar çekiyorlar, soruyu anlayıp da hayır cevabını vermeden hemen önce kesiyorlar görüntüyü. Seyirci de sarı saçlı mavi gözlü kız görüp ohalamyerleşicenLİTVANYAYA AMK. diyor.
Gecenin bir vakti yayınlanan programda kenarda eciş bücüş bir geometrik şekil, diğer yanda hiç susmadan konuşan bir genç kız, "EVET KAÇ TANE ÜÇGEN VAR; BİLİRSENİZ ON BİN TL, DOKUZBİN; SEKİZ..." diye sayıklıyor. Bu programları da anlamıyorum yayın akışına koyarken "Olm zaten çözemezler bilmeceyi, napıcak cetvel mi dayıycak televizyona.. Çenesi kapanmayan bi kız bulun, koy 3 buçuk saat, 12 buçuk 4 arası takılsın hem süslenir püslenir feysbukta dolaşacağına.." diye düşünmedilerse ben de neyim. (yumurta.)
Bu sefer gözlüklü spiker yok:
Takımın as futbolcularının röportajlarında artık ilk günlerdeki heyecan kalmadığından, -bir de mamadou niang ve issiar dia röportajlarını çok fazla yayınlayamıyorlar heralde dil bilen adam bulamadıkları ve röportajın gerçek süresi 12 buçuk dakika olduğu için. (ki bunun da çözümü niang ve dia nın kulüp binası önünde eşşek kadar gucci ve dolce&gabanna kemerler ve LouisVuitton gömleklerle çekilmiş boy VİDEOLARINI -yani adam sabit dururken sağa sola yatan, pozitif negatif zoom yapan manyak bir kadrajdan bahsediyoruz- 60 dakika farklı müziklerle dayatmak millete)- insanlar Alex De Souza'nn bütün çocuklarını, sülalesini, kıyafetlerini arabalarını donlarını her ayrıntısına kadar gördüğü için, kürek takımı veya hentbol yıldız takımı oyuncularının röportajlarını da "zaten gece sabaha doğru yayınlıyoruz, tek rakipleri cnbc-e dizi tekrarları, onlarla da yarışamazlar lan koy 98 yılının yıldız masa tenisi takımıyla yaptığımız röportajları dönsün bütün sene" diyip daha fazla çekmekten vazgeçtikleri için,
yeni bir arayış var kanalda.
Bu sebepten gidiyorlar Serkan Kırıntılı'ya, takımın 3. kalecisi bu adam. Ee serkan, naber yayınlıycak bok püsür bitti de, gel lan bi videonu çekelim koyarız kanala diyorlar. Serkan'a şampiyonlarligiarenasında yaşadığı heyecanı soramazsın veya hocası onu pozisyonu dışında bir yerde oynatamaz taktik olarak farklı bir katkı yapamaz takımına *adam kaleci, hatırlatıyorum* sahada yaşananlarla ilgili cevaplayabileceği tek sorunun cevabı "penaltı kurtarılmaz, kaçırılınılınır", ee ne soracaksın?
Futbolculuğa nasıl başladın? Dayın Bolusporda kaleci antrenörü öyle mi, ne güzel.. Peki nasıl filmler izlemekten hoşlanırsın?
haydii. gir sonra yarım saat Serkan'ın yeni aldığı Porsche'sine dayadığı Gucci ayakkabılarına zoom yapalım. Sonra Serkan Fenerbahçe eşofmanlarıyla takımdan ayrı düz koşu yapıyor, arkada ALORS ON DANCE; DÜPDÜPDÜP. Röportajı izlerken sıkılmamanın tek yolu duvar saati büyüklüğündeki saatinden röportaj ve fotoğraf çekimlerine ne kadar zaman harcadıklarını anlamaya çalışmak.
Tutunamadım..
Türk Televizyonculuğu hakkında yazı yazmak biraz eski moda yahu. Hd tv hakkında yazdığım yazı biraz saçma bile geldi sonradan bana, kelime esprisi konusu da. Sonuçta hepimiz insanız hepimiz farklıyız ne kadar egosantrik olsak da kabul etmeliyiz evet bir mozaik var.
* * * (merabanaber)
AMA ALLAH AŞKINA FENERBAHÇE TV REZİLLİĞİ NEDİR
* Yazının geri kalanı Caps Lock açıkmış gibi kabul edilsin nolur*
Bir futbol takımının televizyon kanalı olması, fikir olarak güzel geliyor başta. Ama 2. saniyede insanın aklında "ulan ne koycaklar ki, sonuçta haftada bir maç var?" sorusu pörtlüyor. Tabi çok düz bir insanı aldım burda. Mesela ben ilk duyduğumda demiştim ki, "Oh be, geç bile kaldılar, sonunda. Sonuçta görmediğimiz antrenman görüntüleri, stadyumun koridorları, soyunma odaları içinde futbolcuların hareketleri, yumurta ve unla kutlanan doğumgünlerine backstage pass niteliğinde süper bir kanal oluşturulabilirdi, geç bile kalındı." Ama mesela annem dedi ki "Kendi kendimizi koyup habire izleriz fenerbahçe olarak, ooh tam delilik"
Tabiki annem haklıydı. Ama bilmediği bir şey vardı, Fenerbahçe Tv tutulacaktı, ve bu sebepten yayıncılar öyle programlar koyacaklardı ki yayına "Olm izliyolar lan, ayıp şimdi sadece banttan 6-0 videolarıyla olmaz" mentalitesiyle.
Bu konu aklıma nasıl geldi şimdi onu da toparlıyorum. Fenerbahçe Beşiktaş derbisi, dakika 24 veya 25, Volkanın sakatlığı ciddi olabilir sesi yankılanıyor, *umarız ciddi bir şeyi yoktur volkanınnnn* Kamera birden sahanın kenarında ısınan yedek kaleciye döndü, adamın suratını görür görmez kanım dondu. Sanki Memento'daki adamdım, veya X Files'dan bir karakter, ya da dur dur, Soğuk Savaş sırasında kaçırılmış ve hafızası silinmiş, hatırladıgi detayların arasında anlam bütünlüğü kuramayan bir ajandım. Aklımda tek bir soru vardı: "Bu adamı heralde hayatımda ilk defa görüyorum ama dayısının Bolu'lu olduğunu ve romantik filmlerden hoşlanmadığını nasıl ve nereden hatırlıyorum?"
Sonra 26. dakikada gelen gol kafamı dağıtsa da ilk yarı bitene kadar ecel terleri döktüm ekran karşısında. Allahım kim bu adam, nereden geldi, orada ne yapıyor, benim onunla ilgili yapmam gereken bir şey var mı, -elimine etmek veya kaçırmak gibi- vs. vs.
Devrede yorumlara bakılır her zaman, derbi klasiği. Babamın Fenerbahçe Tv yi tuşlamasıyla kendime geldim. Hiçbir şey benim suçum değildi, bunu aklıma sokan prime time ve maç saatleri dışında FBTV de yayınlanan beyin yıkama programlarıydı ve sorumluları bulup intikamımı alacaktım.
Ya da onlara yaklaşırsam daha kötü olabilir, yanıma birilerini almalıyım dedim.
Sonra da vazgeçtim zaten öyle penaltı mı olur alex i de çıkardı sanki maç garantiymiş gibi, gel de çevir sonra 1-1 den zaten volkan topu içeri alır doğru köşeyi bildin ne oldu be adam.
Burada başa dönmem lazım. Bir futbol takımının televizyon kanalı olması çok güzel bir fikir gibi gözükse de, her insanın aklına bu kanalın zorluk çekeceği gelir fikri duyduğu ilk 10 saniye içerisinde. Sonuçta her türlü yeni kurulan kanal hakkında düşünülen bir şey bu, zordur muhtemelen bir televizyon kanalının haftalık yayın akışını düzenlemek. Olay futbol takımı olunca da yapacak bir şey yok, futbol takımıyla ilgili ne var hareketli-görüntülü (video) materyel?
GOL, MAÇ, TRİBÜN.
Başka?
Biraz daha derine inersek KULÜP BİNASINA GİREN FUTBOLCU, SÖZLEŞME İMZALAYAN FUTBOLCU, FUTBOLCU FUTBOLCU.
(hıı sadece futbol olmadı, gelin Fenerbahçe Spor Kulübü kanalı yapalım denmiş burda ve voleybolcuların hentbolcuların ve bir sürü abik gubik sporların da aynı şekilde müsabaka ve soyunma odası görüntüleri hatırlanmış)
Neyse bunlar gayet normal şeyler, "spor haberleri izlemiyorum ben sırf belgesel valla orda futbolcu çıkarsa da çeviriyorum kanalı" demem, biri derse de inanmam -pışıık-. Ama şu sorunun cevabını verin, ben neden Serkan Kırıntılı adlı bir adamın (Eğer söz konusu bilgiler şunlarsa o adamın futbolcu kimliği ortadan kalkıyor->) izlemeyi sevdiği film çeşidini, kızlarla arasını ve en sevdiği markaları bilmek zorundayım? NE ARA İZLETTİNİZ ULAN BANA. öehm tamam sakinim.
RealMadridTv ve AC.MilanChannel kanallarının yayın akışına baktım, şu şekilde,
Güncel goller, maç özetleri
Eski goller, eski maç özetleri
Efsane goller, efsane maçların özetleri
Röportajlar,-wazzaaa-
Maç öncesi, maç sonrası ve maç esnası tartışma programları
Yarışma.
Yarışma'ya kadar her şey çok güzel ama adamlar da tutamamış kendilerini. Şimdi bir de FBTV'nin yayın akışına değil direk zap yaparken FBTV logosu altında aklımızda kalanları hatırlıyoruz;
Gözlüklü spiker Fenerium dan alışveriş yapanlara şampiyonun kim olacağını soruyor. (Keşke LaLiga, Serie A'yı falan soruyor olsaymış, birazcık anlam kazanırmış) Fenerbahçe yanıtı veren 67 esmer kısa boylu hafif toplu çocuğun arasında parlayan bir Bağdat Caddesi sakini sarısaçlı kahverengi gözlü kadın, olayı domine ediyor, bu kadın bulduktan sonra zaten maksimum 3 kişiye daha da sorup gidiyolardır feneriumdan.
Gözlüklü spiker Fenerbahçe kürek takımının Antalya'daki müsabakasından sonra kürekçilerimizle konuşuyor. Öyle sıkılmış ki ama, öyle sıkılmış ki, üf yani. (Kamera arkası görüntüleri çok merak ediyorum, çekiyorlar böyle "Evet Litvanyalı sşeöyks, sşöeeylös, heh şlöivstak takımı atak yaptı, arkadan bastıran rus kpratszkrerrp-AMAAN SIÇMIŞIM KÜREĞİNE DE TAKIMINA DA LİTVANYASINA DA-
*kameraman: kestiiik, hadi abi lütfen ya bu sefer takım ismi söyleme, litvanyalılar de, bitirelim gidelim allahını seviyosan piştim burda sabahtan beri*)
Gözlüklü spiker'in Acun Firarda tripleri: Fenerbahçe deplasmana gidiyor, olm şehri gezelim lan diyen ekip bahane olarak şeflerine "Şefim şimdi biz düşündük ki kızlarla falan röportaj yapalım, maç günü saat 3 te yayınlarız öğlen, sonra maç programları girer" demişler, çıkmışlar çarşıya. Kamerayı gören genç kızların ingilizcesi anaokulu terk, abinin ingilizcesi zaten "havaryu, duyunov fenerbahçe" falan. Bu soruya doğru cevap veremeyen kızları, soruyu anlayana kadar çekiyorlar, soruyu anlayıp da hayır cevabını vermeden hemen önce kesiyorlar görüntüyü. Seyirci de sarı saçlı mavi gözlü kız görüp ohalamyerleşicenLİTVANYAYA AMK. diyor.
Gecenin bir vakti yayınlanan programda kenarda eciş bücüş bir geometrik şekil, diğer yanda hiç susmadan konuşan bir genç kız, "EVET KAÇ TANE ÜÇGEN VAR; BİLİRSENİZ ON BİN TL, DOKUZBİN; SEKİZ..." diye sayıklıyor. Bu programları da anlamıyorum yayın akışına koyarken "Olm zaten çözemezler bilmeceyi, napıcak cetvel mi dayıycak televizyona.. Çenesi kapanmayan bi kız bulun, koy 3 buçuk saat, 12 buçuk 4 arası takılsın hem süslenir püslenir feysbukta dolaşacağına.." diye düşünmedilerse ben de neyim. (yumurta.)
Bu sefer gözlüklü spiker yok:
Takımın as futbolcularının röportajlarında artık ilk günlerdeki heyecan kalmadığından, -bir de mamadou niang ve issiar dia röportajlarını çok fazla yayınlayamıyorlar heralde dil bilen adam bulamadıkları ve röportajın gerçek süresi 12 buçuk dakika olduğu için. (ki bunun da çözümü niang ve dia nın kulüp binası önünde eşşek kadar gucci ve dolce&gabanna kemerler ve LouisVuitton gömleklerle çekilmiş boy VİDEOLARINI -yani adam sabit dururken sağa sola yatan, pozitif negatif zoom yapan manyak bir kadrajdan bahsediyoruz- 60 dakika farklı müziklerle dayatmak millete)- insanlar Alex De Souza'nn bütün çocuklarını, sülalesini, kıyafetlerini arabalarını donlarını her ayrıntısına kadar gördüğü için, kürek takımı veya hentbol yıldız takımı oyuncularının röportajlarını da "zaten gece sabaha doğru yayınlıyoruz, tek rakipleri cnbc-e dizi tekrarları, onlarla da yarışamazlar lan koy 98 yılının yıldız masa tenisi takımıyla yaptığımız röportajları dönsün bütün sene" diyip daha fazla çekmekten vazgeçtikleri için,
yeni bir arayış var kanalda.
Bu sebepten gidiyorlar Serkan Kırıntılı'ya, takımın 3. kalecisi bu adam. Ee serkan, naber yayınlıycak bok püsür bitti de, gel lan bi videonu çekelim koyarız kanala diyorlar. Serkan'a şampiyonlarligiarenasında yaşadığı heyecanı soramazsın veya hocası onu pozisyonu dışında bir yerde oynatamaz taktik olarak farklı bir katkı yapamaz takımına *adam kaleci, hatırlatıyorum* sahada yaşananlarla ilgili cevaplayabileceği tek sorunun cevabı "penaltı kurtarılmaz, kaçırılınılınır", ee ne soracaksın?
Futbolculuğa nasıl başladın? Dayın Bolusporda kaleci antrenörü öyle mi, ne güzel.. Peki nasıl filmler izlemekten hoşlanırsın?
haydii. gir sonra yarım saat Serkan'ın yeni aldığı Porsche'sine dayadığı Gucci ayakkabılarına zoom yapalım. Sonra Serkan Fenerbahçe eşofmanlarıyla takımdan ayrı düz koşu yapıyor, arkada ALORS ON DANCE; DÜPDÜPDÜP. Röportajı izlerken sıkılmamanın tek yolu duvar saati büyüklüğündeki saatinden röportaj ve fotoğraf çekimlerine ne kadar zaman harcadıklarını anlamaya çalışmak.
Tutunamadım..
19 Eylül 2010 Pazar
18 Eylül 2010 Cumartesi
16 Eylül 2010 Perşembe
kelime esprilerine gülmeyen insanları hedef göstermenin alemi yok. kendilerine de sevgim sonsuz saygım sıfır, niye saygı duyayım ki zaten. fakat kelime oyunlarına gülmemenin kendi suçları olmadığı kanaatindeyim. 2006'da yapılan kontrollü bir deneyde 3 grup incelendi. bir gruba 1 saat boyunca "murat koyiim de tur at", "neşeyle kayanın sevgiyle oyanın selamı var" tipi espriler yapıldı. bir diğer grup da "bir köpeğin kuyruğu da ayak olsaydı kaç ağayı olurdu" sorusuna "4, çünkü kuyruğa ayak diyerek onu ayak yapamazsınız" gibi aslına güldürme amacı gütmeyen ama "vay be ne laf heh heh heh" diye güldürebilen esprilere maruz kaldı.son gruba da çocuklar duymasın, geniş aile, hatta kavak yelleri gibi komedi unsuru içeren diziler izletildi. sonuçta her gruptan bazıları izletilen ya da söylenen şeylere güldüler, bazıları da gülmediler. yeditepe üniversitesi "çok komik adamlar fakültesi"nin araştırması sonucu anlaşıldı ki; insanlar farklı şeylere gülüyorlar.
kelime oyunları yapmak büyük mesai gerektiriyor. büyük yatırım yapmazsanız nejat uygur seviyesinde kalıyorsunuz. bununla beraber yatırım yapılacak bir alan değil. çağrışım yapmak bir yetenek değil, arayıp buluyorsunuz. eğer aramazsanız genelde bulamıyorsunuz. zaten bu kadar abes bir işe bu kadar emek harcamak için ya bu işten para kazanmak lazım ya da çok sıkılmak. zaten genelde sıkıntı gülmeyi getirir. canınız bir şeye çok sıkılınca herhangi bir şeye "sinirlerim bozuldu ya hahahahaha" diye gülersiniz mesela. hahahaha diye gülmezsiniz muhtemelen ama yani öyle yazılıyor internette. bence mesela kıh kıh kıh diye kıhlarsınız. ah siz yok musunuz.
her neyse bu sıkıntıdan sonra gelen büyük gülmeler eğer bir şekilde gelmezse kendiniz istemsiz olarak ararsınız, bulursunuz, gülersiniz. şimdi tabi ki sefahat içinde kadıköyde yürürken para toplamaya çalışan görme engelli - kör - piyanist şantörle ilgili arkadaşlarına "şimdi "elleri göriyim!" diye bağırsa mesela" demenin bir açıklaması yok. bu espriyi de insanların yüzde 99'u ani bir gülme ve sonrası bir utançla, hatta "çok ayıp yaa hayvansın biliyosun di mi ya onun yerinde sen olsaydın" gibi "SENİN ANANA BACINA YAPSALAR NAAPICAN LAN" benzeri bir şekilde savununca "what the hell am i doing here, i dont belong here" dedirtebiliyorlar insana. zaman zaman kafa dengi insanlarla karşılaşıp sefahat ticareti yapmaya da başlıyorsunuz, ama çoğu zaman da tanımadığımız insanlar arasında kalmakla yetinmeyip bir de onların şaşkın bakışları arasında kalıyorsunuz. burda kör adamla ilgili o zalim espriyi yapan benim, bana da bu tip esprilerim ve genel halimden dolayı "sen hogwarts'ta olsan slytherin'li olurdun" diyen herifçioğulları olmadı değil. "adamlar milliyetçi ulan, büyücü kanı falan diyorlar" dedim anlatamadım. zaten o sümsük harry'nin gryfindor'unda olacağıma okulda hademe olurum daha iyi. böyle bir bal olamaz ya. herif 7 kitapta 10 kere voldemort'u kılını kıpırdatmadan yendi, ne olduysa da etrafındakilere oldu. gözümde guiza + 5 milyon euro kadar değerin yok harry. rezilherif, çıkdışarı.
şimdi buraya nereden geldik, hah, zalimlik ve süperego bıdıbıdısı. ben bu tip şakaların "decent" olmadığının farkındayım. mesela televizyona çıkarsalar başka bir sebeple, böyle şeyler yapmam. toplumun bu şakaları ve böyle şeyler yapanları nereye koyduğunu çok iyi biliyorum. insanlar gereğinden fazla duygusal, bundan daha da fazla kırılgan. alınıyorlar bu tip şeylere, saygı duymuyorsan da zorlamaman gerekiyor. sonuç olarak amacın insanları kırmak değil, gülmekse durum bu.
şimdi yukarda bahsettiğim ve her zamanki gibi şizofrenik bir şekilde dağıttığım konunun devamına geliyorum. benim sosyo-kültürel çevremdeki insanlara kelime esprileri çok fazla durumda yapılmamış. genelde "şişe git duvara işe", "meraba, nası gidiyo araba", "tren öpsün seni zeki müren", "içtim kapuçinoyu öptüm alpaçinoyu" tarzı kafiyeli ve gerçekten anlam ilgisi bulunmayan şakalar yapılmış. bunlara alışık adamın kafasında da "kelime esprileri kötü olur" diye bir yargı kalmış. hatta "ayı, götüne girsin tren yayı daha doymazsan fener alayı" tarzı küfürlü versiyonları da var bunların. türkiye'deki en büyük opinion leader'lardan biri olan okan bayülgen bile "ya rok ya rak demek lazım ikisi birden olmuyor" gibi şeyler söyleyince iyice soğumuş bu işlerden bizim sosyo-kültürel çevre. e o zaman şimdi sen bu zavallı, aç, işsiz, hasta, depresif sosyo-kültürel çevreye gerçekten zeka parıltısı olan, birden fazla anlam ilgisi olan zekice şeyler yaptığında da ilk tepkisi ağzının yarısı kapalı bir şekilde, genelde ağzının kenarıyla, tükürük saçmaya özen göstererek "prrrrffff" olacaktır. sonra eğer gerçekten gülerse "prrrfffhahahaha ya çok salaksan biliyomusuaaaaaan", gülmezse "ppprrrrfff gerzekaaaklıııı" gibi tepkiler almaya mahkümsun olayın kahramanı olarak. çok güzel hareketler bunlar'da bir adam vardı mesela, hep böyle espriler yapıyordu. bazıları gerçekten iyi değildi fakat "nuri çinde yatsın" çok iyiydi mesela. ama ona da gereken kredi verilmedi. çünkü abes bir işle uğraştığı düşünülüyor. çünkü zaten kelime esprileri iyi olamaz. çünkü "odun ben sana kodum."
bütün bunlar düşünüldüğünde insanlara fazla kızmamak lazım. onlar genelde nejat uygur-zedeler. ya da mahallenin en fırlama çocuğunun kurbanları. onları sevelim, şefkat gösterelim. eğer kızmazlarsa yanaklarına okşayıp "geçti, tamam, ben burdayım, artık şişe ve duvara işemek yok, artık arabanın nasıl gittiği önemli değil, artık kapuçino içtikten sonra alpaçinoyla önsevişmek zorunda değilsin" diyelim. yanaklarından süzülen gözyaşlarını silelim. çünkü onların buna çok ihtiyacı var. 7 çok geç.
bu arada altta verdiğim linke de bi bakın. çok komik. yıldız bile kaydı esprisi çok güzel mesela.
http://www.youtube.com/watch?v=6Jtx-hn6cFE
- ayyyy çok aptalsın yaaaa yıldız bile kaydı mııııı?
- sümüklü böcek seni.
tolga caner.
kelime oyunları yapmak büyük mesai gerektiriyor. büyük yatırım yapmazsanız nejat uygur seviyesinde kalıyorsunuz. bununla beraber yatırım yapılacak bir alan değil. çağrışım yapmak bir yetenek değil, arayıp buluyorsunuz. eğer aramazsanız genelde bulamıyorsunuz. zaten bu kadar abes bir işe bu kadar emek harcamak için ya bu işten para kazanmak lazım ya da çok sıkılmak. zaten genelde sıkıntı gülmeyi getirir. canınız bir şeye çok sıkılınca herhangi bir şeye "sinirlerim bozuldu ya hahahahaha" diye gülersiniz mesela. hahahaha diye gülmezsiniz muhtemelen ama yani öyle yazılıyor internette. bence mesela kıh kıh kıh diye kıhlarsınız. ah siz yok musunuz.
her neyse bu sıkıntıdan sonra gelen büyük gülmeler eğer bir şekilde gelmezse kendiniz istemsiz olarak ararsınız, bulursunuz, gülersiniz. şimdi tabi ki sefahat içinde kadıköyde yürürken para toplamaya çalışan görme engelli - kör - piyanist şantörle ilgili arkadaşlarına "şimdi "elleri göriyim!" diye bağırsa mesela" demenin bir açıklaması yok. bu espriyi de insanların yüzde 99'u ani bir gülme ve sonrası bir utançla, hatta "çok ayıp yaa hayvansın biliyosun di mi ya onun yerinde sen olsaydın" gibi "SENİN ANANA BACINA YAPSALAR NAAPICAN LAN" benzeri bir şekilde savununca "what the hell am i doing here, i dont belong here" dedirtebiliyorlar insana. zaman zaman kafa dengi insanlarla karşılaşıp sefahat ticareti yapmaya da başlıyorsunuz, ama çoğu zaman da tanımadığımız insanlar arasında kalmakla yetinmeyip bir de onların şaşkın bakışları arasında kalıyorsunuz. burda kör adamla ilgili o zalim espriyi yapan benim, bana da bu tip esprilerim ve genel halimden dolayı "sen hogwarts'ta olsan slytherin'li olurdun" diyen herifçioğulları olmadı değil. "adamlar milliyetçi ulan, büyücü kanı falan diyorlar" dedim anlatamadım. zaten o sümsük harry'nin gryfindor'unda olacağıma okulda hademe olurum daha iyi. böyle bir bal olamaz ya. herif 7 kitapta 10 kere voldemort'u kılını kıpırdatmadan yendi, ne olduysa da etrafındakilere oldu. gözümde guiza + 5 milyon euro kadar değerin yok harry. rezilherif, çıkdışarı.
şimdi buraya nereden geldik, hah, zalimlik ve süperego bıdıbıdısı. ben bu tip şakaların "decent" olmadığının farkındayım. mesela televizyona çıkarsalar başka bir sebeple, böyle şeyler yapmam. toplumun bu şakaları ve böyle şeyler yapanları nereye koyduğunu çok iyi biliyorum. insanlar gereğinden fazla duygusal, bundan daha da fazla kırılgan. alınıyorlar bu tip şeylere, saygı duymuyorsan da zorlamaman gerekiyor. sonuç olarak amacın insanları kırmak değil, gülmekse durum bu.
şimdi yukarda bahsettiğim ve her zamanki gibi şizofrenik bir şekilde dağıttığım konunun devamına geliyorum. benim sosyo-kültürel çevremdeki insanlara kelime esprileri çok fazla durumda yapılmamış. genelde "şişe git duvara işe", "meraba, nası gidiyo araba", "tren öpsün seni zeki müren", "içtim kapuçinoyu öptüm alpaçinoyu" tarzı kafiyeli ve gerçekten anlam ilgisi bulunmayan şakalar yapılmış. bunlara alışık adamın kafasında da "kelime esprileri kötü olur" diye bir yargı kalmış. hatta "ayı, götüne girsin tren yayı daha doymazsan fener alayı" tarzı küfürlü versiyonları da var bunların. türkiye'deki en büyük opinion leader'lardan biri olan okan bayülgen bile "ya rok ya rak demek lazım ikisi birden olmuyor" gibi şeyler söyleyince iyice soğumuş bu işlerden bizim sosyo-kültürel çevre. e o zaman şimdi sen bu zavallı, aç, işsiz, hasta, depresif sosyo-kültürel çevreye gerçekten zeka parıltısı olan, birden fazla anlam ilgisi olan zekice şeyler yaptığında da ilk tepkisi ağzının yarısı kapalı bir şekilde, genelde ağzının kenarıyla, tükürük saçmaya özen göstererek "prrrrffff" olacaktır. sonra eğer gerçekten gülerse "prrrfffhahahaha ya çok salaksan biliyomusuaaaaaan", gülmezse "ppprrrrfff gerzekaaaklıııı" gibi tepkiler almaya mahkümsun olayın kahramanı olarak. çok güzel hareketler bunlar'da bir adam vardı mesela, hep böyle espriler yapıyordu. bazıları gerçekten iyi değildi fakat "nuri çinde yatsın" çok iyiydi mesela. ama ona da gereken kredi verilmedi. çünkü abes bir işle uğraştığı düşünülüyor. çünkü zaten kelime esprileri iyi olamaz. çünkü "odun ben sana kodum."
bütün bunlar düşünüldüğünde insanlara fazla kızmamak lazım. onlar genelde nejat uygur-zedeler. ya da mahallenin en fırlama çocuğunun kurbanları. onları sevelim, şefkat gösterelim. eğer kızmazlarsa yanaklarına okşayıp "geçti, tamam, ben burdayım, artık şişe ve duvara işemek yok, artık arabanın nasıl gittiği önemli değil, artık kapuçino içtikten sonra alpaçinoyla önsevişmek zorunda değilsin" diyelim. yanaklarından süzülen gözyaşlarını silelim. çünkü onların buna çok ihtiyacı var. 7 çok geç.
bu arada altta verdiğim linke de bi bakın. çok komik. yıldız bile kaydı esprisi çok güzel mesela.
http://www.youtube.com/watch?v=6Jtx-hn6cFE
- ayyyy çok aptalsın yaaaa yıldız bile kaydı mııııı?
- sümüklü böcek seni.
tolga caner.
(Tolgayla 11.Sınıfta Ayrı Sınıflara Düşülmesinin Ardından Yaptığımız Konuşma)
penumbra says:
tolga canere şenay çelmesi
penumbra says:
bariz
penumbra says:
kötü kura
penumbra says:
çekmişiz
cem says:
"tolga bu gruptan çıkar mı hocam?
-valla batu/çiğdem güçlü rakipler.. ama onların çalışması tolgayı da olumlu etkileyebilir.
ege için ne diyosunuz hocam?
-berker zor bir rakip. aşağıya da çekebilir, yukarı da çıkarabilir. egeye de oynamayın derim ben.
başka notlarınız?
-cem ve can ikilisi çok tehlikeli. ilk yarı 3.5 ortalama olur. ikinci yarı banko 4."
penumbra says:
ilk dönem sene sonu
penumbra says:
oynamayın ama
penumbra says:
şaşırtabilir
penumbra says:
çünkü son dakika gollerini seviyor bu iki çocuk
penumbra says:
diye de
penumbra says:
noktalarız
tolga canere şenay çelmesi
penumbra says:
bariz
penumbra says:
kötü kura
penumbra says:
çekmişiz
cem says:
"tolga bu gruptan çıkar mı hocam?
-valla batu/çiğdem güçlü rakipler.. ama onların çalışması tolgayı da olumlu etkileyebilir.
ege için ne diyosunuz hocam?
-berker zor bir rakip. aşağıya da çekebilir, yukarı da çıkarabilir. egeye de oynamayın derim ben.
başka notlarınız?
-cem ve can ikilisi çok tehlikeli. ilk yarı 3.5 ortalama olur. ikinci yarı banko 4."
penumbra says:
ilk dönem sene sonu
penumbra says:
oynamayın ama
penumbra says:
şaşırtabilir
penumbra says:
çünkü son dakika gollerini seviyor bu iki çocuk
penumbra says:
diye de
penumbra says:
noktalarız
13 Eylül 2010 Pazartesi
Yumuklu Sucurta
Olacak O Kadar'dan bu yana pek çok komedyen girdi hayatımıza. Ya da baştan "hayatıma" şeklinde başlayayım da fazla ahkam kesiyormuş gibi olmasın. Olacak O Kadar benim hafızamdaki ilk mizah detaylarını oluşturuyor, (parmak çocuk hikayesi vardı: trajik bir şekilde parmak çocuk olarak doğmuş ama bir şekilde şarkıcı olmuş bir adamın hikayesini anlattıkları seri, çocukluk yıllarımdan hatırladığım ilk komedi unsurlarını içeriyor. Hatta korkardım aşırı olacakokadarmakyajlı Oya Başar'ın oynadığı anne karakterinden. Cadıya benzerdi ve habire bağırırdı, hey gidi.) 1986'da başlamışlar yayına, tabi benim hatırladıklarım 94-95 sezonundandır en fazla. İlk başlarda severdim bu programı, küçükken komik olan şeylere yaklaşımım "yetişkinlerin güldükleri şeylere gül, "mesajı aldım, ;D" imajı yarat, zevk almaya bak olm herifler makyaj falan yapıp şivelerini değiştiriyorlar çok komik aslında yha :D" şeklinde olduğu için çok da önemseyemiyorum bu dönemi. Sonra Cem Yılmaz efsanesi var, ama o biraz daha olaylar üzerinden gitmedi mi zaten hep, işte askerlik anılarıdır, türkler uzayda dır, türkler ordadırburdadırşurdadır, yılbaşında noel baba gelir rakı sofrası veheey diye bizim neslin yapmayı en çok sevdiği esprileri halka sunan, yaygınlaştıran adam. Hangimiz ayda ikiden az "olm alıcan şu x'i, rakı sofrasında dünyalar tatlısıdır" esprisi yapıyoruz? Kendimizi kandırmayalım. Martin Lawrence, Steve Martin, Leslie Nielsen, Atv ve KanalD'nin yedi buçuk sene gecikmeli getirdiği ve bir yedi buçuk sene de yayınlamaktan sıkılmadığı serilerin akılda kalan isimleri.. Polis Akademisi zaten başlı başına bir efsane televizyon filmleri konusunda.
-gerçi 90lar ne güzeldi edebiyatı yapma niyetim de yok, ama giriyorum ufaktan bi saniye-
Bu saydığım dönemler bir çok insan tarafından ortak olarak yaşanmıştır. Hemen sonralarında Cem Yılmaz'a fazla takılanlar vardır aramızda, stand up larına gidip o hikayeleri kendi başından geçmiş gibi anlatanlar veya hayat boş eğlen coş ile kaliteli espri yapmayı kendi kişilikleri için gereksiz bulan insanlar, hatta Charlie Chaplin ve omurilik destekli "komik düşme, tesadüfler üst üste gelince oluşan içinden çıkılmaz komik durumlar, surata yapışan pastalar ve Şahane Pazar" dan öteye gitmeyenler, falan feşmekan. Bunlara bir sözüm yok şimdilik, dağılın sonra çağırı cam. (tercih meselesi tamam kimseyi küçümsemiyorum)
Bir ara -sanırım liseye girmemin başlarında- satire(hiciv), ironi, kelime oyunları altyapılı esprileri fark etmeye başlıyorum. Fazla akıllıca geliyor çoğu, özellikle Olacak O Kadar'ın yıllar önce izleyip de fark edemediğim esprileri, (Sana bir hıyar vereyim, tuzla-yarak yersin sarhoş eh eh hee) Tabi ergenlik başlarında fazla "poser" geldiği için reddettiğim ekşisözlükserbestölçülüironiklafsokmalıgüldürmecelicücelihayvanlı esprileri var bir yandan sıkıştıran..
(bu sonuncusuna örnek vermek gereği duydum: hayatnekadardolu, sevgilimden ayrıldım, babam kansermiş ama ben simit satıyorum.
ama en çok çüküme üzülüyorum,
kalksa iyiydi.
-bu çok basit bir örnektir, o kadar genellemiyorum ANLAYAN ANLADI ;D)
Bu sıralarda Şahan Gökbakar giriyor -bu arada biliyorum hızlı girdim 90lardan liseye ama söylemiştim 90lar ne iyiydi edebiyatı yapmıyorum- "anne motor/ baba öküz/ kızımız tiki oldu/ üzgünüz", efsanevi calgon reklamı, "öss ye hair&style dergisiyle hazırlandım", Recep İvedik vesaire. Şahan tamamen tespit esprileriyle başarılı oldu, çünkü çok fazla malzeme var etrafta ve yarattığı karakterleri son derece yaratıcı bir şekilde süsleyebilince gerçekten çok güzel şeyler çıktı ortaya. Bir süre dikkatimi bunlara verdim, sonrasında yine kelime esprileri. Yani tamam farkındayım, yapması biraz zor, fazla dikkat isteyen, özellikle fazla "farklı düşünmek" gerektiren bir espri çeşidi olduğu için egosantrik sorunlu kişiliğimi fazla fazla okşuyor, kendimi iyi hissettiriyor, bilmemne. Kabul ediyorum ama asıl anlamadığım şey bu "kötü espri" kriterleri.
İnsanlar neye göre karar veriyor bir espriye gülüp gülmemesi gerektiğine? Fazla zalimce tespitler mesela, neredeyse istemsiz bir şekilde hain bir NIHAHA çıkartıyor insanın içinden. (nabertolga) sakat, özürlü insanlarla dalga geçmek dünyanın en iğrenç hareketi belki de, ama çok derinden geliyor o "nıhaha". Ve yanında eşlik edecek insanlar olursa (paylaştıkça çoğalıyor kahkaha her zaman, stand up gösterisi de sinema salonu da Can'la yaşlı ve komik bir teyzenin yanından geçtiğimizde de) iyice dayanamıyor insan. Biri düştüğü zaman kendini tutamayıp gülenler var, bunu da anlamıyorum neden herkes gülmüyor bu tip durumlarda. Farklı insanların espri süzgeçlerinin de bu kadar farklı olması şaşırtıcı geliyor bana.
Gülmek, "şaka teorisi" genel olarak yaratılan belirsiz karışık bir durumun, dallanıp budaklanmasından sonra, durumun çözülmesiyle beyinde bir rahatlama yaratması ve bunun gülmeye yol açması şeklinde tanımlanıyor. 2002 yılında yapılan bir araştırmada en çok insanın güldüğü fıkra şöyle:
iki adam ormana avlanmaya gidiyor. birinin üzerine ağaç düşüyor, ölüyor ne yazık ki. arkadaşı panik yapıyor, ne yapacağını bilemiyor, 911'i arıyor:
-ormandaydık arkadaşımla, avlanıyorduk, arkadaşımın üzerine ağaç düştü ve sanırım öldü ne yapmalıyım bilemiyorum, diyor
telefonun ucundaki adam ona yardım edebileceğini, sakin olması gerektiğini söylüyor ve ekliyor:
-efendim öncelikle sizden arkadaşınızın öldüğünden emin olmanızı rica ediyorum
sonrasında bir sessizlik oluyor, adam telefonu bir yere bırakıyor belli ki. sonra bir silah sesi duyuluyor adam telefonu eline alıyor ve
-evet şu an eminim, şimdi ne yapmam gerekiyor?
Bu tip bir fıkrayı bu teoriye uydurmak güç. Burada (yineyineyine) Freud abi giriyor, ve diyor ki -kabaca- "mizah duygusunu insanların içinden çıkaran şey, toplumun beyne kodladığı ve baskıladığı duyguların rahat bırakılmasıdır". J'en ai marre de quatre dérriere!!!!!!11oneoneoneleven ın sırrı burda, gülmememiz gereken şeylere daha çok gülmemiz, ve o durumlarda kendimizi sıkmamızın üzerine daha da "gülmemizin gelmesi"(eheh) ve bu kahkahaların yarattığı ekstra rahatlama duygusu, çok barizdir herkes için. -Hatırlayamayanlar: komik ince sesiyle konuşan adamın yüzüne karşı yarılan sunucu videosunu çocukları u-youtube izleyebilir-
Bir de şöyle dikkat çeken bir şey var (aynı zamanda çok da sürpriz olmayan), superego, egoya izin veriyor-muş bu mizahın çıkması için ve iyi niyetli, sevimli güzel superegolar daha bir Martin Lawrence, daha bir Leslie Nielsen daha bir Laurel&Hardy esprilere gülerken, zalim superegolar daha böyle düşene güleyim, sakatlara güleyim, zor durumdakilere güleyim'e çalışıyor-muş. Levent Kırca'nın büyüdükçe farkettiğimiz o hırslı (hıyar, tuzla-yarak) esprileri bu yanını gösteriyormuş demek ki, bak.
Benim asıl rahatsız olduğum şey, insanları güldüklerine göre yargılamak. Ulan toplum baskısı ne iğrenç şey, her işin altından super ego, çocukluk travması, idcomlardaki gülme efektleri hep bu sebepten. (hatta Alican gülmesi dediğimiz, insanı rahatlatan, iyi, ait hissettiren kahkahalar da mevcut, pek kullanışlı bu gülmek yahu) Ama yani sen kötü espri yapanlara gereken saygıyı göstermezsen, hor görürsen, toplumda kutuplaşmaya sebep oluyorsun.
Benim aslında ütopyamda hiç gülmek yok ulan var ya.
Hep böyle acayip espriler var, çok garip yerlerden çıkan, fifa oynarken oyunu durdurup yapanın eli sıkılan espriler. Bu tip esprilere gülünmüyor, saygı uyandırıyor ya, kocaman O_O tepkileri veriliyor. The Office esprileri mesela, çinli bir kızla sevgili olduktan sonra kızın arkadaşlarıyla buluşunca kızı ayırt edemeyen adamın etrafa boş bakışları, "nerdeymiş benim sevgilim, hanimiş benim sevgilim" yaparkenki çaresizliği ve o_O hali, sonrasında kızın şımarık bir şekilde "işte burdaa" demesiyle beraber rahatlayıp kıza sarılırken koluna markerla işaret koyması. Fikir basit ama o boşluk duygusu daha çok ön plana çıkmalı. Geleceğin mizahı budur arkadaşlar, bunları görmek istiyorum, asıl çok güzel hareketler bunlar, ne mozayiği ULAN. Gerçi şimdi sonuçta insanlara şu saatten sonra neye gülmeleri gerektiğini anlatamayız, kimse anlatamaz. Herkesin sığındığı bir anlayış var, kimi kolay saçıyor gülümsemesini, kimi gülmüyor pek, aramıyor yani gülecek bir an. Amaaan.
Ama eğlenceliden öte uğraştıran şey asıl; kelime esprisi yapmak, şarkıların sözlerini belirli jargonlara göre değiştirerek eğlenmek, çeşitli komik durumları başka yerlere adapte etmek -knowyourmeme, meme konusunda mesela, çok zekice detaylar var- bir takım fix malzemeleri kullanmak /youtube videoları, futbolcu şarkıcı isimleri, deyimler/, vesaire. Buna saygı duyulmadığı zaman, üzülüyorum. IYYY tepkileri ne ara moda oldu acaba tam olarak.
ufakbirparantez açıp neyden bahsettiğimi birkaç örnekle açıklayayayayım;
fırsat buldukça hatırlattığım bir çgh esprisi; adı vedat olan adama "naber lan vedatçilipeppırs!" diye hitap eden adam vardı. Geniş Aile de geçen hitapları çok güzel buluyorum, "sana-ne-ulan, x" şeklinde. Türk Malı mesela monotonu çok güzel kullanıyor genel olarak, anlık patlamalarda Şafak Sezer oldukça başarılı.
Aslında günlük hayatta yaptığım tüm esprilerim gibi kendi egomu sıvazlamak için yazdığım bu yazıya son zamanlarda gördüğüm en komik karikatürle son veriyorum. Kötü espri yapanlara saygı duyun ulan, kutuplaştırmayın adamı dedikten iki üç paragraf sonra ben kendim hedef gösteriyorum; gülmeyenleri yargılayacağım yine, ben biraz böyleyim.
(Halbuki tek istediğim şey buna gülen insanın "benbunaniyegülüyorumulan" diye düşünmesi)
(Bi de şey, Hababam Sınıfı filmlerine eskiden neden gülmüyodum şimdi gülüyorum biri buna cevap versin)
kime diyorum bak,
tipe bak.
-gerçi 90lar ne güzeldi edebiyatı yapma niyetim de yok, ama giriyorum ufaktan bi saniye-
Bu saydığım dönemler bir çok insan tarafından ortak olarak yaşanmıştır. Hemen sonralarında Cem Yılmaz'a fazla takılanlar vardır aramızda, stand up larına gidip o hikayeleri kendi başından geçmiş gibi anlatanlar veya hayat boş eğlen coş ile kaliteli espri yapmayı kendi kişilikleri için gereksiz bulan insanlar, hatta Charlie Chaplin ve omurilik destekli "komik düşme, tesadüfler üst üste gelince oluşan içinden çıkılmaz komik durumlar, surata yapışan pastalar ve Şahane Pazar" dan öteye gitmeyenler, falan feşmekan. Bunlara bir sözüm yok şimdilik, dağılın sonra çağırı cam. (tercih meselesi tamam kimseyi küçümsemiyorum)
Bir ara -sanırım liseye girmemin başlarında- satire(hiciv), ironi, kelime oyunları altyapılı esprileri fark etmeye başlıyorum. Fazla akıllıca geliyor çoğu, özellikle Olacak O Kadar'ın yıllar önce izleyip de fark edemediğim esprileri, (Sana bir hıyar vereyim, tuzla-yarak yersin sarhoş eh eh hee) Tabi ergenlik başlarında fazla "poser" geldiği için reddettiğim ekşisözlükserbestölçülüironiklafsokmalıgüldürmecelicücelihayvanlı esprileri var bir yandan sıkıştıran..
(bu sonuncusuna örnek vermek gereği duydum: hayatnekadardolu, sevgilimden ayrıldım, babam kansermiş ama ben simit satıyorum.
ama en çok çüküme üzülüyorum,
kalksa iyiydi.
-bu çok basit bir örnektir, o kadar genellemiyorum ANLAYAN ANLADI ;D)
Bu sıralarda Şahan Gökbakar giriyor -bu arada biliyorum hızlı girdim 90lardan liseye ama söylemiştim 90lar ne iyiydi edebiyatı yapmıyorum- "anne motor/ baba öküz/ kızımız tiki oldu/ üzgünüz", efsanevi calgon reklamı, "öss ye hair&style dergisiyle hazırlandım", Recep İvedik vesaire. Şahan tamamen tespit esprileriyle başarılı oldu, çünkü çok fazla malzeme var etrafta ve yarattığı karakterleri son derece yaratıcı bir şekilde süsleyebilince gerçekten çok güzel şeyler çıktı ortaya. Bir süre dikkatimi bunlara verdim, sonrasında yine kelime esprileri. Yani tamam farkındayım, yapması biraz zor, fazla dikkat isteyen, özellikle fazla "farklı düşünmek" gerektiren bir espri çeşidi olduğu için egosantrik sorunlu kişiliğimi fazla fazla okşuyor, kendimi iyi hissettiriyor, bilmemne. Kabul ediyorum ama asıl anlamadığım şey bu "kötü espri" kriterleri.
İnsanlar neye göre karar veriyor bir espriye gülüp gülmemesi gerektiğine? Fazla zalimce tespitler mesela, neredeyse istemsiz bir şekilde hain bir NIHAHA çıkartıyor insanın içinden. (nabertolga) sakat, özürlü insanlarla dalga geçmek dünyanın en iğrenç hareketi belki de, ama çok derinden geliyor o "nıhaha". Ve yanında eşlik edecek insanlar olursa (paylaştıkça çoğalıyor kahkaha her zaman, stand up gösterisi de sinema salonu da Can'la yaşlı ve komik bir teyzenin yanından geçtiğimizde de) iyice dayanamıyor insan. Biri düştüğü zaman kendini tutamayıp gülenler var, bunu da anlamıyorum neden herkes gülmüyor bu tip durumlarda. Farklı insanların espri süzgeçlerinin de bu kadar farklı olması şaşırtıcı geliyor bana.
Gülmek, "şaka teorisi" genel olarak yaratılan belirsiz karışık bir durumun, dallanıp budaklanmasından sonra, durumun çözülmesiyle beyinde bir rahatlama yaratması ve bunun gülmeye yol açması şeklinde tanımlanıyor. 2002 yılında yapılan bir araştırmada en çok insanın güldüğü fıkra şöyle:
iki adam ormana avlanmaya gidiyor. birinin üzerine ağaç düşüyor, ölüyor ne yazık ki. arkadaşı panik yapıyor, ne yapacağını bilemiyor, 911'i arıyor:
-ormandaydık arkadaşımla, avlanıyorduk, arkadaşımın üzerine ağaç düştü ve sanırım öldü ne yapmalıyım bilemiyorum, diyor
telefonun ucundaki adam ona yardım edebileceğini, sakin olması gerektiğini söylüyor ve ekliyor:
-efendim öncelikle sizden arkadaşınızın öldüğünden emin olmanızı rica ediyorum
sonrasında bir sessizlik oluyor, adam telefonu bir yere bırakıyor belli ki. sonra bir silah sesi duyuluyor adam telefonu eline alıyor ve
-evet şu an eminim, şimdi ne yapmam gerekiyor?
Bu tip bir fıkrayı bu teoriye uydurmak güç. Burada (yineyineyine) Freud abi giriyor, ve diyor ki -kabaca- "mizah duygusunu insanların içinden çıkaran şey, toplumun beyne kodladığı ve baskıladığı duyguların rahat bırakılmasıdır". J'en ai marre de quatre dérriere!!!!!!11oneoneoneleven ın sırrı burda, gülmememiz gereken şeylere daha çok gülmemiz, ve o durumlarda kendimizi sıkmamızın üzerine daha da "gülmemizin gelmesi"(eheh) ve bu kahkahaların yarattığı ekstra rahatlama duygusu, çok barizdir herkes için. -Hatırlayamayanlar: komik ince sesiyle konuşan adamın yüzüne karşı yarılan sunucu videosunu çocukları u-youtube izleyebilir-
Bir de şöyle dikkat çeken bir şey var (aynı zamanda çok da sürpriz olmayan), superego, egoya izin veriyor-muş bu mizahın çıkması için ve iyi niyetli, sevimli güzel superegolar daha bir Martin Lawrence, daha bir Leslie Nielsen daha bir Laurel&Hardy esprilere gülerken, zalim superegolar daha böyle düşene güleyim, sakatlara güleyim, zor durumdakilere güleyim'e çalışıyor-muş. Levent Kırca'nın büyüdükçe farkettiğimiz o hırslı (hıyar, tuzla-yarak) esprileri bu yanını gösteriyormuş demek ki, bak.
Benim asıl rahatsız olduğum şey, insanları güldüklerine göre yargılamak. Ulan toplum baskısı ne iğrenç şey, her işin altından super ego, çocukluk travması, idcomlardaki gülme efektleri hep bu sebepten. (hatta Alican gülmesi dediğimiz, insanı rahatlatan, iyi, ait hissettiren kahkahalar da mevcut, pek kullanışlı bu gülmek yahu) Ama yani sen kötü espri yapanlara gereken saygıyı göstermezsen, hor görürsen, toplumda kutuplaşmaya sebep oluyorsun.
Benim aslında ütopyamda hiç gülmek yok ulan var ya.
Hep böyle acayip espriler var, çok garip yerlerden çıkan, fifa oynarken oyunu durdurup yapanın eli sıkılan espriler. Bu tip esprilere gülünmüyor, saygı uyandırıyor ya, kocaman O_O tepkileri veriliyor. The Office esprileri mesela, çinli bir kızla sevgili olduktan sonra kızın arkadaşlarıyla buluşunca kızı ayırt edemeyen adamın etrafa boş bakışları, "nerdeymiş benim sevgilim, hanimiş benim sevgilim" yaparkenki çaresizliği ve o_O hali, sonrasında kızın şımarık bir şekilde "işte burdaa" demesiyle beraber rahatlayıp kıza sarılırken koluna markerla işaret koyması. Fikir basit ama o boşluk duygusu daha çok ön plana çıkmalı. Geleceğin mizahı budur arkadaşlar, bunları görmek istiyorum, asıl çok güzel hareketler bunlar, ne mozayiği ULAN. Gerçi şimdi sonuçta insanlara şu saatten sonra neye gülmeleri gerektiğini anlatamayız, kimse anlatamaz. Herkesin sığındığı bir anlayış var, kimi kolay saçıyor gülümsemesini, kimi gülmüyor pek, aramıyor yani gülecek bir an. Amaaan.
Ama eğlenceliden öte uğraştıran şey asıl; kelime esprisi yapmak, şarkıların sözlerini belirli jargonlara göre değiştirerek eğlenmek, çeşitli komik durumları başka yerlere adapte etmek -knowyourmeme, meme konusunda mesela, çok zekice detaylar var- bir takım fix malzemeleri kullanmak /youtube videoları, futbolcu şarkıcı isimleri, deyimler/, vesaire. Buna saygı duyulmadığı zaman, üzülüyorum. IYYY tepkileri ne ara moda oldu acaba tam olarak.
ufakbirparantez açıp neyden bahsettiğimi birkaç örnekle açıklayayayayım;
fırsat buldukça hatırlattığım bir çgh esprisi; adı vedat olan adama "naber lan vedatçilipeppırs!" diye hitap eden adam vardı. Geniş Aile de geçen hitapları çok güzel buluyorum, "sana-ne-ulan, x" şeklinde. Türk Malı mesela monotonu çok güzel kullanıyor genel olarak, anlık patlamalarda Şafak Sezer oldukça başarılı.
Aslında günlük hayatta yaptığım tüm esprilerim gibi kendi egomu sıvazlamak için yazdığım bu yazıya son zamanlarda gördüğüm en komik karikatürle son veriyorum. Kötü espri yapanlara saygı duyun ulan, kutuplaştırmayın adamı dedikten iki üç paragraf sonra ben kendim hedef gösteriyorum; gülmeyenleri yargılayacağım yine, ben biraz böyleyim.
(Halbuki tek istediğim şey buna gülen insanın "benbunaniyegülüyorumulan" diye düşünmesi)
(Bi de şey, Hababam Sınıfı filmlerine eskiden neden gülmüyodum şimdi gülüyorum biri buna cevap versin)
kime diyorum bak,
tipe bak.
12 Eylül 2010 Pazar
5 Eylül 2010 Pazar
Smackdown
Smackdown, smackdown.. Bay Jacob, dosyanızda bütün paranızı Smackdown biletlerine yatırdığınız yazıyor, bu yüzden ailenizdeki huzursuzluk gün geçtikçe büyümüş. Komşularınızın ifadesidir, doğru mudur efendim?
-SEN, SEN SENİ PİS ADİ KÖPEK *woOWOooWuOhuuuO* Sen geçtiğimiz sene oblik press dumbell curl tournament '08 Miami Championship'de bana meydan okumamış mıydın!??!?
Bay Jacob, eğer düzgün cevap vermeyecekseniz arkadaşlarım sizi başka bir sorgu odasına götürecek. Bir kez daha soruyorum, ailenizdeki huzursuzluğun sebebi Smackdown hayranlığınız mıdır? Bunu doğrulayacak mısınız?
-BİR KEZ DAHA HA? Bir kez daha bana meydan okumayı aklına getirdiğine göre gerçekten *biip* adammışsın, MAYMUN SURATLI
arkadaşı alabilir miyiz.
Eğer idam edilmem söz konusu olursa bir şekilde, son isteğimi sorduklarında kesinlikle Smackdown yorumculuğu yapmak olur dileğim. Çünkü ben Erman Toroğlu dışında böyle rahat adamlar görmedim, bir de etkinliğin genel gazı eklenince o kadar komik ve eğlenceli oluyor ki.
Nedir bu kepazelik hocam. Koca koca adamlar, (koca derken, 200 kilo, üç buçuk metre) hem yapımcısı da koca adam bunun, dövüşeni de. Hatta en komiği yorumcusu da. Ulan Selçuk Şahin kısmeti var adamlarda, "ooouuuv, beynini patlattıııı" demek için para alıyorlar. Bir altyapı gerektirmiyor, zaten anlatılan biyografik bilgiler bir kulaktan giriyor diğerinden çıkıyor. Yok texas şampiyonuymuş, yok atlantiğin en hızlı yumrukçusuymuş bırak allahaşkına zaten herkesin belinde kocaman ünvan kemerleri. Bi özelliğiniz bir farkınız olsun ulan.
Taş-kağıt-makas turnuvasını anlarım, Şahane Pazar'ı, evcilik oyunu mudur evlilik oyunu mudur hani onu da anlarım, -böyle saçma ne spor gördüm ne eğlence programı- bunu anlamam hocam.
P.s. Şimdi hocam, *es* benimanamadığımbişi var, *es* şimdi bu Undertaker buişibiliyo *es*, tekmeatmayıdabiliyo, kenardan uçmayı da biliyo *es*
şimdibenbu adama desem *es* ulanseninseçtiğinmeslek kolunu s*amman hocam*
Bırakın ya 150 milyonluk bileti var bir de bu etkinliğin.
-SEN, SEN SENİ PİS ADİ KÖPEK *woOWOooWuOhuuuO* Sen geçtiğimiz sene oblik press dumbell curl tournament '08 Miami Championship'de bana meydan okumamış mıydın!??!?
Bay Jacob, eğer düzgün cevap vermeyecekseniz arkadaşlarım sizi başka bir sorgu odasına götürecek. Bir kez daha soruyorum, ailenizdeki huzursuzluğun sebebi Smackdown hayranlığınız mıdır? Bunu doğrulayacak mısınız?
-BİR KEZ DAHA HA? Bir kez daha bana meydan okumayı aklına getirdiğine göre gerçekten *biip* adammışsın, MAYMUN SURATLI
arkadaşı alabilir miyiz.
Eğer idam edilmem söz konusu olursa bir şekilde, son isteğimi sorduklarında kesinlikle Smackdown yorumculuğu yapmak olur dileğim. Çünkü ben Erman Toroğlu dışında böyle rahat adamlar görmedim, bir de etkinliğin genel gazı eklenince o kadar komik ve eğlenceli oluyor ki.
Nedir bu kepazelik hocam. Koca koca adamlar, (koca derken, 200 kilo, üç buçuk metre) hem yapımcısı da koca adam bunun, dövüşeni de. Hatta en komiği yorumcusu da. Ulan Selçuk Şahin kısmeti var adamlarda, "ooouuuv, beynini patlattıııı" demek için para alıyorlar. Bir altyapı gerektirmiyor, zaten anlatılan biyografik bilgiler bir kulaktan giriyor diğerinden çıkıyor. Yok texas şampiyonuymuş, yok atlantiğin en hızlı yumrukçusuymuş bırak allahaşkına zaten herkesin belinde kocaman ünvan kemerleri. Bi özelliğiniz bir farkınız olsun ulan.
Taş-kağıt-makas turnuvasını anlarım, Şahane Pazar'ı, evcilik oyunu mudur evlilik oyunu mudur hani onu da anlarım, -böyle saçma ne spor gördüm ne eğlence programı- bunu anlamam hocam.
P.s. Şimdi hocam, *es* benimanamadığımbişi var, *es* şimdi bu Undertaker buişibiliyo *es*, tekmeatmayıdabiliyo, kenardan uçmayı da biliyo *es*
şimdibenbu adama desem *es* ulanseninseçtiğinmeslek kolunu s*amman hocam*
Bırakın ya 150 milyonluk bileti var bir de bu etkinliğin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





