sağanak yağmur+spor: kasabian-fast fuse, mgmt-time to pretend, tool-ticks and leeches
normal yağmur+ev için: beatles-across the universe, radiohead-karma police, raining pleasure-kemal
normal yağmur+normal ruh hali: why does it always rain on me, ledzeppelin-rain song, jethro tull-thick as a brick
normal yağmur+güzel ruh hali: monty python-lumberjack song, the kooks-if only, gorillaz-happy landfill
parçalı bulut+yağmur: beatles-here comes the sun, beirut-elephant gun, beirut-forks and knives
bonus: kewell bugün gol oldu yağdı: boney m-daddy cool.
Domates yiyin, bırakın çekirdekleri yanağınızdan aksın. Hayır domates yemek utanılacak bir şey değil. (Bu arada şöyle bir şey var)
29 Aralık 2010 Çarşamba
26 Aralık 2010 Pazar
blogging with myself
tolga caner'le şimdi şöyle'den hepinize meraba. naber? umarım iyisinizdir. iyisiniz iyisiniz aslan gibisiniz maaşallah. biraz kilo mu aldınız? yoksa boyunuz mu kısaldı? saçınız da pek çirkin olmuş hayırdır? sanki biraz da aptal bakıyorsunuz. bilgisayar insanları aptallaştırıyor mu? artık öyle sanırım. eskiden televizyon aptallaştırırmış insanları. aptal kutusu derlermiş hatta. sonra aptallar televizyondan sıkılıp bilgisayarı keşfetmişler ve işte bugünkü sodfjldsfgndfskjl amaaan bugün bu salak konudan bahsetmiyorum. ne haliniz varsa görün ister facebooktan birbirinize inek hediye edin, ister twitter'dan birilerini takip edin, ister geçen gün arkadaş partisinde gördüğünüz kızın\erkeğin fotoğrafını arayın. vallahi umrumda değil.
benim aklıma başka bir şey takıldı. eczaneden beyaz reçete olmadan antidepresan alınması ne enteresan di mi? ama yok bu takılmadı. bu sadece enteresan. takılacak bir şey yok. aklıma takılan şey dexter'ın söylediği şu söz:
“They make it look so easy. Connecting with another human being. It’s like no one told them it’s the hardest thing in the world.”

biriyle iletişim kurmak. ne kadar zor olabilir ki? herkesle durmadan iletişim içindeyim. arkadaşlarım var, 4 harfli arkadaşlarım da var, 3 harfliler de var. çekoslovakyalı arkadaşlarım da var ama onlar kaç harfli sayamıyorum. ailem var, köpeğim var. iletişim kurmak kolaydır. yeni tanıştığın biriyle popüler kültürün bir yerinden tutup iletişim kurarsın mesela. dersin ki "okan'daki beyaz saçlı adamı gördün mü çok komikti.". ya da dersin ki "beyin bedava videosunu seyrettin mi muazzamdı.". en olmadı benim gibi izlememiş bir dallama da olsan dersin ki "lost'un finali çok kötüydü di mi?"
iletişim kurmanın çok yolu var yani. tanımadığımız insanlara yol sorabiliriz, tanıdığımız insanlara şuraya gidelim mi yolu öğrendim diyebiliriz. iletişim kurmak budur çünkü. durmadan birileriyle ortak noktalarımızı arama konuşmaları yapmak. medyanın bize sunduğu şeyleri başkaları da biliyor mu diye kontrol etmek, biliyorlarsa aynı şeyleri beğenip beğenmediğimizi anlamaya uğraşmak, eğer beğendiğimiz ortak şeyler varsa onları beraber yapmak, belki bunu yapan insanlarla BFF olmak, belki evlenmek, çocuk yapmak. sonra çocuklarımızı sinemaya götürmek, sinemadaki kovboy karakterin oyuncağını hediye olarak vermek. çok güzel hep iletişim içindeyiz. ben şahsen her yeni "real i.d. profile based social community"* sitesiyle bir sosyal orgrazm daha yaşıyorum. 5 in a row, 10 in a row, godlike oldum.

nokia da eskiden "connecting people" derdi. şimdi iphone connect ediyor insanları. tabi bu connection yine bu sitelerin ayrı ayrı yaptırdıkları iphone aplikasyonlarından sağlanıyor. her biri appstore'da satılıyor. genelde 0.99'a. ya mesela şeyi anlayabiliyorum hani 9.99 yazınca aslında 10 dolarlık bir şeyi müşteri 10 dolardan az diye düşünür ve alır. yani eğer bu ilk haneyi algılayamamasından ötürüyse, 0.99'u bedava mı zannediyor? zannediyorsa canım benim. yerim ben onu.
gerçekten connect edebildiğimiz yani iletişim kurabildiğimiz, - böyle ingilizce kelimeler kullanmamdan rahatsız olan varsa, eğer bana yazı yazanlar olursa, ona fok koyarım tamam mı?. - o kadar az insan var ki. iletişim kurabilmek derken böyle çok sofistike bir arayış içinde de değilim. "yaptığım brecht göndermelerini anlamayan adamla\kadınla benim ne işim var ya?" demiyorum zaten. yani aslında zaten "insanlar biraz daha şöyle olsa" diyebileceğim bir durum değil. birileriyle gerçekten iletişim kurabilmek için herhangi bir kaliteye ihtiyaç yok. sadece kabuğumuza çekilmememiz yetiyor. ama heralde bu kadar uğraştığımıza göre bunu yapmak da çok zor olsa gerek.
bir tolga caner'le şimdi şöyle'nin daha sonuna geldik. aslında daha yazardım da etrafta çakmak yok ve kalkarsam bi daha oturmam gibime geliyor. bu sigara çok kötü bi alışkanlık. valla. sakın başlamayın. bizim zamanımızda zararları bu kadar bilinmiyordu. lisedeyken içersek büyürüz falan sandık, hep son sınıflar içiyordu çünkü, bir heves başladık.

yok lan böyle olmadı, lisede ağzıma sürmedim sonra çok bilinçli bir şekidle içmeye başladım, akciğer kanserine de emin adımlarla yürüyorum inşallah. - inşallah hocam -
bu arada bıktım tozu diye bir şey varmış. sigarayı bırakma ilacıymış. eğer 7 gün içinde bırakmazsanız paranız iadeymiş. bence para iadesi yerine "2 paket marlboro light" daha anlamlı olurdu.
bu da size benden bir hediye.
*kıçımdan uydurduğum bir isim.
benim aklıma başka bir şey takıldı. eczaneden beyaz reçete olmadan antidepresan alınması ne enteresan di mi? ama yok bu takılmadı. bu sadece enteresan. takılacak bir şey yok. aklıma takılan şey dexter'ın söylediği şu söz:
“They make it look so easy. Connecting with another human being. It’s like no one told them it’s the hardest thing in the world.”

biriyle iletişim kurmak. ne kadar zor olabilir ki? herkesle durmadan iletişim içindeyim. arkadaşlarım var, 4 harfli arkadaşlarım da var, 3 harfliler de var. çekoslovakyalı arkadaşlarım da var ama onlar kaç harfli sayamıyorum. ailem var, köpeğim var. iletişim kurmak kolaydır. yeni tanıştığın biriyle popüler kültürün bir yerinden tutup iletişim kurarsın mesela. dersin ki "okan'daki beyaz saçlı adamı gördün mü çok komikti.". ya da dersin ki "beyin bedava videosunu seyrettin mi muazzamdı.". en olmadı benim gibi izlememiş bir dallama da olsan dersin ki "lost'un finali çok kötüydü di mi?"
iletişim kurmanın çok yolu var yani. tanımadığımız insanlara yol sorabiliriz, tanıdığımız insanlara şuraya gidelim mi yolu öğrendim diyebiliriz. iletişim kurmak budur çünkü. durmadan birileriyle ortak noktalarımızı arama konuşmaları yapmak. medyanın bize sunduğu şeyleri başkaları da biliyor mu diye kontrol etmek, biliyorlarsa aynı şeyleri beğenip beğenmediğimizi anlamaya uğraşmak, eğer beğendiğimiz ortak şeyler varsa onları beraber yapmak, belki bunu yapan insanlarla BFF olmak, belki evlenmek, çocuk yapmak. sonra çocuklarımızı sinemaya götürmek, sinemadaki kovboy karakterin oyuncağını hediye olarak vermek. çok güzel hep iletişim içindeyiz. ben şahsen her yeni "real i.d. profile based social community"* sitesiyle bir sosyal orgrazm daha yaşıyorum. 5 in a row, 10 in a row, godlike oldum.

nokia da eskiden "connecting people" derdi. şimdi iphone connect ediyor insanları. tabi bu connection yine bu sitelerin ayrı ayrı yaptırdıkları iphone aplikasyonlarından sağlanıyor. her biri appstore'da satılıyor. genelde 0.99'a. ya mesela şeyi anlayabiliyorum hani 9.99 yazınca aslında 10 dolarlık bir şeyi müşteri 10 dolardan az diye düşünür ve alır. yani eğer bu ilk haneyi algılayamamasından ötürüyse, 0.99'u bedava mı zannediyor? zannediyorsa canım benim. yerim ben onu.
gerçekten connect edebildiğimiz yani iletişim kurabildiğimiz, - böyle ingilizce kelimeler kullanmamdan rahatsız olan varsa, eğer bana yazı yazanlar olursa, ona fok koyarım tamam mı?. - o kadar az insan var ki. iletişim kurabilmek derken böyle çok sofistike bir arayış içinde de değilim. "yaptığım brecht göndermelerini anlamayan adamla\kadınla benim ne işim var ya?" demiyorum zaten. yani aslında zaten "insanlar biraz daha şöyle olsa" diyebileceğim bir durum değil. birileriyle gerçekten iletişim kurabilmek için herhangi bir kaliteye ihtiyaç yok. sadece kabuğumuza çekilmememiz yetiyor. ama heralde bu kadar uğraştığımıza göre bunu yapmak da çok zor olsa gerek.
bir tolga caner'le şimdi şöyle'nin daha sonuna geldik. aslında daha yazardım da etrafta çakmak yok ve kalkarsam bi daha oturmam gibime geliyor. bu sigara çok kötü bi alışkanlık. valla. sakın başlamayın. bizim zamanımızda zararları bu kadar bilinmiyordu. lisedeyken içersek büyürüz falan sandık, hep son sınıflar içiyordu çünkü, bir heves başladık.
yok lan böyle olmadı, lisede ağzıma sürmedim sonra çok bilinçli bir şekidle içmeye başladım, akciğer kanserine de emin adımlarla yürüyorum inşallah. - inşallah hocam -
bu arada bıktım tozu diye bir şey varmış. sigarayı bırakma ilacıymış. eğer 7 gün içinde bırakmazsanız paranız iadeymiş. bence para iadesi yerine "2 paket marlboro light" daha anlamlı olurdu.
bu da size benden bir hediye.
*kıçımdan uydurduğum bir isim.
25 Aralık 2010 Cumartesi
İzninizle bazı şeyler hakkında konuşacağım.
Greenpeace'in bir kampanyası var, "seninki kaç santim?" diye. Anlayabildiğim kadarıyla, bir taraftan balıkçılık düzenlemelerini savunup bir yandan denizlerdeki balıkların gittikçe küçüldüğünden yakınıyorlar. Bunu normal bir şekilde yapamıyorsun tabi, yapınca "abi reklamcılık yani gerila markıting işte lölölö" diye konuşamıyor insanlar kampanyan hakkında. O yüzden cinsel alüzyonlar serpiştirmen lazım, hazır boy falan derken de hoooop oradan "seninki kaç santim?" işte.
Yalnız şöyle bir şey var.
Bahsetmek istediğim şey bu değildi aslında, ama not olarak eklemek istedim.
Şimdi bunu şu yüzden anlatıyorum aslında, ben bu kampanyayı devamlı sözlükte-facebook'ta falan görüyorum belirli bir süredir. Eğer kimsenin geceleri balıkçıklar yüzünden uykusuz kalmadığı konusunda hemfikirsek, bu kampanyanın neden bu kadar tuttuğunu düşünmek lazım.
İlk akla gelen tabi ki az önce de bahsettiğim cinsel alüzyon konusu. Seviyoruz ediyoruz yani, cinsellik aşağı yukarı herkesin sadece yakın arkadaş çevresiyle rahatça konuşabildiği bir konu gibi, o yüzden bu "seninki kaç santim?" muhabbetini de ancak kendi inner circle'ımızda yapıyoruz temelde. Bu yüzden bunu kocaman gazete ilanlarında falan gördüğümüzde belirli bir aidiyet / içselleştirme hissedip kampanyaya bağlılık duyduğumuzu söylemek mümkün heralde.
Bunun etkisini yadsımak istemiyorum, ama bana kalırsa öncelikli olarak etkili olan şey -Buna düzgün bir isim bulabilmek için bir süredir kafa yoruyorum fakat henüz tam olarak oturtamadım. O yüzden şimdilik şöyle diyeceğiz: - kolay solculuk / kolay aktivizm (hereforth referred to as Ali) konusu.
Facebook'ta "çevreyi korumak" gibi harika bir amaç için bir şeyler share ediyor insanlar, (ya böyle noktalarda "yapıyoruz-ediyoruz" diye yazıyor herkes, sanıyorum okuyucuyu alienate etmemek ve bahsi geçen kesime de hitap edebilmek için falan. Fakat yani sikerler, zaten bizbizeyiz şurada.) hem de bunu baya edgy bir şekilde yapıyorlar, "'seninki kaç santim?' dedim ama penisinden bahsetmiyordum, oh küçüğüm hiçbir fikrin yok değil mi?" falan filan işte.
Belirli bir konsantrasyon problemi yaşıyorum şu günlerde nedense, o yüzden gittikçe söylemek istediğimin azını toparlayabiliyor haldeyim sanırım. Yavaştan conclude edeyim de sonra duş alırım belki dışarı falan çıkarız.
Ben Ali'yi oldukça rahatsız edici ve uzun vadede tehlikeli buluyorum açıkçası. İnsana virtüel bir accomplishment duygusu yaşatan her şey zararlı olmalı temelde. Greenpeace şu noktada çok tutabileceği belli bir kampanyayla balıklarla ilgili fikirlerini topluma yaymış oldu evet, fakat asıl yapması gereken bence bunun tam tersi.
Greenpeace hepimizin ağzına sıçmalı. "Siz orospu çocukları facebook'ta üç santim beş santim diye dolaşırken balıklarımızın anası sikildi" demeli bir dahaki kampanyasında.
Birilerini harekete geçireceksen, yapman gereken şey eksikliklerini hissettirmek. Eğer insanlara bu eksikliklerini tatmin edebilecekleri bir medium verirsen aynı eylemsizlik halini sonsuza dek sürdürürsün, yapacağın tek şey sitene fazladan 3-5 hit almak olur.
Dediğim gibi şuan çok konsantre olamıyorum, fakat bir ara bunu biraz derleyip toplarım belki. Ben şimdi duş alacağım, sonra bir telefonlaşalım belki biraz hava alırız.
Bunlardan babadan oğula nesil herhalde bunlar
Ya sevgili arkadaşlarım benim canım çok sıkıldı. günlerdir işte berker geldi dur onunla dışarı çıkayım dur şöyle yapayım dur koro var, dur dersler aman aman falan derken 3-4 saat uykuyla takılıp duruyordum etraflarda. Evde de öyle vakit geçirmiyordum ki ailem triplendi, o derece. Şimdi dün kafamda güzel güzel planlar vardı. İşte şöyle güzel uykumu alırım, sonra annemle karşılıklı birer türk kahvesi içeriz, sonra işte comedymax'te bilmediğim ne kadar dizi varsa izlerim, biraz sıkılırım, bilgisayarı açarım maillere falan bakarım... diye devam ediyor. Buraya kadar çok güzel gelişti. Ama en güzel plan da "ooh bütün premier league maçlarını seyrederim hemi de hd kalitesinde üff tadından yenmez"di. hatta öyle güzel plandı ki "ya belki bizimkilerle dışarı çıkarız yine izleyemem maçları tüh, ama olsun lan çıkarız yine de ne güzel" gibi bir söylemim vardı. bu geçenlerde konuştuğumuz şey konusuna benziyor: "sevgilin varken, onunla buluşmak yerine arkadaşlarınla buluşunca, kendini normal bir arkadaş buluşmasından daha mutlu hissetmek". burada sevgili=premier league metaforu biraz hastalıklı gibi dursa da d'apres la theoreme d'avoir raison d'alican demir inkar edemezsiniz haklıyım. neyse ben böyle "ohh be 14'te maç var mı acaba" falan diye beklerken, demin acetobalsamico'da haftasonu futbol'da cumartesi maçı olmayacağını öğrendim. allah o christmas'ın ağzını kırsın. maç yokmuş. işte bunu öğrendiğim sıradaki hislerimi başlıktan öğrenebilirsiniz.
Bir de cem "mektep kolej mi oluyor bloguna sahip çık. öyle atıp tutmasını biliyorsun yok oraya koyma buraya yazma blog benim mahremim falan diye, maşallah her blogda okuyoruz yazılarını bi merabanaber'de göremiyoruz, içerleniyorum vallahi.
PS: berker stayla yazım yüzünden sizden özür diler, sosyolojik analizler içeren yazılarımla yakın zamanda blogumuzu şenlendireceğimi arz ederim.
ahahah bir de şöyle bir şey gördüm çok güzel:
www.gameranx.com/features/id/1109/article/the-most-realistic-first-person-shooter-you-ll-ever-see/
Bir de cem "mektep kolej mi oluyor bloguna sahip çık. öyle atıp tutmasını biliyorsun yok oraya koyma buraya yazma blog benim mahremim falan diye, maşallah her blogda okuyoruz yazılarını bi merabanaber'de göremiyoruz, içerleniyorum vallahi.
PS: berker stayla yazım yüzünden sizden özür diler, sosyolojik analizler içeren yazılarımla yakın zamanda blogumuzu şenlendireceğimi arz ederim.
ahahah bir de şöyle bir şey gördüm çok güzel:
www.gameranx.com/features/id/1109/article/the-most-realistic-first-person-shooter-you-ll-ever-see/
14 Aralık 2010 Salı
showtime
dexter bitti. weeds zaten bitmişti. californication başlayacak, ama o da bitecek biliyorum. - yeni sevgilisine "sen de gideceksin, biliyorum" diyen buruk genç smiley -
bu showtime dizileri hep böyle. çat diye bitiyorlar. 9 ay mal gibi bekliyorsun. bekletiyorlar. bunlar babadan oğula nesil heralde bunlar.
bu showtime dizileri hep böyle. çat diye bitiyorlar. 9 ay mal gibi bekliyorsun. bekletiyorlar. bunlar babadan oğula nesil heralde bunlar.
11 Aralık 2010 Cumartesi
size laflar hazırladım
berker lafım öncelikle sana. bu ne lan böyle? bugün tolga'yla konuşuyorduk da ben de hak verdim hakikaten, kendi bloguna yazıyosun yazıyosun bizim bloga yok amcık tolga yok sc accountu aldım yok ödevimi yaptım yazıyorsun. burası oyun oynama yerimi godoş? anam babam okuyor benim. hem kaçta uçağın ne zaman geliyorsun? keyfin yerinde mi? özledik lan. hadi.
cem, sana ayrı kafam girsin. yok şaka şaka girmesin. çok seviyorum seni de annen baban darlıyor ya bazen seni o zaman bir şeyler yapamıyoruz mesela, o zaman üzülüyorum ben.(sırf berkere yükleniyormuş gibi olmasın şimdi diye sana da bir şeyler yazayım dedim yoksa süper çocuksun cnmss)
tolgatolga, oh bugün gittik panino giusto muza 70 tl hesap bıraktık o kadar eğlenceliydi ki yani. ben zaten önceden deklare ediyordum param olursa amacım tolga standartlarında yaşamak diye, hemen başladım yani.
şimdi ben böyle bir yazı yazınca berker'den bir farkım kaldı mı? ı-ıh ama olsun en azından 3-4 tane "BİR ŞEY ANLATAN YAZIM VAR EN AZINDAN YEAAA"
cem bu yazıyı facebook a koyayım mı koyayım mı haa? ha? koyabilirim di mi? pışşşıııık sadece üçümüzün anlayacağı yazıyı niye koyayım lan ben facebook'a dallama!! gerçi can'la batu da okuyordu bazen onlar da anlar.
neyse ben genel olarak memnunum sizden de hele bir berker gelsin daha çok buluşalım. bir de berker mail at be olum çok yoğunsan da gençler iyiyim şu şu saatte istanbuldayım görüşürüz diye. merakta bırakma adamı.
neyse o zaman küçük bir anımla bitireyim yazıyı. tolgayla işte bugün kahve söyleyeceğiz panino giusto'da. baktık pahalı değil yeteri kadar. tolga hocam ne dese beğenirsin " olum var ya kesin sik kadar kahve gelecek pahalı değil çünkü " dedi. ben de yok yea eheh falan dedim. adamlar americano'yu türk kahvesi bardağında getirdiler. inanılmaz lan yani. gitmeyelim oraya. fridays'e falan gideriz kehkehkeh.
cem, sana ayrı kafam girsin. yok şaka şaka girmesin. çok seviyorum seni de annen baban darlıyor ya bazen seni o zaman bir şeyler yapamıyoruz mesela, o zaman üzülüyorum ben.(sırf berkere yükleniyormuş gibi olmasın şimdi diye sana da bir şeyler yazayım dedim yoksa süper çocuksun cnmss)
tolgatolga, oh bugün gittik panino giusto muza 70 tl hesap bıraktık o kadar eğlenceliydi ki yani. ben zaten önceden deklare ediyordum param olursa amacım tolga standartlarında yaşamak diye, hemen başladım yani.
şimdi ben böyle bir yazı yazınca berker'den bir farkım kaldı mı? ı-ıh ama olsun en azından 3-4 tane "BİR ŞEY ANLATAN YAZIM VAR EN AZINDAN YEAAA"
cem bu yazıyı facebook a koyayım mı koyayım mı haa? ha? koyabilirim di mi? pışşşıııık sadece üçümüzün anlayacağı yazıyı niye koyayım lan ben facebook'a dallama!! gerçi can'la batu da okuyordu bazen onlar da anlar.
neyse ben genel olarak memnunum sizden de hele bir berker gelsin daha çok buluşalım. bir de berker mail at be olum çok yoğunsan da gençler iyiyim şu şu saatte istanbuldayım görüşürüz diye. merakta bırakma adamı.
neyse o zaman küçük bir anımla bitireyim yazıyı. tolgayla işte bugün kahve söyleyeceğiz panino giusto'da. baktık pahalı değil yeteri kadar. tolga hocam ne dese beğenirsin " olum var ya kesin sik kadar kahve gelecek pahalı değil çünkü " dedi. ben de yok yea eheh falan dedim. adamlar americano'yu türk kahvesi bardağında getirdiler. inanılmaz lan yani. gitmeyelim oraya. fridays'e falan gideriz kehkehkeh.
10 Aralık 2010 Cuma
guantanamera
cuma boş günüm. koydum guatemala kahvemi, yaktım sigaramı, açtım baez'den guantanamera'yı. hatta içtim guatemala'yı öptüm guantanamera'yı. böyle bir sefahat pezevenkliği yok.
bir iki maça baktım arada. yarın sınavım var, çok da fifi. ispanyolca öğrenmek istiyorum. götü kalkmış aksan sircornflakes'leri götlerine giresice fransızlar, hayatları boyunca kan inceltici etkisindeymiş gibi anksiyetik konuşan italyanlar, ne dedikleri hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığım ve olmak istemediğim nazi soyu almanlar, hiçbirinizin dilini konuşmak istemiyorum. ispanyolca o kadar sempatik geliyor ki.

guantanameera, guajira guantanameeera.
12 saat sonra edit:
ceketle dışarı çıktım. hayvan gibi kar yağdı. dondum. arjantin'de olsam bu kadar kar yağmazdı. hele aralıkta. sempatim giderek artıyor.
bununla beraber starbucks'ın verandasında alican'la sigara içerken bir rüzgar gülüne rastladım insanmışçasına konuşmaya başladım. yok öyle olmadı, verandada şu turuncu ufolardan vardı birkaç tane. açtırdık biz de bir tanesini. "şu salak aletlerin insanın bir yanını ısıtıp diğer tarafını soğukta bırakmasına sinir oluyorum" dedim. "evet ben de sevmiyorum" falan dedi, sonra aklıma piliç çevirmecilerde dönen piliçler geldi ve "kendimi o tavuklar gibi hissediyorum, ama heralde onlar ölü oldukları için hissetmiyorlardır" dedim, yine onayladı. o sırada jethro tull - aqualung'taki:
feeling like a dead duck
spitting out pieces of his broken luck.
kısmı geldi aklıma, ve o kısmını söyledim. alican nerden alıntı yaptığımı anlamamış göründü. ama yine onaylayıcı bir şekilde güldü. alıntımda daha da ısrar edip aralıkta olmamıza ve havanın soğukluğuna da dayanarak:
do you still remember
december's foggy freeze
kısmını mırıldandım. bu son söylediğimi anlamadığını ya da duymadığını düşünüyorum. bu hikayeyi de bir yere bağlamayacağım. netekim bağlasan durmaz.
son olarak umarım bunları alican okumuyordur. (:
p.s. öğren artık şu şarkıyı bak guitar hero'nun yenisinde bile varmış.
bir iki maça baktım arada. yarın sınavım var, çok da fifi. ispanyolca öğrenmek istiyorum. götü kalkmış aksan sircornflakes'leri götlerine giresice fransızlar, hayatları boyunca kan inceltici etkisindeymiş gibi anksiyetik konuşan italyanlar, ne dedikleri hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığım ve olmak istemediğim nazi soyu almanlar, hiçbirinizin dilini konuşmak istemiyorum. ispanyolca o kadar sempatik geliyor ki.

guantanameera, guajira guantanameeera.
12 saat sonra edit:
ceketle dışarı çıktım. hayvan gibi kar yağdı. dondum. arjantin'de olsam bu kadar kar yağmazdı. hele aralıkta. sempatim giderek artıyor.
bununla beraber starbucks'ın verandasında alican'la sigara içerken bir rüzgar gülüne rastladım insanmışçasına konuşmaya başladım. yok öyle olmadı, verandada şu turuncu ufolardan vardı birkaç tane. açtırdık biz de bir tanesini. "şu salak aletlerin insanın bir yanını ısıtıp diğer tarafını soğukta bırakmasına sinir oluyorum" dedim. "evet ben de sevmiyorum" falan dedi, sonra aklıma piliç çevirmecilerde dönen piliçler geldi ve "kendimi o tavuklar gibi hissediyorum, ama heralde onlar ölü oldukları için hissetmiyorlardır" dedim, yine onayladı. o sırada jethro tull - aqualung'taki:
feeling like a dead duck
spitting out pieces of his broken luck.
kısmı geldi aklıma, ve o kısmını söyledim. alican nerden alıntı yaptığımı anlamamış göründü. ama yine onaylayıcı bir şekilde güldü. alıntımda daha da ısrar edip aralıkta olmamıza ve havanın soğukluğuna da dayanarak:
do you still remember
december's foggy freeze
kısmını mırıldandım. bu son söylediğimi anlamadığını ya da duymadığını düşünüyorum. bu hikayeyi de bir yere bağlamayacağım. netekim bağlasan durmaz.
son olarak umarım bunları alican okumuyordur. (:
p.s. öğren artık şu şarkıyı bak guitar hero'nun yenisinde bile varmış.
6 Aralık 2010 Pazartesi
Modern Life is Rubbish
Blur çok güzel bir grup bence. Kabul ediyorum, üst üste dinleyince sıkılabiliyor insan biraz. Blur misyonerliği yapmak istemiyorum artık daha fazla kaldıramayacağım..
Beni Blur'a bağlayan şarkı Charmless Man sözlerini aktarıyorum öncelikle.
I met him in a crowded room
Where people go to drink away their gloom
He sat me down and so began
The story of a charmless man
Educated the expensive way
He knows his claret from a beaujolais*
I think he'd like to have been Ronnie Kray**
But then nature didn't make him that way
*:Fransız orijinli bir şarap türü.
**: Ünlü bir ingiliz haydutmuş bu da.
Stereotiplik konusunda garip izlenimler edinmeye başladım. Hayatı bir kaç katmana ayırıyorum ben genelde, dokunduklarım, dokunamadıklarım, hayatta dokunamayacaklarım, dokunsam ne olacak ki lan,lar gibi. Ama hani sahip olmak değil bu, örnekliyorum. Eskiden oyunlarda etkileşime giremediğimiz binalar, arasından geçemediğimiz ağaçlar falan olurdu. Hani anlardık haritanın orada bittiğini. Aynen o şekilde ben minibüsteki yolculuğumun ani bir fren yapılmaması durumunda 2 m^2 lik yer içinde sonlanacağını, etrafımdaki insanların da dekor gibi sadece uzaktan gözlemleyebileceğimi düşünüyorum hep. (Hazan'a gönderme yapiyorum müsaadenizle: AĞAÇLARA SARILMAK)
Hayatın içindeki bu garip tekdüze dekorların en barizi, stadyumlar. Ya ne olacaktı, takımlarının formasını giyiyor insanlar atkılar bilmemne "TRÜBÜÜNLER SARI LACIVERT SAYIN SEYERCELAEEER" aynı şarkıyı söylüyorlar hayat çok güzel. Futbol takımı tutmanın insana getirdiği aidiyet-tatmin duygusundan bahsetmek istemiyorum bile, sadece görüntü olarak komik. Mantıksız değil kesinlikle, ama komik düşününce hani o kadar insan aynı tipte gelmiş oraya tek vücud ya allah bismillah, sürü hatta direk koooccaman bir insan sürüsü.
hemneoöyleyirmiikiadambirtopun.
Aynı tekdüzeliği günlük hayatta aradığım zaman çok sıradan şeylerin içinde beliriyor, belki görmek istediğimden. Ayrıca küçükken ekstradan "(dış görünüşle alakalı olarak) bütün insanlar toplamda 100 kadar template üzerine farklılaşıyor bence." gibi tezlerim vardı. Şu anda da içimdeki o müthiş isyan durumlarından ötürü minibüste HEPİNİZ AYNISINIZ HEPİNİZİN YERİNE SİZİN YAPTIKLARINIZIN AYNILARINI YAPACAK ZİLYON TANE İNSAN GEÇEBİLİR, PİÇLER diye bağırasım geliyor.
Kanıtlarım var ulan ayrıca bi an durdum okudum şu ana kadar yazdıklarımı da. Mesela; geçenlerde minibüsteyken bir kadın bindi. 40 45 yaşlarında 1.60 boyunda, sarışın mavi gözlü, hafif toplu, muhtemelen öğretmen veya bir masabaşı işte çalışan bir kadın. Genelde arkada oturuyorlar, bu teyzeler. Şimdi kadın bindiği anda kendi kendime dedim ki "iyi de bizim arkada oturan aynı tipli kadınımız var ki -minibüs olarak-" sonra kadın 'bi ataşehir' uzattı, adam geri verdi parayı "ablacım kozyatağı bu, arkadaki araba" diye. AMA BEN BİLİYORUM "ABLACIM BİZDE VAR SARIŞIN 1.60 BOYLARINDA HAYATTAN BEZMİŞ KADINIMIZ, HAYDİ BAŞKA ARABAYA" DEMEK İSTEDİ.
Çok sık vapur kullandığımız dönem yaptığımız bir tespit var Alicancığımla mesela ben bunu baya seviyorum. 60-70 yaşlarında, herhangi bir denizle alakalı firmanın şapkası var kafada. (Yani şapkanın üstünde çapa, dümen, gemi, köpek balığı falan var.) Elde ilaç torbası, genelde vapura ilk binen ve 4 lü 6 lı oturma bölgelerinin en köşesinde oturan amcalar bunlar.
30-40 yaş arası, şirketten tanıştığı dünyalar çirkini kadına yaranmak için yapmadığı şebeklik kalmayan ortayaş apache'leri var mesela. Bak mesela bunların minibüste birden fazla kontenjanı var sanırım çünkü geçenlerde 3 çift vardı böyle, bir çift karfurda, diğer ikisi optimumda indi. Alışveriş merkezlerinde takılıyorlar bence saray muhallebicisi, sultanahmet köftecisi, yemek katının kendi içindeki en pahalı ve fastfoodolmayan restoranında oturuyorlar, adam hesabı öderken kadın "a-aa, olur mu öyle şey?" diyor ama bir şekilde ısrar etmiyor iyi bari Yılmaz beyciğim.. diye ödüyor adam, yazık ona da.
25-30 yaş arası, kendi parasını kendi kazanmaya yeni yeni başlamış kız/kadınlar var mesela bunlar da çok enteresan. Genelde çeşitli minibüs apaçileri, veya ortayaşapaçileri tarafından sanki ertesi gün de aynı minibüs hattında buluşulacakmış da, numarasını falan alacakmışçasına yer veriliyorlar. Mesela 92 yaşında Kurtuluş Savaşı Gazisi biniyor minibüse, zerre sikine sallamıyor onu veya "amcacım geç bari iyi bari fseeh.." diye yer veriyor, ama bu kızlardan biri binince "Hanımefendi buyurmaz mısınız? *clark çek*", sonra tepesinde dikilmece.
Bu var mesela, aklıma gelmişken ekleyeyim dedim.
Umut sarıkaya tespitleri yeter bu kadar amk.
Aynı stereotipleri okulda gördüğüm zaman, dayanamıyorum.
P&G SEMİNERİ VE BUSİNESS SCHOOL VE BİR ŞEYLER DAHA ÇOK SERTİFİKA VE KARİYER VE SEMİNER VE İŞ PARA KAZANMAK [İletişim için GSÜ kapitalizm kulübü temsilcileri: İbrahim ÜZÜLMEZ (538 555 42 14) ve Haydar ALIYEV (+21 567 543 23 4221).]
Etrafta farklı olmak için götünü verecek insanlar var. -hatta direk veren de vardır eminim de- Yani bir yandan hak veriyorum, öte yandan onlar da kendi köşelerinde farkında olmadan stereotipleşmiş? Bu kariyer bilmemne konularında özellikle, her yerde her okulda böyle sırf CV ye yazacak diye seminere gidenler, sırf CV ye yazacak diye seminer temsilcisi olanlar, sırf CV ye yazacak diye ÜNİVERSİTE OKUYAN VAR LAN, CV ME YAZARIM AMK DİYOR ADAM***.
Her yerdeler ulan vallahi çok garip. Artık nasıl bir çocukluk travması geçirdiysem kendimi herhangi bir şekilde stereotipleşmiş görmekten o kadar korkuyorum ki, seminere gidip kötü hissediyorum kendimi. Hani ne anladığımı, ne işime yarayacağı falan hiç irdelemeden, direk kötü hissediyorum. Sokakta bana toplantı salonu fayansı gösterseniz düşüp bayılacağım "ay beni seminer tutar" diye resmen. Belki bu yolu kendim seçmiş gibi hissetmediğim içindir, bilemiyorum artık. Kendime dışardan baktığım zaman, minibüsteki diğer insanlar için bir dekorum. Benim gibi onlar da bana dokunamıyorlar, belki birilerine benzetiyorlar, hiç olmadı kuzenlerine yeğenlerine falan en fazla. Bu artık sistemin bir çarkı olmak endişesi de değil, 'nasıl bir toplumun başarılı üyesi olmaya çalışıyorum' endişesine dönüşüyor.
Beni bırak, farkında bile değiller, her akşam izledikleri dizi, her haftasonu izledikleri maçlar, filmler, çalıştıkları yerler çoğu zaman yalnız yaşadıkları bir odanın duvarlarına asılmış posterler gibi. Çoğu insan etki etmiyor çevresine ve habire etki edemeyeceği şeyleri sokuyor hayatına, onlarla uyuşturuyor beynini ufak ufak.
Şimdi Tolga diyecek ki ulan nerden biliyorsun adam motorda giderken nasıl kanıtlasın kendini sana. Yok ama öyle değil, biliyorsun bir şekilde belli oluyor. Onlar nasıl benim için dekorlarsa ve etkileşime girmiyorsam onların da etki etmedikleri, edemedikleri gümrah gümrah dekor var etraflarında. Zerre kadar beyni olmayıp da sadece bir özgüvenle "müdahale edebilen", a.k.a "ağzı laf yapan" insanlar bile normalden bir adım öndeler.
Muhtemelen yine dağınık geldim şu ana kadar ama stereotiplikle modern hayat arasındaki bağlantıyı kısaca şu şekilde kuruyorum ben: Çok fazla farklı insan yok etrafta, insanı farklılaştıran şeyler minibüste motorda dışardan gözlemlenebilecek şeyler olmasa da çoğu insan tam tersine minibüste motorda gözlemlenebilecek şeylerle yaratıyor kendini. Günümüzde insanlar ne yaptıklarıyla değil, neye sahip olduklarıyla yargılanıyorlar, en basiti.
Adler hocamın bir tezi var. -"Hayatın Anlamı ve Amacı" diye hayatımda "Allah Var" dan sonra gördüğüm en iddialı isimli kitabı yazan adam bu- Insan hayatında yapılması gereken 3 temel şey var, diye. Kendini yetiştirip kişilik ve bilgi olarak kendine bir şeyler katıp hayatını kazanabileceğin bir meslek edinmek, ilki. Sosyalleşmek ve diğer insanlarla bazı şeyleri paylaşmak, izole olmamak, ikincisi. Üçüncüsü de mutlu bir yuva kurmak. Bunların hepsi çok tekdüze geliyor ama teker teker hepsine anlamlarını katacak olan insanın kendisidir, dünyaya gelmiş kaç tane insan varsa o kadar farklı insan vardır ve kimse bunlara kendince anlam katmadan yaşayamamıştır, diyor. Çünkü insan, yaptığı şeylere anlam verebilen tek yaratık dünya üzerinde ve bunu yapmazsa anlamsızlığa sürüklenir -eheh doğal olarak- ve buna:
a)Cem yorumu: GEREK YOK AMK
b)Alfred yorumu: GEREK YOK AMK, hay yaşa. Ama para falan derken anlamını kaybetmesin de bazı şeyler, aradan kaçmasın. Insan kendi doğrularını yaratsın bi zahmet artık yani yuh koca adamsın.
Neyse başlıkla ilgili bir de aforizma sıçayım kapamadan: modern toplumda insanlar akvaryumlarda yaşıyorlar ve diğerlerinin akvaryumlarına sadece camları değiyor. Aralarda zıplayabilen fazla insan yok, influence dediğimiz şey bu yüzden Fm de kaptan seçerken önemli.
***:selam.
Beni Blur'a bağlayan şarkı Charmless Man sözlerini aktarıyorum öncelikle.
I met him in a crowded room
Where people go to drink away their gloom
He sat me down and so began
The story of a charmless man
Educated the expensive way
He knows his claret from a beaujolais*
I think he'd like to have been Ronnie Kray**
But then nature didn't make him that way
*:Fransız orijinli bir şarap türü.
**: Ünlü bir ingiliz haydutmuş bu da.
Stereotiplik konusunda garip izlenimler edinmeye başladım. Hayatı bir kaç katmana ayırıyorum ben genelde, dokunduklarım, dokunamadıklarım, hayatta dokunamayacaklarım, dokunsam ne olacak ki lan,lar gibi. Ama hani sahip olmak değil bu, örnekliyorum. Eskiden oyunlarda etkileşime giremediğimiz binalar, arasından geçemediğimiz ağaçlar falan olurdu. Hani anlardık haritanın orada bittiğini. Aynen o şekilde ben minibüsteki yolculuğumun ani bir fren yapılmaması durumunda 2 m^2 lik yer içinde sonlanacağını, etrafımdaki insanların da dekor gibi sadece uzaktan gözlemleyebileceğimi düşünüyorum hep. (Hazan'a gönderme yapiyorum müsaadenizle: AĞAÇLARA SARILMAK)
Hayatın içindeki bu garip tekdüze dekorların en barizi, stadyumlar. Ya ne olacaktı, takımlarının formasını giyiyor insanlar atkılar bilmemne "TRÜBÜÜNLER SARI LACIVERT SAYIN SEYERCELAEEER" aynı şarkıyı söylüyorlar hayat çok güzel. Futbol takımı tutmanın insana getirdiği aidiyet-tatmin duygusundan bahsetmek istemiyorum bile, sadece görüntü olarak komik. Mantıksız değil kesinlikle, ama komik düşününce hani o kadar insan aynı tipte gelmiş oraya tek vücud ya allah bismillah, sürü hatta direk koooccaman bir insan sürüsü.
hemneoöyleyirmiikiadambirtopun.
Aynı tekdüzeliği günlük hayatta aradığım zaman çok sıradan şeylerin içinde beliriyor, belki görmek istediğimden. Ayrıca küçükken ekstradan "(dış görünüşle alakalı olarak) bütün insanlar toplamda 100 kadar template üzerine farklılaşıyor bence." gibi tezlerim vardı. Şu anda da içimdeki o müthiş isyan durumlarından ötürü minibüste HEPİNİZ AYNISINIZ HEPİNİZİN YERİNE SİZİN YAPTIKLARINIZIN AYNILARINI YAPACAK ZİLYON TANE İNSAN GEÇEBİLİR, PİÇLER diye bağırasım geliyor.
Kanıtlarım var ulan ayrıca bi an durdum okudum şu ana kadar yazdıklarımı da. Mesela; geçenlerde minibüsteyken bir kadın bindi. 40 45 yaşlarında 1.60 boyunda, sarışın mavi gözlü, hafif toplu, muhtemelen öğretmen veya bir masabaşı işte çalışan bir kadın. Genelde arkada oturuyorlar, bu teyzeler. Şimdi kadın bindiği anda kendi kendime dedim ki "iyi de bizim arkada oturan aynı tipli kadınımız var ki -minibüs olarak-" sonra kadın 'bi ataşehir' uzattı, adam geri verdi parayı "ablacım kozyatağı bu, arkadaki araba" diye. AMA BEN BİLİYORUM "ABLACIM BİZDE VAR SARIŞIN 1.60 BOYLARINDA HAYATTAN BEZMİŞ KADINIMIZ, HAYDİ BAŞKA ARABAYA" DEMEK İSTEDİ.
Çok sık vapur kullandığımız dönem yaptığımız bir tespit var Alicancığımla mesela ben bunu baya seviyorum. 60-70 yaşlarında, herhangi bir denizle alakalı firmanın şapkası var kafada. (Yani şapkanın üstünde çapa, dümen, gemi, köpek balığı falan var.) Elde ilaç torbası, genelde vapura ilk binen ve 4 lü 6 lı oturma bölgelerinin en köşesinde oturan amcalar bunlar.
30-40 yaş arası, şirketten tanıştığı dünyalar çirkini kadına yaranmak için yapmadığı şebeklik kalmayan ortayaş apache'leri var mesela. Bak mesela bunların minibüste birden fazla kontenjanı var sanırım çünkü geçenlerde 3 çift vardı böyle, bir çift karfurda, diğer ikisi optimumda indi. Alışveriş merkezlerinde takılıyorlar bence saray muhallebicisi, sultanahmet köftecisi, yemek katının kendi içindeki en pahalı ve fastfoodolmayan restoranında oturuyorlar, adam hesabı öderken kadın "a-aa, olur mu öyle şey?" diyor ama bir şekilde ısrar etmiyor iyi bari Yılmaz beyciğim.. diye ödüyor adam, yazık ona da.
25-30 yaş arası, kendi parasını kendi kazanmaya yeni yeni başlamış kız/kadınlar var mesela bunlar da çok enteresan. Genelde çeşitli minibüs apaçileri, veya ortayaşapaçileri tarafından sanki ertesi gün de aynı minibüs hattında buluşulacakmış da, numarasını falan alacakmışçasına yer veriliyorlar. Mesela 92 yaşında Kurtuluş Savaşı Gazisi biniyor minibüse, zerre sikine sallamıyor onu veya "amcacım geç bari iyi bari fseeh.." diye yer veriyor, ama bu kızlardan biri binince "Hanımefendi buyurmaz mısınız? *clark çek*", sonra tepesinde dikilmece.
Bu var mesela, aklıma gelmişken ekleyeyim dedim.
Umut sarıkaya tespitleri yeter bu kadar amk.
Aynı stereotipleri okulda gördüğüm zaman, dayanamıyorum.
P&G SEMİNERİ VE BUSİNESS SCHOOL VE BİR ŞEYLER DAHA ÇOK SERTİFİKA VE KARİYER VE SEMİNER VE İŞ PARA KAZANMAK [İletişim için GSÜ kapitalizm kulübü temsilcileri: İbrahim ÜZÜLMEZ (538 555 42 14) ve Haydar ALIYEV (+21 567 543 23 4221).]
Etrafta farklı olmak için götünü verecek insanlar var. -hatta direk veren de vardır eminim de- Yani bir yandan hak veriyorum, öte yandan onlar da kendi köşelerinde farkında olmadan stereotipleşmiş? Bu kariyer bilmemne konularında özellikle, her yerde her okulda böyle sırf CV ye yazacak diye seminere gidenler, sırf CV ye yazacak diye seminer temsilcisi olanlar, sırf CV ye yazacak diye ÜNİVERSİTE OKUYAN VAR LAN, CV ME YAZARIM AMK DİYOR ADAM***.
Her yerdeler ulan vallahi çok garip. Artık nasıl bir çocukluk travması geçirdiysem kendimi herhangi bir şekilde stereotipleşmiş görmekten o kadar korkuyorum ki, seminere gidip kötü hissediyorum kendimi. Hani ne anladığımı, ne işime yarayacağı falan hiç irdelemeden, direk kötü hissediyorum. Sokakta bana toplantı salonu fayansı gösterseniz düşüp bayılacağım "ay beni seminer tutar" diye resmen. Belki bu yolu kendim seçmiş gibi hissetmediğim içindir, bilemiyorum artık. Kendime dışardan baktığım zaman, minibüsteki diğer insanlar için bir dekorum. Benim gibi onlar da bana dokunamıyorlar, belki birilerine benzetiyorlar, hiç olmadı kuzenlerine yeğenlerine falan en fazla. Bu artık sistemin bir çarkı olmak endişesi de değil, 'nasıl bir toplumun başarılı üyesi olmaya çalışıyorum' endişesine dönüşüyor.
Beni bırak, farkında bile değiller, her akşam izledikleri dizi, her haftasonu izledikleri maçlar, filmler, çalıştıkları yerler çoğu zaman yalnız yaşadıkları bir odanın duvarlarına asılmış posterler gibi. Çoğu insan etki etmiyor çevresine ve habire etki edemeyeceği şeyleri sokuyor hayatına, onlarla uyuşturuyor beynini ufak ufak.
Şimdi Tolga diyecek ki ulan nerden biliyorsun adam motorda giderken nasıl kanıtlasın kendini sana. Yok ama öyle değil, biliyorsun bir şekilde belli oluyor. Onlar nasıl benim için dekorlarsa ve etkileşime girmiyorsam onların da etki etmedikleri, edemedikleri gümrah gümrah dekor var etraflarında. Zerre kadar beyni olmayıp da sadece bir özgüvenle "müdahale edebilen", a.k.a "ağzı laf yapan" insanlar bile normalden bir adım öndeler.
Muhtemelen yine dağınık geldim şu ana kadar ama stereotiplikle modern hayat arasındaki bağlantıyı kısaca şu şekilde kuruyorum ben: Çok fazla farklı insan yok etrafta, insanı farklılaştıran şeyler minibüste motorda dışardan gözlemlenebilecek şeyler olmasa da çoğu insan tam tersine minibüste motorda gözlemlenebilecek şeylerle yaratıyor kendini. Günümüzde insanlar ne yaptıklarıyla değil, neye sahip olduklarıyla yargılanıyorlar, en basiti.
Adler hocamın bir tezi var. -"Hayatın Anlamı ve Amacı" diye hayatımda "Allah Var" dan sonra gördüğüm en iddialı isimli kitabı yazan adam bu- Insan hayatında yapılması gereken 3 temel şey var, diye. Kendini yetiştirip kişilik ve bilgi olarak kendine bir şeyler katıp hayatını kazanabileceğin bir meslek edinmek, ilki. Sosyalleşmek ve diğer insanlarla bazı şeyleri paylaşmak, izole olmamak, ikincisi. Üçüncüsü de mutlu bir yuva kurmak. Bunların hepsi çok tekdüze geliyor ama teker teker hepsine anlamlarını katacak olan insanın kendisidir, dünyaya gelmiş kaç tane insan varsa o kadar farklı insan vardır ve kimse bunlara kendince anlam katmadan yaşayamamıştır, diyor. Çünkü insan, yaptığı şeylere anlam verebilen tek yaratık dünya üzerinde ve bunu yapmazsa anlamsızlığa sürüklenir -eheh doğal olarak- ve buna:
a)Cem yorumu: GEREK YOK AMK
b)Alfred yorumu: GEREK YOK AMK, hay yaşa. Ama para falan derken anlamını kaybetmesin de bazı şeyler, aradan kaçmasın. Insan kendi doğrularını yaratsın bi zahmet artık yani yuh koca adamsın.
Neyse başlıkla ilgili bir de aforizma sıçayım kapamadan: modern toplumda insanlar akvaryumlarda yaşıyorlar ve diğerlerinin akvaryumlarına sadece camları değiyor. Aralarda zıplayabilen fazla insan yok, influence dediğimiz şey bu yüzden Fm de kaptan seçerken önemli.
***:selam.
29 Kasım 2010 Pazartesi
asd
gin wigmore diye amy winehouse çakması bir ablanın çok güzel bir şarkısı varmış hey ho diye. kadın da çok güzel. klip de. abla dediğim de 86'lıymış. lahavlevelakuvvetteillabillahillalliyülazim
işte tolga'ya la havle çektiren güzel! tıklayın.
işte tolga'ya la havle çektiren güzel! tıklayın.
28 Kasım 2010 Pazar
siz bu konuda ne düşünüyorsunuz gökmen abi?
yani şimdi serhatçım baktığımız zaman, biz de starcraft oynadık. bizim de apm'miz 300ü gördü. ama şimdi orda adnan polat'ın söylediği çok doğru bir şey var, diyor ki "youtube'da en çok thumb up alan comment'lerin şarkı videolarının altındaki 'thumbs up if x brought you here!" gibi şeyler olması ne enteresan di mi. x de bir dizi ya da film ismi oluyor. yani şimdi biz de youtube'a video koyduk biz de internetten chat yaptık yani olucak iş değil.
birkaç hafta önce galatasaray'ın yeni teknik direktörünün hangi özelliklere sahip olması gerektiğini konuşuyorduk burda. taktiksel üstünlük kurabilecek, oyuncularla iyi ilişkiler kurabilecek falan gibi genel şeylerden ziyade bir şey ön plana çıkmıştı: takımı "zapturapt" altına alabilecek teknik direktör. 2010 yılında anlı şanlı galatasaray spor klubünün futbol takımına alacağı adamın aranan özelliği takımı "zapturapt" altına almak. yani şimdi serhatçım biz de teknik direktörlük yaptık, biz de takımı zapturapt altına aldık. bu arada zapturapt ingilizce law and order demekmiş. demek ki law and order'ın türkiye versiyonu yapılsa adı "zapturapt" olabilir.
ama yani baktığımız zaman mesela house m.d.'de dr.house bazen hastalıkları hayvanlardan anlıyor. hastanın kedisinin tüyleri dökülürse ya da balkonundaki güvercinler kör olursa falan ona göre diagnosis belirlenebiliyor. biz de detektif doktorculuk oynadık, biz de veterinerlik yaptık. ama orda foreman'ın söyelediği çok doğru bir şey var yani diyor ki rıza çalımbay'ın gönderilmesi hataydı, bence vurulup bir inşaat'ın temeline betonla gömülmeliydi. yani bence yanlış sonuçta insanları öldürmek kanunen suç. hal böyle olunca yani cüppeli ahmet hocam'ın 6 yaşından beri cüppe giydiği için cüppeli lakabına sahip olması hogwarts'ta dengeleri değiştirir mi sorusu akıllara geliyor. sonra gidiyor.
bu arada eskiden televole'yi sunan adamın sonradan maç spikeri olması beni derinden yaralayan başka bir durum. zaten adam "beşiktaşıın... - 3 sec - yedek kulubesineee - 2 sec - düşen yağmur damlalarıııı - 2 sec - tolunay hoca'nın daaaa... - 3 sec - dikkatini çekmiş gibi görünüyoooorr - 4 sec - " şeklinde konuşuyor. bi de arada "şimdi de çağla şikel'nın küba'lı sevgilisiyle o çok özel görüntülerini getiriyoruz ekranlarınıza" der mi acaba gerginliği yaşıyoruz.
son olarak yıldırım demirören'in ali sami yen'deki turnikelerden geçerken zorlanması sebebiyle özel araç kullanmak zorunda olduğu kanaatine varmamak da elde değil. adam nasıl metroya binsin ki?
birkaç hafta önce galatasaray'ın yeni teknik direktörünün hangi özelliklere sahip olması gerektiğini konuşuyorduk burda. taktiksel üstünlük kurabilecek, oyuncularla iyi ilişkiler kurabilecek falan gibi genel şeylerden ziyade bir şey ön plana çıkmıştı: takımı "zapturapt" altına alabilecek teknik direktör. 2010 yılında anlı şanlı galatasaray spor klubünün futbol takımına alacağı adamın aranan özelliği takımı "zapturapt" altına almak. yani şimdi serhatçım biz de teknik direktörlük yaptık, biz de takımı zapturapt altına aldık. bu arada zapturapt ingilizce law and order demekmiş. demek ki law and order'ın türkiye versiyonu yapılsa adı "zapturapt" olabilir.
ama yani baktığımız zaman mesela house m.d.'de dr.house bazen hastalıkları hayvanlardan anlıyor. hastanın kedisinin tüyleri dökülürse ya da balkonundaki güvercinler kör olursa falan ona göre diagnosis belirlenebiliyor. biz de detektif doktorculuk oynadık, biz de veterinerlik yaptık. ama orda foreman'ın söyelediği çok doğru bir şey var yani diyor ki rıza çalımbay'ın gönderilmesi hataydı, bence vurulup bir inşaat'ın temeline betonla gömülmeliydi. yani bence yanlış sonuçta insanları öldürmek kanunen suç. hal böyle olunca yani cüppeli ahmet hocam'ın 6 yaşından beri cüppe giydiği için cüppeli lakabına sahip olması hogwarts'ta dengeleri değiştirir mi sorusu akıllara geliyor. sonra gidiyor.
bu arada eskiden televole'yi sunan adamın sonradan maç spikeri olması beni derinden yaralayan başka bir durum. zaten adam "beşiktaşıın... - 3 sec - yedek kulubesineee - 2 sec - düşen yağmur damlalarıııı - 2 sec - tolunay hoca'nın daaaa... - 3 sec - dikkatini çekmiş gibi görünüyoooorr - 4 sec - " şeklinde konuşuyor. bi de arada "şimdi de çağla şikel'nın küba'lı sevgilisiyle o çok özel görüntülerini getiriyoruz ekranlarınıza" der mi acaba gerginliği yaşıyoruz.
son olarak yıldırım demirören'in ali sami yen'deki turnikelerden geçerken zorlanması sebebiyle özel araç kullanmak zorunda olduğu kanaatine varmamak da elde değil. adam nasıl metroya binsin ki?
26 Kasım 2010 Cuma
arkadaşlar arkadaşlar
yazmaya aşağı yukarı akşam 8 gibi başladığım ödevimi sabah 6.25 sularında bitirdim gibi. şimdi ortograf mortograf sonra temize çekip çeşitli işlemler.
"afferin lan" falan dersiniz umuduyla buraya not ettim.
21 Kasım 2010 Pazar
my shit's fucked up
bu studio
bu canlı
bu şarkıyla tanışmamda etkili olan başta david duchovny'e ve californication'a, ve tüm showtime ailesine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
bu canlı
bu şarkıyla tanışmamda etkili olan başta david duchovny'e ve californication'a, ve tüm showtime ailesine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
20 Kasım 2010 Cumartesi
apple eskiden de vardı.
Yasaklar - Yasak Aşk Hikayesi (3. Bölüm)
bu arada giriş anında söylenen "ben dümen çevirsem, sen yutar mısın?" çook komik.
ve bu arada seyretmeye karar verirseniz 1. bölümden başlayın orda sağda 1. bölüm linki var.
bu arada giriş anında söylenen "ben dümen çevirsem, sen yutar mısın?" çook komik.
ve bu arada seyretmeye karar verirseniz 1. bölümden başlayın orda sağda 1. bölüm linki var.
19 Kasım 2010 Cuma
18 Kasım 2010 Perşembe
şimdi şöyle
"tolga caner'le şimdi şöyle" adlı programa hoş geldiniz. bugün iki tane konuğum var. birincisi, marmara üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü psikolojik ve finansal danışmanlık bölümü başkanı, kendi kalesine gol atan kaleci psikolojisi üzerine yüksek lisans ve cool olduğunu düşündüğü için koşmayıp minibüsü kaçıran genç psikolojisi üzerine doktora yapmış prof. dr. tolga caner. hoş geldiniz efendim. evet diğer yanımda da boğaziçi üniversitesi sosyal bilimler ve boğaziçiolsundaturizmbileokurum fakültesi, sosyoloji ya da psikoloji puan gelince bakıcam bölümü başkanı, sevgilisini çaktırmadan bıçkın genç grubundan uzağa götürme lojistiği üzerine master yapmış, köpekten korktuğunu belli etmemek için köpeği olan arkadaşının evine gitmeme yolları ve genel misafirlik teorisi üzerine doktora tezi bulunan, doç. dr. tolga caner, siz de hoş geldiniz efendim, hoş geldiniz.
bugünkü konumuz, aslında ne olduğu tam belli olmamakla birlikte, iyilik, intikam ve bazı bazı misery olacak diye tahmin ediyorum. başlıyorum, konuklarıma da başarılar diliyorum.
şimdi şöyle: iyilik yapılmak, yani iyilik yapan insanın objesi olmak intikam hissi uyandırıyor.
bunu ben götümden atmıyorum. gerçi atsam bir şey diyemezsin, ama yani böyle bir durum var. zannedersem nietzsche bir kitabında anlatıyordu bunu. bana çok mantıklı gelmişti. şimdi ordan quote ettirmeyin. zaten pek bir şey anlamak mümkün olmuyor. çünkü adam "kartal ve yılan! onlardır bizleri sonsuz kavganın içine hapsedenler!" tarzında konuşuyor. çok hızlı ve kolayca "ne diyo lan bu" diyip siktiredilebilir.
ama baba şöyle diyordu, bir insana iyilik yapın, ama iyilik yaptığınızı belli etmeyin. çünkü siz kötü duruma düştüğünüzde onlar size iyi davranmayacaktır. yani tabi aslında iyilik yapmayın ya da iyi davranmayın demiyor, sadece gerektiğinden iyi davranmayın diyor. görüyoruz zaten böyle durumları. 3-4 sene önce başı literally bağlı bir teyze yere kapaklanmıştı gözümün önünde, ben de acıdım, ve böyle "teyzecim aman diyim dikkat" falan diye kaldırmak için eğildim. sanki ben ona çelme takmışım ya da öldürmek için eğilmişim gibi "çekil başımdan be" falan diye geri çevirmişti elimi. bunun bir çok sebebi olabilir tabi. erkek eline değmemek için yardımımı istememiş olabilir, tipimi beğenmemiş olabilir, aslında yardım istediği başka biri vardır etrafta da ondan önce ben gelince sinirlenmiş olabilir, genel olarak düştüğüne sinirlenmiş olabilir. ama aslında onu en çok sinirlendiren şey yardıma ihtiyacı olması, yetersizliği. bu yüzden ona yardım etmeye çalışan ve iyi davrananların ona acıdığını düşünüyor. neden ona iyi davranıldığını sorguluyor.
mesela orda başka bir delikanlı olsa ve "teyze naaptın öyle ya lağım kapağı gibi kapaklandın ehehe" dese, biraz daha hak ettiği gibi davranıldığı için daha olumlu bir tepki verebilirdi.
"besle kargayı oysun gözünü" biraz buna benziyor aslında. kitaplarda, filmlerde falan çok vardır bu tip olay. yardıma ihtiyacı olan birine yardım eden adam ihanete uğrar. hatta "bana iki lokma ekmek verdin diye sahibim mi oldun?" falan diyip tetiği çeken adamlar geliyor gözümün önüne. yine o yetersizlik hissinin yarattığı kızgınlık, ve bunu sana hissettirene karşı içten içe kin tutma. ama mesela "besle kargayı oysun gözünü" lafı gerçekten kin tutanı destekleyen bir laf. çünkü belli ki zamanında karga besleyip gözü oyulan bir adam tarafından söylenmiş. ulan yani iki lokma ekmek verdin diye adam mı oldun? ne artistlik yapıyosun? karga bilmiyor mu senin olaya "kargayı da besliyorum ha ben olmasam naapardı?" diye baktığını? bu lafı söylüyorsan öyle bakıyormuşsun zaten.
insanlar ya da kargalar, en ufak bir acınma hissinde sinirleniyorlar. o yüzden doğru iyilik yapabilen insanlar var, yanlış yapanlar da var. mesela abim, bana bu hayatta şu ana kadar çok şey verdi maddi manevi laylaylaylaylaylaylaylaylaaaa. ama böyle konulardan bahsederken "bunları çatır çatır geri alıcam ilerde" der mesela. şimdi ben onun bunları geri istemeyeceğini biliyorum. fakat o bunu ben ona kin duymayayım diye söylüyor. gerçi o ağbi zaten, yani biraz sorumluluk da var hareketlerinde. anne-baba falan da mesela çocuklarına unconditional love duyduklarını söylerler genelde. çocuk da annenin ve babanın yaptıklarını bu pencereden görür. kardeşlerde de aynı etkinin %60'ı var. ama mesela bir arkadaşın yaptığı iyilik, hmm çok haince olabilir. ya bana efendilik taslamak için yapıyorsa ve bir gün ona "senin topuna kalmadık" demem gerekirse?
bu duygular insanın içini kemirebilir. ilişkilerde de böyledir. sevgiliniz sizin istediğiniz bir şeyi sırf siz istiyorsunuz diye yapsın istemezsiniz. "bak yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan yapma" falan diye uyarırsınız bazı durumlarda. ve ilerde bir gün size "ama bak ben de sana bunu yapmıştım" derse "YAPMAK ZORUNDA DEĞİLDİN KİMSE ZORLAMADI İSTEMİYORDUN MADEM YAPMASAYDIN TAMAM MI" diye sinirlenmek mümkündür. yani ben yetersiz miydim? seni her neyse o şeyi yapmaya ikna edemedim ve sırf ben istediğim için mi yaptın? benseninamınakoyiim. bak mesela buraya çok güzel uyuyor bu küfür? neden acaba?
ve geldik konumuzu nasıl misery e bağlayacağıma. şöyle ki, insanlar kötü durumda olduklarında, birisi onlara yardım etmezse tuhaf bir mutluluk duyarlar. yani şimdi bunu söylediğim an bir çok kişinin "BENİM HAYATIM SİKİLDİ VE KİMSE YARDIM ETMEDİ VE BEN BUNDAN MUTLULUK MU DUYUYORUM SENCE? SEN NE YARRAKKAFALI BİR HERİFSİN YA" diye başlayan sonsuz küfüler dizisine gireceğini biliyorum. ben de girerim yani. çaresiz olmanın nesi güzel olabilir ki sonuçta?
evrime de bir şekilde bağlanabilecek bu güzide konumuzun altında da şöyle bir mantık yatıyor: şimdi dünyada 6 milyardan fazla insan var, ve yaşam standartları 1den 5e kadar puanlanırsa bunun 4 milyarı falan 1 puanda yaşıyor. bu kadar adam, bu kadar kötü şartlarda yaşadıkları halde neden toplu intihar etmiyorlar? ya da hepsi neden ölümüne mutsuz değil? çünkü padawanlarım, beynimizde salak salak sebeplerden mutlu olmamızı sağlayan mekanizmalar var. yani mutluluk derken birinin size en çok istediğiniz saati hediye olarak verdiği an hissettiğiniz duygudan bahsetmiyorum. "yaşayabilecek kadar iyi" hissetmenizden bahsediyorum. işte şu anda bunu okuyacak kadar mutlu-huzurlu-barışık - ya da her ne derseniz - insanlar hayatta kaldı, gruptaki en güzel dişi başka bir erkek tarafından hamile bırakılınca yemeden içmeden kesilen homo-gotikus ise zaman ve basınçla petrol oldu.
konuya dönersek, zavallılığın dayanılmaz hafifliği, "her şeye rağmen" hissiyatı, bunlar insanı yaşamak isteyecek kadar mutlu yapıyor. hani şu "millet ferrariyle otobanda 300 basıyor"a "olsun be biz de marin basıyoruz" demenin verdiği hissiyat. genel olarak arabesk duygular, "still alive", "kan kustum ama ölmedim", "neler içtik neler yedik bak hala burdayız", "satmışım bu dünyanın anasını babasını" falan feşmekan. içinde çok fazla kendine acıma var, un var, şeker var. durumunuz ne kadar kötü olursa olsun bu hissiyat o kadar güçlü ki yaşayan insanların çok azı intihar ediyor ya da hayata küsüyor.
evet, bir "tolga caner'le şimdi şöyle"nin daha sonuna geldik, iki tane konuğum vardı bugün. biri istanbul teknik üniversitesi, sonuçta teknik üniversite abi fakültesi, boğaziçi'nde dil var ama mühendis çıkmıyor bölümü başkanvekili, denizde gördüğü her şeyi köpekbalığı sanma psikolojisi üzerine yüksek lisans, olabildiğince büyük güneş gözlüğü takarak çirkin yüzünü saklama sanatı üzerine doktora yapmış, sayın ordinaryus prof. tolga caner'e teşekkür ediyorum. diğer konuğum, istanbul bilgi üniversitesi, devlet üniversitelerinde artık hoca kalmadı fakültesi dekanı ve zaten 200 kişilik amfide ne öğrenebilirsin ki bölümü başkanı, terli vücuda sprey deodorant sıkma psikolojisi üzerine yüksek lisans, dökülen saçı üçe vurdurma ve risk yönetimi konusunda doktora yapmış, sayın spartacus prof. tolga caner'e de sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. quantum fiziğine göre haftaya aynı gün, ve aynı saatte buluşamayacağımızın bilincinde olan okuyucularıma iyi haftalar diler, diğerlerine de aklıselim dilerim. esen kalın.
bugünkü konumuz, aslında ne olduğu tam belli olmamakla birlikte, iyilik, intikam ve bazı bazı misery olacak diye tahmin ediyorum. başlıyorum, konuklarıma da başarılar diliyorum.
şimdi şöyle: iyilik yapılmak, yani iyilik yapan insanın objesi olmak intikam hissi uyandırıyor.
bunu ben götümden atmıyorum. gerçi atsam bir şey diyemezsin, ama yani böyle bir durum var. zannedersem nietzsche bir kitabında anlatıyordu bunu. bana çok mantıklı gelmişti. şimdi ordan quote ettirmeyin. zaten pek bir şey anlamak mümkün olmuyor. çünkü adam "kartal ve yılan! onlardır bizleri sonsuz kavganın içine hapsedenler!" tarzında konuşuyor. çok hızlı ve kolayca "ne diyo lan bu" diyip siktiredilebilir.
ama baba şöyle diyordu, bir insana iyilik yapın, ama iyilik yaptığınızı belli etmeyin. çünkü siz kötü duruma düştüğünüzde onlar size iyi davranmayacaktır. yani tabi aslında iyilik yapmayın ya da iyi davranmayın demiyor, sadece gerektiğinden iyi davranmayın diyor. görüyoruz zaten böyle durumları. 3-4 sene önce başı literally bağlı bir teyze yere kapaklanmıştı gözümün önünde, ben de acıdım, ve böyle "teyzecim aman diyim dikkat" falan diye kaldırmak için eğildim. sanki ben ona çelme takmışım ya da öldürmek için eğilmişim gibi "çekil başımdan be" falan diye geri çevirmişti elimi. bunun bir çok sebebi olabilir tabi. erkek eline değmemek için yardımımı istememiş olabilir, tipimi beğenmemiş olabilir, aslında yardım istediği başka biri vardır etrafta da ondan önce ben gelince sinirlenmiş olabilir, genel olarak düştüğüne sinirlenmiş olabilir. ama aslında onu en çok sinirlendiren şey yardıma ihtiyacı olması, yetersizliği. bu yüzden ona yardım etmeye çalışan ve iyi davrananların ona acıdığını düşünüyor. neden ona iyi davranıldığını sorguluyor.
mesela orda başka bir delikanlı olsa ve "teyze naaptın öyle ya lağım kapağı gibi kapaklandın ehehe" dese, biraz daha hak ettiği gibi davranıldığı için daha olumlu bir tepki verebilirdi.
"besle kargayı oysun gözünü" biraz buna benziyor aslında. kitaplarda, filmlerde falan çok vardır bu tip olay. yardıma ihtiyacı olan birine yardım eden adam ihanete uğrar. hatta "bana iki lokma ekmek verdin diye sahibim mi oldun?" falan diyip tetiği çeken adamlar geliyor gözümün önüne. yine o yetersizlik hissinin yarattığı kızgınlık, ve bunu sana hissettirene karşı içten içe kin tutma. ama mesela "besle kargayı oysun gözünü" lafı gerçekten kin tutanı destekleyen bir laf. çünkü belli ki zamanında karga besleyip gözü oyulan bir adam tarafından söylenmiş. ulan yani iki lokma ekmek verdin diye adam mı oldun? ne artistlik yapıyosun? karga bilmiyor mu senin olaya "kargayı da besliyorum ha ben olmasam naapardı?" diye baktığını? bu lafı söylüyorsan öyle bakıyormuşsun zaten.
insanlar ya da kargalar, en ufak bir acınma hissinde sinirleniyorlar. o yüzden doğru iyilik yapabilen insanlar var, yanlış yapanlar da var. mesela abim, bana bu hayatta şu ana kadar çok şey verdi maddi manevi laylaylaylaylaylaylaylaylaaaa. ama böyle konulardan bahsederken "bunları çatır çatır geri alıcam ilerde" der mesela. şimdi ben onun bunları geri istemeyeceğini biliyorum. fakat o bunu ben ona kin duymayayım diye söylüyor. gerçi o ağbi zaten, yani biraz sorumluluk da var hareketlerinde. anne-baba falan da mesela çocuklarına unconditional love duyduklarını söylerler genelde. çocuk da annenin ve babanın yaptıklarını bu pencereden görür. kardeşlerde de aynı etkinin %60'ı var. ama mesela bir arkadaşın yaptığı iyilik, hmm çok haince olabilir. ya bana efendilik taslamak için yapıyorsa ve bir gün ona "senin topuna kalmadık" demem gerekirse?
bu duygular insanın içini kemirebilir. ilişkilerde de böyledir. sevgiliniz sizin istediğiniz bir şeyi sırf siz istiyorsunuz diye yapsın istemezsiniz. "bak yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan yapma" falan diye uyarırsınız bazı durumlarda. ve ilerde bir gün size "ama bak ben de sana bunu yapmıştım" derse "YAPMAK ZORUNDA DEĞİLDİN KİMSE ZORLAMADI İSTEMİYORDUN MADEM YAPMASAYDIN TAMAM MI" diye sinirlenmek mümkündür. yani ben yetersiz miydim? seni her neyse o şeyi yapmaya ikna edemedim ve sırf ben istediğim için mi yaptın? benseninamınakoyiim. bak mesela buraya çok güzel uyuyor bu küfür? neden acaba?
ve geldik konumuzu nasıl misery e bağlayacağıma. şöyle ki, insanlar kötü durumda olduklarında, birisi onlara yardım etmezse tuhaf bir mutluluk duyarlar. yani şimdi bunu söylediğim an bir çok kişinin "BENİM HAYATIM SİKİLDİ VE KİMSE YARDIM ETMEDİ VE BEN BUNDAN MUTLULUK MU DUYUYORUM SENCE? SEN NE YARRAKKAFALI BİR HERİFSİN YA" diye başlayan sonsuz küfüler dizisine gireceğini biliyorum. ben de girerim yani. çaresiz olmanın nesi güzel olabilir ki sonuçta?
evrime de bir şekilde bağlanabilecek bu güzide konumuzun altında da şöyle bir mantık yatıyor: şimdi dünyada 6 milyardan fazla insan var, ve yaşam standartları 1den 5e kadar puanlanırsa bunun 4 milyarı falan 1 puanda yaşıyor. bu kadar adam, bu kadar kötü şartlarda yaşadıkları halde neden toplu intihar etmiyorlar? ya da hepsi neden ölümüne mutsuz değil? çünkü padawanlarım, beynimizde salak salak sebeplerden mutlu olmamızı sağlayan mekanizmalar var. yani mutluluk derken birinin size en çok istediğiniz saati hediye olarak verdiği an hissettiğiniz duygudan bahsetmiyorum. "yaşayabilecek kadar iyi" hissetmenizden bahsediyorum. işte şu anda bunu okuyacak kadar mutlu-huzurlu-barışık - ya da her ne derseniz - insanlar hayatta kaldı, gruptaki en güzel dişi başka bir erkek tarafından hamile bırakılınca yemeden içmeden kesilen homo-gotikus ise zaman ve basınçla petrol oldu.
konuya dönersek, zavallılığın dayanılmaz hafifliği, "her şeye rağmen" hissiyatı, bunlar insanı yaşamak isteyecek kadar mutlu yapıyor. hani şu "millet ferrariyle otobanda 300 basıyor"a "olsun be biz de marin basıyoruz" demenin verdiği hissiyat. genel olarak arabesk duygular, "still alive", "kan kustum ama ölmedim", "neler içtik neler yedik bak hala burdayız", "satmışım bu dünyanın anasını babasını" falan feşmekan. içinde çok fazla kendine acıma var, un var, şeker var. durumunuz ne kadar kötü olursa olsun bu hissiyat o kadar güçlü ki yaşayan insanların çok azı intihar ediyor ya da hayata küsüyor.
evet, bir "tolga caner'le şimdi şöyle"nin daha sonuna geldik, iki tane konuğum vardı bugün. biri istanbul teknik üniversitesi, sonuçta teknik üniversite abi fakültesi, boğaziçi'nde dil var ama mühendis çıkmıyor bölümü başkanvekili, denizde gördüğü her şeyi köpekbalığı sanma psikolojisi üzerine yüksek lisans, olabildiğince büyük güneş gözlüğü takarak çirkin yüzünü saklama sanatı üzerine doktora yapmış, sayın ordinaryus prof. tolga caner'e teşekkür ediyorum. diğer konuğum, istanbul bilgi üniversitesi, devlet üniversitelerinde artık hoca kalmadı fakültesi dekanı ve zaten 200 kişilik amfide ne öğrenebilirsin ki bölümü başkanı, terli vücuda sprey deodorant sıkma psikolojisi üzerine yüksek lisans, dökülen saçı üçe vurdurma ve risk yönetimi konusunda doktora yapmış, sayın spartacus prof. tolga caner'e de sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. quantum fiziğine göre haftaya aynı gün, ve aynı saatte buluşamayacağımızın bilincinde olan okuyucularıma iyi haftalar diler, diğerlerine de aklıselim dilerim. esen kalın.
15 Kasım 2010 Pazartesi
hayat üzerine demek çok bir iddialı ama hayat üzerine.
"yeaa kanka yazmak için yazıyorum yeaa" di mi cem di mi, te allahım. Neyse, benim kafamda da çok bir şey yok ama yazdıkça açılırım gibi. "Yazmasam ölecektim" çünkü, eheh yok şaka o Sait Faik'ti. Di mi oydu? neyse şimdi onu araştıramayacağım.
Hayat bir garip. Çeşitli spekülasyonlar var üzerine, hayat hiç bir zaman siyah veya beyaz değildir gridir deniyor çeşitli çevrelerde. bence güzel bir şey değil bu. Gri ne lan. kötü renk yani. bence hayat ya siyah ya beyazdır da biz bazen beyaz kısmını görürüz, mutluyuzdur çünkü ve beyaz tarafını görmeye meyilli oluruz, daha da beyaz görürüz. sonra bir şey olur mutsuz oluruz biraz, sonra bazı şeyleri de daha siyah görme eğilimimiz artar, kötü olur o zaman tabi. Geçenlerde konuşurken berker'e anlatmıştım, hatta dur onu bulayım copy paste yapayım.
"ya abi insan hissiyatı çok bilimsel bir şey değil ama yarın da "abi ben ne mükemmel bir adamım" diye hissedebilirsin hayatının%80'inde dillendirdiğin gibi; yani o öyledir ben babama anlattım geçenlerde insanın modu ne kadar değişken diye bak mesela şöyle abi: çok tatlı, zeki bana göre mükemmel güzel bir sevgilim var (ps: neyse bu kısmına takılmayalım) okulum falan çok iyi, türkiyenin en iyi okulu büyük ihtimal, süper bir lisede okudum (meslek lisesi mi süper lise mi esprileri gelebilir akıllara, gelmesin) sesim güzel korodayım onla çine gittim, elim yüzüm idare eder spor falan yapıyorum, yüzüyorum, şimdi ne kadar güzel arkadaşlarım birbirinden iyi insanlar, bi tanesi gitti ama orada baya rahat edecek, hem paris'e falan giderim yanına süper eğleniriz. almanya'da italya'da fransa'da sormadan kalabilir miyim diye kalacağım süper insanlar var, koroda da okulda da bir sürü arkadaşım var diye devam eden. bundan 3 saat sonra şöyle hissediyordum: ya sevgilim var da bana mı var göremiyorum zaten (ps: böyle dememek lazımmış galiba demek ki bak bunu yazdıktan 3-5 gün sonra neler oldu, neyse) 3 tane arkadaşım var bi tanesi manyak ayda yılda bir konuşuyor o da sen ararsan. bi tanesi çok müthiş bir adam ama aramıyor pek. bi tane sürekli geçen sene dolaştığım berker vardı o da siktirip gitti paris'e. bacağım hayvan gibi sakat bir ara ameliyat olmam lazım. bu yaşta midem delik biraz. bir dişim yok implant lazım. koro var da ebem sikiliyor orada yorgunluktan. hayvan gibi ödevim var. şişmanım zaten veremedim 5 senedir. nasıl bir iradesizim. bir şeyler yazıyorum bir boka benzemiyor... diye giden ayrı bir listem de var ve bu listenin ikisi aynı anda kesinlikle denk gelmiyor hissiyat böyle bir şey çünkü sen şu anda 2. yazdığımdasın çünkü bir küçük olay tezahür etti benim 1 den 2 ye geçmem için galatasarayın yenilmesi yeterli olabiliyor bazen veya cem in 2 haftadır aramamış olması..."diye gidiyor.
yani bunları berker'e yazmıştım zamanında ama aynıları tamamen benim için de geçerli.(ehehe bu yazıyı galatasaray manisa'ya yenildi diye yazsam ne komik olurmuş. "abi moralim çok bozuk ya, insan kendi sahasında yenilir mi yani?" diye). şimdi burada bence hayat gri olmuyor. hayat bazen siyah oluyor bazen beyaz oluyor. gri olduğu yerler de var elbet ama, tamamı öyle değil yani. Çünkü insan kendi hayatını extremumlarında görür genelde, ya kötüdür ya iyidir.
Bir de hayat çok değişken. Atıyorum playstation'ın varsa evinde senin mutluluk/mutsuzluk durumun daha farklı şekillenebilir. ya da güzel bir kalemin. Aslında sahip olduğun şeyler insanı ve hayatı şekillendiren. benim alican olmamda ipod'umun, dandik bilgisayarımın, çiğdem'in, arkadaşlarımın, kulaklıklarımın etkisi var. tamam hepsinin aynı derecede etkisi yok ama hepsinin belli miktarda etkileri var. insan sabit bir şey değil, sürekli değişiyor sahip olduğu her yeni şeyle veya sahip olmadığı her yeni şeyle. Ben mesela yeni bir bilgisayar sahibi oldum, eskiden sahip olduğum (sahip olma kelimesine takılmamak lazım gençler) kız arkadaşıma artık sahip değilim. Şimdi ikincisi birincisinden daha büyük bir değişim olduğu için ikincisi benim alican olarak değişimimi etkileyecektir ama birincisi de etkileyecektir yani. Aynı örnekten gitmek biraz sakat tabi ama bilgisayarım yeni olduğu için sc2 oynayabiliyorum artık mesela ve 3 ay önce benim için hiçbir şey ifade etmeyen sc şimdi maçlarını izlemek isteyeceğim bir şey haline geldi. dolayısıyla ben de değiştim. ya da çiğdem yok artık yeni bilgisayarın etkisi kadar hızlı tezahür etmese de değişiyorum. buradan da eski yazıma bir referans yaparak "her insan statükocudur" aforizmamı tekrarlayayım ve değişimin gri şeyler listesinde olduğunu belirteyim.
cem stayla özet geç lan çok uzun olmuş yazı derseniz de şöyle: İnsan sabit bir varlık değildir ve sahip olduğu/olmadığı her şeyle değişir. Bu değişimleri yaşarken durumlara, kendine ve olaylara bakış açıları (ki bunlar genelde extremumlardadır) da değişkendir ve bu değişkenlikleri sağlayan küçük şeyler de olabilir, büyük şeyler de. Her insanın statükocu olması ama aynı zamanda da sürekli değişen bir varlık olması bir paradokstur evet, ama hayat böyledir.
ya yine dağınık oldu galiba ama benim adım hıdır elimden gelen budur.
Hayat bir garip. Çeşitli spekülasyonlar var üzerine, hayat hiç bir zaman siyah veya beyaz değildir gridir deniyor çeşitli çevrelerde. bence güzel bir şey değil bu. Gri ne lan. kötü renk yani. bence hayat ya siyah ya beyazdır da biz bazen beyaz kısmını görürüz, mutluyuzdur çünkü ve beyaz tarafını görmeye meyilli oluruz, daha da beyaz görürüz. sonra bir şey olur mutsuz oluruz biraz, sonra bazı şeyleri de daha siyah görme eğilimimiz artar, kötü olur o zaman tabi. Geçenlerde konuşurken berker'e anlatmıştım, hatta dur onu bulayım copy paste yapayım.
"ya abi insan hissiyatı çok bilimsel bir şey değil ama yarın da "abi ben ne mükemmel bir adamım" diye hissedebilirsin hayatının%80'inde dillendirdiğin gibi; yani o öyledir ben babama anlattım geçenlerde insanın modu ne kadar değişken diye bak mesela şöyle abi: çok tatlı, zeki bana göre mükemmel güzel bir sevgilim var (ps: neyse bu kısmına takılmayalım) okulum falan çok iyi, türkiyenin en iyi okulu büyük ihtimal, süper bir lisede okudum (meslek lisesi mi süper lise mi esprileri gelebilir akıllara, gelmesin) sesim güzel korodayım onla çine gittim, elim yüzüm idare eder spor falan yapıyorum, yüzüyorum, şimdi ne kadar güzel arkadaşlarım birbirinden iyi insanlar, bi tanesi gitti ama orada baya rahat edecek, hem paris'e falan giderim yanına süper eğleniriz. almanya'da italya'da fransa'da sormadan kalabilir miyim diye kalacağım süper insanlar var, koroda da okulda da bir sürü arkadaşım var diye devam eden. bundan 3 saat sonra şöyle hissediyordum: ya sevgilim var da bana mı var göremiyorum zaten (ps: böyle dememek lazımmış galiba demek ki bak bunu yazdıktan 3-5 gün sonra neler oldu, neyse) 3 tane arkadaşım var bi tanesi manyak ayda yılda bir konuşuyor o da sen ararsan. bi tanesi çok müthiş bir adam ama aramıyor pek. bi tane sürekli geçen sene dolaştığım berker vardı o da siktirip gitti paris'e. bacağım hayvan gibi sakat bir ara ameliyat olmam lazım. bu yaşta midem delik biraz. bir dişim yok implant lazım. koro var da ebem sikiliyor orada yorgunluktan. hayvan gibi ödevim var. şişmanım zaten veremedim 5 senedir. nasıl bir iradesizim. bir şeyler yazıyorum bir boka benzemiyor... diye giden ayrı bir listem de var ve bu listenin ikisi aynı anda kesinlikle denk gelmiyor hissiyat böyle bir şey çünkü sen şu anda 2. yazdığımdasın çünkü bir küçük olay tezahür etti benim 1 den 2 ye geçmem için galatasarayın yenilmesi yeterli olabiliyor bazen veya cem in 2 haftadır aramamış olması..."diye gidiyor.
yani bunları berker'e yazmıştım zamanında ama aynıları tamamen benim için de geçerli.(ehehe bu yazıyı galatasaray manisa'ya yenildi diye yazsam ne komik olurmuş. "abi moralim çok bozuk ya, insan kendi sahasında yenilir mi yani?" diye). şimdi burada bence hayat gri olmuyor. hayat bazen siyah oluyor bazen beyaz oluyor. gri olduğu yerler de var elbet ama, tamamı öyle değil yani. Çünkü insan kendi hayatını extremumlarında görür genelde, ya kötüdür ya iyidir.
Bir de hayat çok değişken. Atıyorum playstation'ın varsa evinde senin mutluluk/mutsuzluk durumun daha farklı şekillenebilir. ya da güzel bir kalemin. Aslında sahip olduğun şeyler insanı ve hayatı şekillendiren. benim alican olmamda ipod'umun, dandik bilgisayarımın, çiğdem'in, arkadaşlarımın, kulaklıklarımın etkisi var. tamam hepsinin aynı derecede etkisi yok ama hepsinin belli miktarda etkileri var. insan sabit bir şey değil, sürekli değişiyor sahip olduğu her yeni şeyle veya sahip olmadığı her yeni şeyle. Ben mesela yeni bir bilgisayar sahibi oldum, eskiden sahip olduğum (sahip olma kelimesine takılmamak lazım gençler) kız arkadaşıma artık sahip değilim. Şimdi ikincisi birincisinden daha büyük bir değişim olduğu için ikincisi benim alican olarak değişimimi etkileyecektir ama birincisi de etkileyecektir yani. Aynı örnekten gitmek biraz sakat tabi ama bilgisayarım yeni olduğu için sc2 oynayabiliyorum artık mesela ve 3 ay önce benim için hiçbir şey ifade etmeyen sc şimdi maçlarını izlemek isteyeceğim bir şey haline geldi. dolayısıyla ben de değiştim. ya da çiğdem yok artık yeni bilgisayarın etkisi kadar hızlı tezahür etmese de değişiyorum. buradan da eski yazıma bir referans yaparak "her insan statükocudur" aforizmamı tekrarlayayım ve değişimin gri şeyler listesinde olduğunu belirteyim.
cem stayla özet geç lan çok uzun olmuş yazı derseniz de şöyle: İnsan sabit bir varlık değildir ve sahip olduğu/olmadığı her şeyle değişir. Bu değişimleri yaşarken durumlara, kendine ve olaylara bakış açıları (ki bunlar genelde extremumlardadır) da değişkendir ve bu değişkenlikleri sağlayan küçük şeyler de olabilir, büyük şeyler de. Her insanın statükocu olması ama aynı zamanda da sürekli değişen bir varlık olması bir paradokstur evet, ama hayat böyledir.
ya yine dağınık oldu galiba ama benim adım hıdır elimden gelen budur.
14 Kasım 2010 Pazar
Çok güldüm lan
Sabah saat sekizde uyanıyorum. Oğlum Keremsu'yu okuluna götürüyorum, ama bırakmı...yorum. Çünkü okulu çok pis.Özel hocası var, onu alıp eve geçiyoruz. Ne olur ne olmaz, dersten önce hocayı güzelce yıkıyorum. Kirini bokunu iyice akıtıyorum.
Onlar derse başlayınca ben de gazetelere göz gezdiriyorum. Siyasetle yakından ilgiliyim. Ak Partisi, CHPC-e, MHKP-C, hepsini biliyorum. Terör örgütü KKTC'den nefret ediyorum. Ülkemizi bölmek isteyenler defolup gidebilirler mi lütfen?...Teşekkürleeeer.
Ülkemizde yaşayan insanların aç ve işsiz olmaları, pis kokmaları beni çok üzüyor. Dört kişilik bir ailenin mutfak masası çok küçük bence. Orada yiyemezler. Dolayısıyla aç kalıp pis kokarlar. Kişi başına düşen gayrı sufi filli hafıza da çok düşük. Arttırılabilir mi lütfen?
Ve laiklik... Yani din ve devlet bahçeli'nin birbirinden ayrılması. Bunu yapmak bu kadar zor olmamalı. Artık benim halkımın din istismarıyla kandırılmasını istemiyorum. Bu ülkede yaşayanların çoğu insandır bunu unutmayalım. Zaten %98'i Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. Kalan %2 de aptaldır Aziz Nezin'in dediği gibi.
Kimse kimsenin dini inançlarına saygısızlık etmesin. Kimse Allah'la arama girmesin. Ayrıca ezanla da arama girmesinler. Eskiden ne güzel ezan Türkçe okunuyormuş... Camii falan da Türkçeymiş. Haa, yine Türkçe olsa namaza gider misin derseniz gitmem ama italyanca olursa belki iki rekatto kılarım. Hah hah haay, selam sana cehennem!!! Şaka şaka tövbe.Askerlerimizi çok seviyorum. Onlar olmasa rahat uyuyamazdık. Şimdi uyuyoruz. Bence daha çok silah, uçak ve albay satın almalıyız. Güzel bir şarkımız var bununla ilgili: Erler erbaşa, erbaşlar fidana, fidanlar ağaca çıkmalı yurdumda. Bedelli askerlik bekleyen gençlerimize de buradan seslenmek istiyorum: inşallah çıkmaz.Polislerimize tavsiyem biber gazı kullanmasınlar lütfen. Rezalet bir kokusu var ve haftalarca insanın üstünden çıkmıyor. Ben de biber gazı taşıyordum oradan biliyorum. Bir gün fakir bir adamcağıza çok acıdım. Ölsün diye sıktım.Sigara içtiği için alev aldı, yandı öldü. Ne demişler: Biber gazı yanmasın. Anlamı: Fakirler yanmasın, şeker de yerken ölebilsinler... Elbette kesme şekerden bahsediyorum. Yutella yiyen bir fakir düşünemiyorum. Keza Hariboru.Üçüncü sayfa haberlerini hemen geçiyorum çünkü genelde kokan insanlarla ilgili haberler oluyor. Pis pis ölüyorlar. Asansöre falan sıkışıyorlar, hemen bi tarafları kopuyor. Motosiklete biniyolar, hoop kafaları kopuyor...Hiç sevmem kafası kopan insanı. Zorla değil ya? Ayrıca ölüp gitseler neyse Leş gibi de kokuyorlar. Bari ölünce kokmasınlar. Tarım ve Köy yumurtası Bakanlığı'nın bu konuda yapacak bir şeyleri olmalı. Ayrıca enerji ve tabii ki de kaynaklar bakanlığı... Ya ne olacaktı?Elbette ülkemizde güzel şeyler de oluyor. Mesela biz yardım baloları düzenliyoruz. Oradan topladığımız paralarla daha büyük yardım baloları yapmaya çalışıyoruz. Balodan aldığımızı yine baloya yatırıyoruz yani, cebimize atmıyoruz.Bazen de defileler düzenleyip kendi tasarımlarız olan kıyafetleri sergiliyoruz. Satılan kıyafet olursa gelirini kimsesiz ve beyinsiz çocuklara gönderiyoruz. Ama maalesef pek satış olmuyor. O zaman da kıyafetleri yolluyoruz çocuklara. Yazık o kadar seviniyorlar ki, hemen kokuyorlar.Biraz da spor: Dünya kupasını takip etmeye çalışıyorum ama bu konuda çok bilgili değilim. Paraguay ile Uruguay'ın farkı nedir deseniz bilmem. Ama ortak noktaları nedir, iyi bilirim. Kokuyorlar...Ayrıca ne zaman kamera onları çekse çimlere kusuyorlar. Öbürküler de bazen tükürüyor ama temiz temiz. Tuf! Diye minik top kağıt mendil gibi bişey çıkarıyorlar. Pele yaşasaydı bence o da kusardı.
Yiğit Özgür / 17.06.2010
When i talk about boys, don't you know what i mean, boys?
yow yow 'sup niggers.
şimdi uzun zamandır yazı yazmayan tatilden yeni dönmüş köşe yazarı olucam. hatta sıkı durun, gazetelerin magazin eklerinin köşe yazarlarından olucam.
"Paris: Allahın Siktirettiği Şehir!
Merhaba sevgili okurlarım. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz haftayı tatilde, sevgilimle ve birkaç yakın dostumla Paris'te geçirdim. Gerçekten yaşanması gerekiyormuş Paris'i tanımak, onu yaşamak gerekiyormuş anlamak için...
* * *
Her köşesi moda kokan bir şehir Paris. Paris Saint-Germain' de sanırım Paris takımı. Paris Hilton'la bir alakası olduğunu sanmıyorum. Şaraplardan denemeyi unutmayın..
* * *
Uçaktan indiğimde karşılaştığım göçmen zenciler beni korkutsa da, sonradan alıştım. Eğer cebinizde paranız varsa, Paris gerçekten yaşanacak bir yer. Ama paranızı saklamayı bilmelisiniz ((((:"
------------------------------------------------------------------------------------------
Şimdi bu kısım da şey; cemdemo ile bir şeyler farkediyoruz kısmı:
Başlık: "Modern Toplumun Gelmiş Geçmiş En Büyük Oyunu: SPOR"
Buyrun:
Bence spor aktiviteleri toplumumuzun en büyük saçmalıkları. Eskiden olsa -ama yani medieval dönemden bahsediyorum- hepimiz kaslı olacaktık bir şekilde. Çünkü avlanıyor, kavga ediyor, HER YERE YÜRÜYOR, toprakları sürüp bir şeyler ekiyorduk falan. Her şey doğal işlerken spor yapma gereği duymamış insanlar. "Futbolun Atası" olarak geçen zilyon tane hikaye var mesela. Kasları zaten olan insanlar bunlar; nasıl bir "saf sıkıntıyla" yaratmışlar belli oluyor zaten. Mesela benim aklıma ilk gelen: Mayalar. Havuz gibi, ya da şöyle diyim "Digimon Arenası" modunda bir alanları var, çukur yani. duvarda yanlarda asılı çemberler var, el kullanmadan ordan topumsu bir şeyi geçirmeye çalışıyorlar işte. Yani yazarken bile komik geliyor hani eminim birileri "o çağda yaşasaydın hiç komik gelmezdi tamam mı her töreyi o çağın özelliklerine göre yargılamak gerekir" der ben de derim ki "O ZAMAN DİN FALAN HANİ EE?" (Swahili dilinde söylemek gerekirse: WAKA WAKA EE EE). Neyse yani olayın mantıksızlığı şu tam olarak: adamlar zaten dünyanın sonunun ne zaman geleceğine karar vermişler, bakmışlar "oha amk on bin sene var, sikerler" diyip top oynamaya başlamışlar. Sonra zevkli gelmemiş, lan dur şunun ucuna bir iddaa koyalım da zevkli olsun: KAYBEDEN TAKIMI ÖLDÜRELİM. Bakın böyle ne kadar mantıklı yani. Formalara reklam yok, kas yapmak için yapılmıyor, kimse öss zamanı çeşitli endişelerle bırakmıyor sporu. Zaten 4 5 takım falan vardır, zaten her sene sonunda sadece şampiyon olan takım hayatta kalmış olacağı için mesela "dört sene üst üste şampiyon olduuk, verilmiş sadakamııız-vaaarmııış" diye bağırırlardı. Neyse dağıttım konuyu, her şey çok doğal işliyor anlatabiliyor muyum. İngilterede mesela yine "Futbolun Atası" olarak gösterilen etkinliğin savaşlardan sonra yerdeki cesetlerden birinin kafasını kopararak oynandığı söyleniyor. Bakın ne kadar insani bir şey bu yani, "içeri orta kesmiyorum, kafa kesiyorum" diyor adamlar.
Bizse yani her şeyi çirkin çirkin yapaylaştırdığımız gibi 23 yaşında hayatında bir sike derman olamamış ve olamayacak insanların haftada sadece 3 defa gidip sadece birilerine göstermek için kas yapabilecekleri etkinlikler yaratmışız. Futbol yani nedir hocam Bacari Sagna, Peter Pekarik, Xavi Hernandez, sözüm size. Olm adam mısınız lan.
Dur konuyu dağıttım yine. Keşke teknoloji gelişirken doğanın ağzına sıçmasaydık. Başından beri hep doğaya zarar vermeyecek kaynaklar kullanılsaydı makinelerde, avlansaydık hala falan. Acun'un yapacağı av programını çok merak uyandırıcı olurdu: "Turgut abi 54 yaşındasın, hala avlarım aslan diyosun öyle mi? -avlarım acuncum avlarım noolucak +turgut abi gaz sayın seyirciler turgut abi hazır mısın -hazırım acuncum tabi eşime burdan selamlarımı gönderiyorum -turgut abi bir de bir şey soracağım geçen hafta yeşimle bir gerginliğiniz oldu? +acuncum şimdi o orospunun adını ağzıma almak istemiyorum, ama yani şimdi elinin hamuruyla erkek işine nasıl karışır yani bu kadın ben anlamıyorum büyük finalde mamut avında görüşücez inşallah allah yolumu açık ederse. -peki turgut abi salıyoruz aslanı +tamam acuncum" Düşünsenize lan böyle bir rahatlık doğallık var mı yani.
Neyse tamam uzatmamam gerekiyor sanki; yazının tamamını okuyup da bir bok anlamamış olanlar için özet geçiyorum piçler: haftada 5 buçuk saat spor salonuna gidip spor yapıp sonra her yere arabayla gitmek, kendimize daha rahat olabileceğimiz süper rahat koltuklar oturma odaları bürolar yaratmak çok saçma lan.
Daha önce başkasının aklına geldi mi ki bu tespit? oha yok artık sanmıyorum.
* * *
Bundesliga gerçekten görülmeye değer bir bölge. Dokusunu hiç kaybetmemiş, tamamen ağaçlarla kaplı otantik görüntüsüyle balayını geçirmek için çok uygun bir sahil kasabasından bahsediyorum.
şimdi uzun zamandır yazı yazmayan tatilden yeni dönmüş köşe yazarı olucam. hatta sıkı durun, gazetelerin magazin eklerinin köşe yazarlarından olucam.
"Paris: Allahın Siktirettiği Şehir!
Merhaba sevgili okurlarım. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz haftayı tatilde, sevgilimle ve birkaç yakın dostumla Paris'te geçirdim. Gerçekten yaşanması gerekiyormuş Paris'i tanımak, onu yaşamak gerekiyormuş anlamak için...
* * *
Her köşesi moda kokan bir şehir Paris. Paris Saint-Germain' de sanırım Paris takımı. Paris Hilton'la bir alakası olduğunu sanmıyorum. Şaraplardan denemeyi unutmayın..
* * *
Uçaktan indiğimde karşılaştığım göçmen zenciler beni korkutsa da, sonradan alıştım. Eğer cebinizde paranız varsa, Paris gerçekten yaşanacak bir yer. Ama paranızı saklamayı bilmelisiniz ((((:"
------------------------------------------------------------------------------------------
Şimdi bu kısım da şey; cemdemo ile bir şeyler farkediyoruz kısmı:
Başlık: "Modern Toplumun Gelmiş Geçmiş En Büyük Oyunu: SPOR"
Buyrun:
Bence spor aktiviteleri toplumumuzun en büyük saçmalıkları. Eskiden olsa -ama yani medieval dönemden bahsediyorum- hepimiz kaslı olacaktık bir şekilde. Çünkü avlanıyor, kavga ediyor, HER YERE YÜRÜYOR, toprakları sürüp bir şeyler ekiyorduk falan. Her şey doğal işlerken spor yapma gereği duymamış insanlar. "Futbolun Atası" olarak geçen zilyon tane hikaye var mesela. Kasları zaten olan insanlar bunlar; nasıl bir "saf sıkıntıyla" yaratmışlar belli oluyor zaten. Mesela benim aklıma ilk gelen: Mayalar. Havuz gibi, ya da şöyle diyim "Digimon Arenası" modunda bir alanları var, çukur yani. duvarda yanlarda asılı çemberler var, el kullanmadan ordan topumsu bir şeyi geçirmeye çalışıyorlar işte. Yani yazarken bile komik geliyor hani eminim birileri "o çağda yaşasaydın hiç komik gelmezdi tamam mı her töreyi o çağın özelliklerine göre yargılamak gerekir" der ben de derim ki "O ZAMAN DİN FALAN HANİ EE?" (Swahili dilinde söylemek gerekirse: WAKA WAKA EE EE). Neyse yani olayın mantıksızlığı şu tam olarak: adamlar zaten dünyanın sonunun ne zaman geleceğine karar vermişler, bakmışlar "oha amk on bin sene var, sikerler" diyip top oynamaya başlamışlar. Sonra zevkli gelmemiş, lan dur şunun ucuna bir iddaa koyalım da zevkli olsun: KAYBEDEN TAKIMI ÖLDÜRELİM. Bakın böyle ne kadar mantıklı yani. Formalara reklam yok, kas yapmak için yapılmıyor, kimse öss zamanı çeşitli endişelerle bırakmıyor sporu. Zaten 4 5 takım falan vardır, zaten her sene sonunda sadece şampiyon olan takım hayatta kalmış olacağı için mesela "dört sene üst üste şampiyon olduuk, verilmiş sadakamııız-vaaarmııış" diye bağırırlardı. Neyse dağıttım konuyu, her şey çok doğal işliyor anlatabiliyor muyum. İngilterede mesela yine "Futbolun Atası" olarak gösterilen etkinliğin savaşlardan sonra yerdeki cesetlerden birinin kafasını kopararak oynandığı söyleniyor. Bakın ne kadar insani bir şey bu yani, "içeri orta kesmiyorum, kafa kesiyorum" diyor adamlar.
Bizse yani her şeyi çirkin çirkin yapaylaştırdığımız gibi 23 yaşında hayatında bir sike derman olamamış ve olamayacak insanların haftada sadece 3 defa gidip sadece birilerine göstermek için kas yapabilecekleri etkinlikler yaratmışız. Futbol yani nedir hocam Bacari Sagna, Peter Pekarik, Xavi Hernandez, sözüm size. Olm adam mısınız lan.
Dur konuyu dağıttım yine. Keşke teknoloji gelişirken doğanın ağzına sıçmasaydık. Başından beri hep doğaya zarar vermeyecek kaynaklar kullanılsaydı makinelerde, avlansaydık hala falan. Acun'un yapacağı av programını çok merak uyandırıcı olurdu: "Turgut abi 54 yaşındasın, hala avlarım aslan diyosun öyle mi? -avlarım acuncum avlarım noolucak +turgut abi gaz sayın seyirciler turgut abi hazır mısın -hazırım acuncum tabi eşime burdan selamlarımı gönderiyorum -turgut abi bir de bir şey soracağım geçen hafta yeşimle bir gerginliğiniz oldu? +acuncum şimdi o orospunun adını ağzıma almak istemiyorum, ama yani şimdi elinin hamuruyla erkek işine nasıl karışır yani bu kadın ben anlamıyorum büyük finalde mamut avında görüşücez inşallah allah yolumu açık ederse. -peki turgut abi salıyoruz aslanı +tamam acuncum" Düşünsenize lan böyle bir rahatlık doğallık var mı yani.
Neyse tamam uzatmamam gerekiyor sanki; yazının tamamını okuyup da bir bok anlamamış olanlar için özet geçiyorum piçler: haftada 5 buçuk saat spor salonuna gidip spor yapıp sonra her yere arabayla gitmek, kendimize daha rahat olabileceğimiz süper rahat koltuklar oturma odaları bürolar yaratmak çok saçma lan.
Daha önce başkasının aklına geldi mi ki bu tespit? oha yok artık sanmıyorum.
* * *
Bundesliga gerçekten görülmeye değer bir bölge. Dokusunu hiç kaybetmemiş, tamamen ağaçlarla kaplı otantik görüntüsüyle balayını geçirmek için çok uygun bir sahil kasabasından bahsediyorum.
10 Kasım 2010 Çarşamba
AMCIKSIN TOLGA
YARIN DA STARCRAFT YAPARIZ DEDİN, EVE 5-6 GİBİ GELİYORUM DEDİN. NERDESİN GÖTÜN EVLADI?
ps: cem sana hiç girmiyorum zaten.
8 Kasım 2010 Pazartesi
second edition: augustus hill of oz quotes
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
It's called the butterfly effect. A butterfly starts flapping its wings in China, and over the course of time, that little movement of air becomes a hurricane in Texas. One day, you got a butterfly dancing on a flower. The next, you got pianos stuck in trees. The little butterfly, he didn't know any better. He was just out looking for food, for love, for some kind of satisfaction.
Goldfish.
They live their whole lives in 30-second intervals. Every half minute, their little brain forgets what the last half minute of their life was like. In other words, when this little goldfish is happy, he thinks he's been happy his whole life since his whole life was only 30 seconds ago. And when this little goldfish is hungry, he thinks he's been hungry his whole life. And when he's dying, this little goldfish thinks he's been dying his whole life. Imagine that. Death being the only life this little goldfish will ever know.
Those National Geographic specials, they're popular here at Oz. All those wild beasts attacking each other, ferocious lions running down to the watering hole, brutalizing antelopes and gazelles. How come there's never a programme where the animals get along, where they help each other? Is it possible for, say, a flat-billed platypus to help a green-eyed cockatoo cross the street?
So, what is it that separates you and me from the goldfish, the butterfly, the flat billed platypus? Our minds, huh? Our souls, huh? That fact that we can get HBO? Well maybe it's that humans are the only species to put other animals in cages. Put its own kind in cages.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Yeah. Everybody wants to escape from Oz. 'Course truth is, there is no escape. I mean, let's say you manage to sneak out. Then you gotta run and keep running. The life of running away ain't no life at all. Better to stay put, face reality, deal with what you got and make the best of it. Yeah, the measure of a man is not where he lives, but how. How he makes the best of it.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
They say that every snowflake is different. But how can they really be sure? I mean, think about all the snowflakes that have fallen all over the world throughout Earth's history. The law of averages dictates that at least two of them had to be similar. Like human beings, like the men in Oz, even if they start out unique, they end up the same.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Now, you'd think a doctor or two would be on the top of the list of the greatest person of the millennium. I mean, doctors do research, discover diseases. But no one's gonna see Dr. Epstein-Barr, Dr. Norman-Barre, Dr. Down, and Dr. Alzheimer on any list. 'Cause for all their hard work, hearing their names fills us with dread. Their names make us sick.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
ve sona sakladığım en güzeli:
When Napoleon died in Exile, the doctors cut off his dick. They put his dick in an ornate jar and gave it to his priest; don't ask me why. Over the years, Napoleon's dick was sold and sold again to the highest bidder. To this day, at least three people claim to own Napoleon's dick. But you see, it's not important who owns the real dick. The big question is, well... who the fuck do those other two dicks belong to?
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
It's called the butterfly effect. A butterfly starts flapping its wings in China, and over the course of time, that little movement of air becomes a hurricane in Texas. One day, you got a butterfly dancing on a flower. The next, you got pianos stuck in trees. The little butterfly, he didn't know any better. He was just out looking for food, for love, for some kind of satisfaction.
Goldfish.
They live their whole lives in 30-second intervals. Every half minute, their little brain forgets what the last half minute of their life was like. In other words, when this little goldfish is happy, he thinks he's been happy his whole life since his whole life was only 30 seconds ago. And when this little goldfish is hungry, he thinks he's been hungry his whole life. And when he's dying, this little goldfish thinks he's been dying his whole life. Imagine that. Death being the only life this little goldfish will ever know.
Those National Geographic specials, they're popular here at Oz. All those wild beasts attacking each other, ferocious lions running down to the watering hole, brutalizing antelopes and gazelles. How come there's never a programme where the animals get along, where they help each other? Is it possible for, say, a flat-billed platypus to help a green-eyed cockatoo cross the street?
So, what is it that separates you and me from the goldfish, the butterfly, the flat billed platypus? Our minds, huh? Our souls, huh? That fact that we can get HBO? Well maybe it's that humans are the only species to put other animals in cages. Put its own kind in cages.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Yeah. Everybody wants to escape from Oz. 'Course truth is, there is no escape. I mean, let's say you manage to sneak out. Then you gotta run and keep running. The life of running away ain't no life at all. Better to stay put, face reality, deal with what you got and make the best of it. Yeah, the measure of a man is not where he lives, but how. How he makes the best of it.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
They say that every snowflake is different. But how can they really be sure? I mean, think about all the snowflakes that have fallen all over the world throughout Earth's history. The law of averages dictates that at least two of them had to be similar. Like human beings, like the men in Oz, even if they start out unique, they end up the same.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Now, you'd think a doctor or two would be on the top of the list of the greatest person of the millennium. I mean, doctors do research, discover diseases. But no one's gonna see Dr. Epstein-Barr, Dr. Norman-Barre, Dr. Down, and Dr. Alzheimer on any list. 'Cause for all their hard work, hearing their names fills us with dread. Their names make us sick.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
ve sona sakladığım en güzeli:
When Napoleon died in Exile, the doctors cut off his dick. They put his dick in an ornate jar and gave it to his priest; don't ask me why. Over the years, Napoleon's dick was sold and sold again to the highest bidder. To this day, at least three people claim to own Napoleon's dick. But you see, it's not important who owns the real dick. The big question is, well... who the fuck do those other two dicks belong to?
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
6 Kasım 2010 Cumartesi
Sis
Şimdi başlık sis olunca şiir falan bekliyorsunuz di mi? I-ıh şiir falan yok. Bugün metrobüsle okula giderken (cumartesi niye okula gidiyorum? koro çalışmam var) köprüden geçtim ister istemez. Sis çok yoğun olduğundan deniz gözükmüyordu. Sonsuz beyazlık vardı. Sonra daldım gittim, o beyazlık bir yandan gökyüzünün devamı gibi, bir yandan sanki gökyüzü de gitmiş, pür beyazlık bildiğimiz. Çok hoşuma gitti. Bir yandan da o beyazlık hep öyle kalsa, yerle gök birleşmiş gibi, biz de orada kapana kısılmış gibi kalsak falan diye düşündüm. Sonra lan aslında gök yerde olsa deniz yukarda olsa gökyüzü yerine. İnsanlar yüzmek için uçağa binse atlasalar ne güzel olurdu derken, "aslında olurmuş yani, doğduğumuzdan beri gök yukarda deniz aşağıda olduğu için ona alıştık, öbür türlü olsa ona da alışırdık" dedim. En azından benim için çok büyük bir sorun teşkil etmezdi. Burdan alışkanlıklar konusuna atladı beynim ama onla ilgili zaten bir şeyler yazmıştım yine bu bloga o yüzden düşünce silsilemin o kısmını atlayıp devamına geçiyorum. Sonra biraz daha düşündüm. Şeye bağladım burdan da "ya aslında üzerine düşünmeden kabul edip alıştığımız bir sürü şey var." Buradan bağlaması biraz zor olacak ama dün, üyesi olduğum AÇMÖF ( avrupa çalışmaları merkezi öğrenci forumu)'e Hollandalı 15-20 kişi toplantıya geldi ve Türkiye siyaseti üzerine konuşulurken konu konuyu açtı. İşte sizde partiler nasıl, bizde nasıl? AB'ye giriş sürecine Türkiye nasıl bakıyor? Hollanda nasıl bakıyor vs vs derken, konu askerliğe geldi. Şimdi biz askerliğin zorunlu olduğunu söyledik. Onlar biraz şaşırdı önce. Sonra e peki bunun kaldırılması için bir şey yapmıyor musunuz dediler. Orada herkes kaldı tabi. Tamam birkaç tane vicdani retçi var; ama gerçekten birkaç tane. Ülkede başörtüsü gibi yüzeysel bir konu her kanalda, her siyasi platformda deli gibi tartışılırken, böyle bir konunun neredeyse özümsenerek konuşulmaması ve normalmiş gibi davranılması çok garip. Kendimi düşündüm. Askere gitmemek için belki kilo alırım zamanı geldiğinde, ya da işte yurt dışında 3 sene çalışıp 28 gün yaparım oh, diyorum. Çevremdeki çoğu insanda bu tip kaçış yolları arıyor. Hepimiz ayda yılda bir konusu açıldığında, "yeaaa abi aslında zorunlu olmaması lazım, insanları en verimli çağında........." gibi şeyler söylüyoruz ama, hani etrafımda süper ve derin diyebileceğim insanlar bile bunun olamayacağını kabullenmiş ve artık alışmış durumda, kendim de dahil. "Nasıl lan yani?" dedim kendime. Nasıl böyle bir şeye bizi alıştırmış olabilirler? Böyle onlarca şey var. "Güçlü bir devlet anlayışı olmalı" yani "devlet korkusu" meselesi veya derin devletin varlığı, her tarafta dönen rüşvet, yaya geçitlerinde arabaların durmaması vs vs gidiyor böyle. "Ya abi artık onlar Türkiye'nin gerçekleri" diye geçiştirilebilecek onlarca konu var yani. Niye var bunlar? Neden daha çok gündemde değiller aklımın almadığına karar verdim. Ve evet buraya gerçekten sisten geldim. ve evet biraz kafam dağınık.
4 Kasım 2010 Perşembe
3 Kasım 2010 Çarşamba
1 Kasım 2010 Pazartesi
31 Ekim 2010 Pazar
ben bişey okudum ve çok etkilendim
Alican'ın yazdığı da etkiledi tabi beni, ama bunu onun üzerine yazmıyorum -zaten alakasız-, şimdi "sübhanallah kardeşim ibretlik paylaşım" moduna girmiyim boşu boşuna. Şöyle yapalım, düşünün ki ben google ım ve Alican'ın paragrafını search bar'a yazmışsınız ve ben diyorum ki;
öyle bir şey var da bak şöyle bir şey de vardı benim aklımda.
Hazan bana doğumgünümde bir kitap verdi. Hazan benim sevgilim olduğu için ve buradan "VE BEN ONU ÇOK SEVİYORUM AŞKIM O BENİM HAYATIM VE SIRADAKİ ŞARKIYI EMRE AYDIN ÇALAR MISINIZ KOŞUYOLUNDAKİ HAZANA" yapmak istediğim için falan da değil, beni baya etkilediği için yazıyorum. Ulan ne iğrenç bir arkadaş grubumuz var her hareketimi "bundan değil, şundan" diye açıklamadan giremiyorum laf sokucaksınız diye ne ne ne garip insanlarsınız lan ayıp değil mi.
Açıklamamı yaptığıma göre başlıyorum.
* * * (ccc yılmazözdil ccc)
Hazan bana doğumgünümde bir kitap verdi. Beni etkileyen bir çok kısmı var kitabın bitirdikten sonra veririm size de. (bu arada bende dikkat eksikliği insomnia anoreksia bulimia çokkişiliklilik ve benzeri bir sürü psikolojik sorun olduğu için yavaş okuyorum, kızma hazan nolur.) "Yeni Hayat", Orhan Pamuk yazmış. Şöyle enteresan bir paragraf var kitabın içinde. Olayı anlatmama gerek yok, benim çok etkilendiğim ve hatta damarını kessen ergenlik akacak gençler gibi "bence bu kitap beni anlatıyor" dedirten bir kısım.
"Allah'ın üflemesiyle birlikte aleme ruhla birlikte Adem'in gözü de değdi. O zaman cilasız aynada olduğu gibi değil, alemde oldukları gibi, evet, tam da çocukların göreceği gibi gördük şeyleri. Gördüğünü adlandıran, adıyla da gördüğü şeyi bir tutan biz çocuklar o zamanlar ne şendik! O zamanlar zaman zamandı, kaza kaza, hayat da hayat. Bu mutluluktu ve şeytanı mutsuz etti ve o da şeytandır, Büyük Kumpas'ı başlattı. Bir adam Büyük Kumpas'ın piyonu, Gütenberg, -matbaacı dediler ona ve taklitçilerine- çalışkan elin, sabırlı parmağın ve titiz kalemin yetiştiremeyeceği kadar çoğalttı kelimeleri ve ipini koparan, kelimeler, kelimeler, kelimeler boncuklar gibi dört bir yana dağıldılar. Sokak kapılarımızın altını ve sabun kalıplarının ve yumurta paketlerinin üstünü aç ve çılgın hamamböcekleri gibi kelimeler ve yazılar sardılar. Böylece bir zamanlar etle kemik gibi olan söz ile eşya birbirlerine sırt döndüler. Böylece, gece ay ışığında, zaman nedir, diye bize sorulduğunda, hayat nedir, keder nedir, kader nedir, acı nedir diye sorulduğunda, bir zamanlar yüreğimizle bildiğimiz bütün cevapları, imtihan gecesini uykusuz geçiren ezberci öğrenci gibi birbirine karıştırdık. Zaman, derdi bir budala, bir gürültüdür. Kaza, derdi başka bir talihsiz, kaderdir. Hayat derdi, bir üçüncüsü, bir kitaptır. Biz şaşkınlar, anlıyorsunuz ya, doğru cevabı kulağımıza fısıldasın diye meleği beklerdik."
Açıklama yapmama gerek yok romanın konusuyla ilgili. Herhangi bir kahramanın bizzat attığı bir tirad değil bu, dışardan gelen bir düşünce şeklinde beliriyor, vesaire.
(ha bir de paragraftaki allahın üflemesi, şeytanın oyunları gibi detaylarına takılacak arkadaşları şimdiden istifaya davet ediyorum.)
öyle bir şey var da bak şöyle bir şey de vardı benim aklımda.
Hazan bana doğumgünümde bir kitap verdi. Hazan benim sevgilim olduğu için ve buradan "VE BEN ONU ÇOK SEVİYORUM AŞKIM O BENİM HAYATIM VE SIRADAKİ ŞARKIYI EMRE AYDIN ÇALAR MISINIZ KOŞUYOLUNDAKİ HAZANA" yapmak istediğim için falan da değil, beni baya etkilediği için yazıyorum. Ulan ne iğrenç bir arkadaş grubumuz var her hareketimi "bundan değil, şundan" diye açıklamadan giremiyorum laf sokucaksınız diye ne ne ne garip insanlarsınız lan ayıp değil mi.
Açıklamamı yaptığıma göre başlıyorum.
* * * (ccc yılmazözdil ccc)
Hazan bana doğumgünümde bir kitap verdi. Beni etkileyen bir çok kısmı var kitabın bitirdikten sonra veririm size de. (bu arada bende dikkat eksikliği insomnia anoreksia bulimia çokkişiliklilik ve benzeri bir sürü psikolojik sorun olduğu için yavaş okuyorum, kızma hazan nolur.) "Yeni Hayat", Orhan Pamuk yazmış. Şöyle enteresan bir paragraf var kitabın içinde. Olayı anlatmama gerek yok, benim çok etkilendiğim ve hatta damarını kessen ergenlik akacak gençler gibi "bence bu kitap beni anlatıyor" dedirten bir kısım.
"Allah'ın üflemesiyle birlikte aleme ruhla birlikte Adem'in gözü de değdi. O zaman cilasız aynada olduğu gibi değil, alemde oldukları gibi, evet, tam da çocukların göreceği gibi gördük şeyleri. Gördüğünü adlandıran, adıyla da gördüğü şeyi bir tutan biz çocuklar o zamanlar ne şendik! O zamanlar zaman zamandı, kaza kaza, hayat da hayat. Bu mutluluktu ve şeytanı mutsuz etti ve o da şeytandır, Büyük Kumpas'ı başlattı. Bir adam Büyük Kumpas'ın piyonu, Gütenberg, -matbaacı dediler ona ve taklitçilerine- çalışkan elin, sabırlı parmağın ve titiz kalemin yetiştiremeyeceği kadar çoğalttı kelimeleri ve ipini koparan, kelimeler, kelimeler, kelimeler boncuklar gibi dört bir yana dağıldılar. Sokak kapılarımızın altını ve sabun kalıplarının ve yumurta paketlerinin üstünü aç ve çılgın hamamböcekleri gibi kelimeler ve yazılar sardılar. Böylece bir zamanlar etle kemik gibi olan söz ile eşya birbirlerine sırt döndüler. Böylece, gece ay ışığında, zaman nedir, diye bize sorulduğunda, hayat nedir, keder nedir, kader nedir, acı nedir diye sorulduğunda, bir zamanlar yüreğimizle bildiğimiz bütün cevapları, imtihan gecesini uykusuz geçiren ezberci öğrenci gibi birbirine karıştırdık. Zaman, derdi bir budala, bir gürültüdür. Kaza, derdi başka bir talihsiz, kaderdir. Hayat derdi, bir üçüncüsü, bir kitaptır. Biz şaşkınlar, anlıyorsunuz ya, doğru cevabı kulağımıza fısıldasın diye meleği beklerdik."
Açıklama yapmama gerek yok romanın konusuyla ilgili. Herhangi bir kahramanın bizzat attığı bir tirad değil bu, dışardan gelen bir düşünce şeklinde beliriyor, vesaire.
(ha bir de paragraftaki allahın üflemesi, şeytanın oyunları gibi detaylarına takılacak arkadaşları şimdiden istifaya davet ediyorum.)
hayat baya garip aslında. haberlerde gördüğümüz üzere taksim'de bomba patlamış. 22 kişi yaralanmıştı en son haberlere baktığımda. dün bir stüdyo yapalım yahu diye niyetlenip öğlen vakti taksim'e çıkmıştık. saat 2 civarı falan da oralardaydık. 1 gün sonra aynı saatlerde geçtiğimiz bir yerde bomba patlaması, hayatı ilginç bir şekle sokuyor. şimdi bu blogu okuyan 7-8 kişiden (o da en fazla) 6-7'si (tolga okudu mu emin değilim) paul auster romanlarından en az birkaçını okumuştur. O'nun sürekli öne çıkardığı "tesadüf" kavramı gerçekten ön planda sanki hayatta. mesela ben bu tolga'yla aynı vapuru kullanmıyor olsam şimdi böyle yakın arkadaşım olmayacaktı. belki cem'le arkadaş olmasam berker'le de yakınlaşma imkanı doğmayacaktı. veya işte berker beni o sene yazlığa çağırmasa aramızdaki bazı küçük anlaşmazlıklar hallolmayıp, süper bir dosttan öte insandan mahrum kalacaktım. ne olursa olsun, haksızlık etmeyeyim, beraber çok güzel 4 sene geçirdiğim kız arkadaşım her sene çekilen sınıf kuralarında bizim sınıfa düşmeseydi ve ön sırama oturmasaydı şimdi karakteri bambaşka şekillenmiş bir adam olacaktım. Böyle böyle gider bunlar. Stüdyo'yu cumartesi değil de pazar alsaydık yaralanma veya ölme ihtimalimiz mi vardı yani? "nasıl lan?" demeden geçemiyorum pek. mesela ablam'ın yunanistan'dan bugün türkiye'ye gelen arkadaşı direkt taksim'e gelecekmiş öğlen 11 de inecekmiş uçağı bavullarını alıp taksim'de bir otelde kalacakmış. belki bombanın patladığı sıralarda oradan geçecekti. uçağı retard yapmış, o yüzden geçmemiş oralardan. aslında olmamış örneklerden gitmeye gerek yok. yaralananların 12'si sivil. yani bu 12 insan öyle durup dururken ölüyorlardı az daha. şimdi buradan nereye bağlayacağımı bilmiyorum. "olum baksana böyle şey mi olur hayat ne sikten boktan bir şey lan, bu kadar saçma bi iş olmaz, intihar edelim hepcek" tarzı bir yere bağlanabilir; bir diğer yandan da " hayat böyle kısa ve beklenmedik, o yüzden en güzel şekilde yaşamaya bak" mı demeli. Ben şu son zamanlarda bulunduğum moddan dolayı birincisini tercih ederim galiba ama ikincisi de pek mantıksız sayılmaz sanki. yazı biraz dağınık oldu ama kafam da dağınık lan ne yapayım yani. idare edin bir süre.
29 Ekim 2010 Cuma
kış
kışın kendini belli etmeye başladığı şu günlerde sizleri şu sözlerle başbaşa bırakıyorum.
When the winter's here, then it's party time.
Bring a bottle, wear your bright clothes.
It'll soon be summertime, and we'll sing again,
we'll go drivin' or maybe we'll settle down.
If she's rich, if she's nice,
bring you're friends and we'll all go into town.
When the winter's here, then it's party time.
Bring a bottle, wear your bright clothes.
It'll soon be summertime, and we'll sing again,
we'll go drivin' or maybe we'll settle down.
If she's rich, if she's nice,
bring you're friends and we'll all go into town.
28 Ekim 2010 Perşembe
sc2 accountımı sonunda almış bulunuyorum.
tebrikleri lost temple'da kabul ediyoruz.
elephantine / berker.zor@gmail.com
*o değil oynamaya kıyamadım "hayvan gibi uykusuzum yepisyeni accountın amına koymayalım placement match'lerde" deyü. yarın sağlam kafayla oynamaya karar verdim o yüzden.
**avatar olarak zenci seçtim, doğayla ne kadar uyum içinde olduğumu simgeliyor.
27 Ekim 2010 Çarşamba
diyanetim
vegasa bi umre yapmak istiyorum da şu arkadaşlara başvursam mı?
Rufus Wainwright'la aramızdaki farklar.
1 - Benim de bazen sigaranın yanında çikolatalı süt içtiğim oluyor, fakat havasını yapacacak değilim.
2- Onun sesi baya güzel.
26 Ekim 2010 Salı
Galatasaray'la ilgili süper bir yazı buldum, Alican belki okumuştur o buluyor bunları bir şekilde ama güzel yine de koyayım dedim.
eyyorlamam bu kadar.
çok bilgisayar oynamışsın gözlerinin feri kaçmış
carrefour bir şubesini de akatlara açmış
werder bremen maçı harbi fena maçmış
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
bu yaşa geldin utanmadan sen hala kafa salla
sabahları tereyağını dene bir de balla
bu mısraya yazacak bir şey bulamadım valla
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
a a a b kullandığım şiir şeması
b hiç değişmiyor kızmasın şiir uleması
yazmak zor gelse de yok bunun aması
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.

ergenlik dediğin uzun bir yoldur engebeli
bir orta yapsa jansen, içeri doğru bombeli
pizarro'nun içeri doğru koşuları çok deli
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
isveçte metalci olmaz, bi kere hepsi sarışın.
tayfun oğlan, rica edicem fanlarınızla barışın
konserlerde stage diving yapıp aralarına karışın
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
"özellikle berker" demiş götoğlanının teki
yazdıkları yayınlansa ancak posta sanat eki
en beğendiği futbolcu bremenin sol beki
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
tolgaoğlan der ki dünyadan hep haz al
yaşasan bile bitkisel hayatta, metabolizman bazal
haydi sen de koş, eline bir saz al
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
carrefour bir şubesini de akatlara açmış
werder bremen maçı harbi fena maçmış
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
bu yaşa geldin utanmadan sen hala kafa salla
sabahları tereyağını dene bir de balla
bu mısraya yazacak bir şey bulamadım valla
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
a a a b kullandığım şiir şeması
b hiç değişmiyor kızmasın şiir uleması
yazmak zor gelse de yok bunun aması
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.

ergenlik dediğin uzun bir yoldur engebeli
bir orta yapsa jansen, içeri doğru bombeli
pizarro'nun içeri doğru koşuları çok deli
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
isveçte metalci olmaz, bi kere hepsi sarışın.
tayfun oğlan, rica edicem fanlarınızla barışın
konserlerde stage diving yapıp aralarına karışın
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
"özellikle berker" demiş götoğlanının teki
yazdıkları yayınlansa ancak posta sanat eki
en beğendiği futbolcu bremenin sol beki
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
tolgaoğlan der ki dünyadan hep haz al
yaşasan bile bitkisel hayatta, metabolizman bazal
haydi sen de koş, eline bir saz al
lab vardı ama ne yazık ki gidemedim.
Demin biraz fm'nin demosuna baktım ve izninizle bu konuda bir miktar atıp tutacağım.
Bağlantım taşaklı diye hemencicik strawberry demoyu indirdim. Çok fena uykum geldiği için bazı şeyleri tam kavrayamadım açıkçası, fakat anladığım kadarıyla biraz irdeleyeyim hemen.
Öncelikle şunu söyleyeyim, Miles Davis değil de yine onun gibi isimli bir herif var bu FM'yi yapan adamlardan, ONUN BEN AMINA KORUM. YİRMİ KİŞİNİN SEKİZİNİ BEN YAPARIM. Yeter be yıllardır senin eye-cancer beyaz skin sevdandan çektiğimiz. Ekranı öne eğip oynuyorum iki saattir, far yemiş tavşana döndüm pezevenk, astigmatımı azdırdın resmen.
Bunu geçtiğimize göre biraz daha oyunla ilgili şeylere geçeyim. Öncelikle bu "abi duran top organizasyonu yapıcakmışız aman yarabbilemin." dediğimiz muhabbet sikindirik ötesiymiş. Eskisinden tek farkı yaptığın değişiklikleri vizüel olarak da göstermesi, ben de böyle "sen şuradan koş sen buradan yaldır, SARI, KALEYE KALEYE" falan bir şeyler yapacağız diye heveslenmiştim; kursağımda kaldı.
Onun yanında antrenman sistemini de baya değiştirmişler; ama açık konuşayım bir bok anlamadım. O yüzden antrenman konusunu "cesur bir değişiklik, oyunun dinamikleri üzerinde büyük etkileri var. Sigames ekibini kutluyorum buradan, harika bir çalışmaya imza atmışlar" diyerek geçiyorum.
Şimdi, gelelim transfer sistemine. Ben sanıyordum ki böyle bonservis ücretini tek oturumda halledeceğiz, üç veririm beş veririm diye konuşacağız falan. Yokmuş öyle bir şey, trade de denemedim ama sanmıyorum ki onu da düzeltmiş olsunlar.
Öte yandan kontrat imzalarken menajerle pazarlık yapıyoruz. Öyle olunca signing on fee yanında agent fee de ödüyoruz bir de, tüm bunların pazarlığı var çeşitli küçük çılgınlıklar. Gerçekten menajerlere inanılmaz kıl oluyorum yalnız. Oyunu ilk açınca bir Man. City ile çılgın transferler peşinde koşayım dedim, demez olaydım.
Kaleye Adler'i almaya karar verdim abi, bonservisini de süper paraya kapattım (16M Pound). Sonra geldi bu menajeri, mıymıy da bir şey. Bir kontrat koydu önüme, Florya'ya kadar kovalayacaktım şerefsizi. Aynen şöyle bir şey istedi çünkü:
Wage: 9.5M
Signing on fee: 11M
Agent Fee: 7M
Minimum fee release clause: 17M
Hayır hadi klüpte para bok hepsini kabul ettim de fee release clause'ı kaldırdım. Kabul etmediler. Bari bir 40'a çekeyim dedim, hayır olmaz. 30? ı-ıh.
Anladım sonra pezevenklerin derdini. Böyle böyle takım takım gezip signing on fee'lerden, agent fee'lerden zengin olacaklar akıllarınca. Ben kül yutmam tabi, bastım tekmeyi.
Sonra Totnım'a geçtim biraz oynayayım diye. Demin Montolivo'yu almaya çalışıyordum, 20m'e kadar çıktım fakat kabul ettiremedim. Sonra ilginç bir seçenek vardı, "bak bu oyuncu önemli bir oyuncu, git bir board'a rica et." diye. Tıkladım ona,
-Montolivo'yu alsak var ya süper olur.
-Fakat sana verdiğimiz bütçe bizce yeterli.
-Ama anlamıyor musunuz? Montolivo'yu almazsak rival'larımızın gerisinde kalırız. MMMMMM MONTOLIVO. BU MUHTEŞEM LEZZETE ASLA HAYIR DİYEMİYORUM.
-Tamam abi hemen biz hallediyoruz sen sıkma canını.
Falan diye bir diyalog yaşadık, sonra bir baktım adamlar 14.5M'e kapatmışlar, üzerine beni o menajer ibnesiyle bile muhattap etmeden anahtar teslim verdiler herifi elime. Artık Fiorentina başkanının yatağına Mutu'nun kafasını mı bıraktılar ne yaptılar kestiremiyorum da ilginç olmuş yani.
Bunun dışında bu sene ilk etapta Galatasaray ve Totnım'la oynamaya karar verdim, keza Totnım'ın kadrosu gerçekten oldukça güzel. Şöyle bir şeyler düşündüm:
....................................................O...............................................
...............................................forvet*..........................................
........O................................................................................O.......
.....bale**......................................................................lennon...
.....................................................................................................
.......................................O......................O..................................
..................................modric** - van der vaart.......................
..................................................O................................................
.............................................palacios..........................................
.....................................................................................................
........O.......................O.......................O............................O.......
...........ekotto (zenci)- iki tane defans** - corluka (uzun)....
.....................................................................................................
...................................................O................................................
...............................................gomes...........................................****
*: Takımda bir sürü forvet olduğu için pek karar veremedim, ama kimseyi almazsam çok seviyorum diye Crouch'ı oynatırım heralde. Keza çok seviyorum.
**: Modric ortada harcanıyor gibi gelirse belki onu sağa çekip Lennon'ı keserim, belki Bale'i arkaya alabilirim ama onu yapacağımı sanmıyorum.
***: Defans biraz vasat geldi bana açıkçası. Gallas, King, Bassong falan var. Buraya iyi bir transfer yapılabilir bence.
****: Bununla hayvan gibi uğraştım, boşluk koyunca siliniyor deliricem.
Açıkçası yok menajer yok bilmemne derken tek bir maça bile çıkamadım, hayattan bezdirdiler çünkü. Çok da uykum geldi, onu da başka bir zaman anlatayım; ya da kendiniz indirin banane.
haydi kalk yatagindan
hayat geliyor hep uzerine
digerleri gibi biktin sen de
Ama senin soyleyeceklerin var
sakin durma bagir sen de
bak ne guzel kizlar var hayatta
dur once bi gor ayakta
lan bu senle cikmaz hayatta
sakin durma bagir sen de
gece saat iki yarin var mahkemen
zaten yenildi werder bremen
kupon yatti peder catti
patti kuttu falan biseyler bagir cagir
yutkundugunda bogazinda olusan garip tat
sen de az yavsak fegilsin fakat
fm nin torrentini benim gmaile at
bu sefer sakin ol bagirmana gerek yok
zaten yasin on bes kafan guzel
"kafan guzel ee aa kankam haa"
isterse gelsin keeley hazell
vurucam agzina bak bak hala
hayat hep cok acimasiz dedik en son
bir gece temiz kalsin kicindaki don
libidon zaten isinma turlarinda
asabimi bozuyorsun lise siralarinda
neyse dur bi bak topluyorum
ama valla bak sinir oluyorum
ne bu tripler oglum valla bak vurucam
bi dahaki albumde soz duzelticem
ya ama bu resmen haksizlik
ergenlerin verdigi rahatsizlik
hep muzigimle bestelerimle kalacak
post-ergenlik donemi sirf manasizlik
neyse benim kafam gitgelli
hedef kitleme sovmemden belli
radyoda bile duyamayacaksiniz
isvecli metalciyim bundan kelli.
vallahi nato kafa nato mermer
sert vurdu schweinsteigger
az farkla diregin dibinden
buaradacidden, nasil yenilir werder
tayfun oglan der ki hayat kisa
ergen oriented muzik zaten tutsa
ne isim olur bundesliga betleriyle
ah keske kafam kopsa.
haydi siz de populer kulturden bir karakter secip/yaratip bir seylerden yakinin/bahsedin sonra gelin asik atismasi yapalim.
su ustteki siiri tayfun adli otuzlu yaslarinda ergenlere yonelik muzik yapan ama yaptigi muzokten sikilmis ve kendinden tiksinen bir adamin isyani olarak tasarladim, mesela.
berker ve tolga sizlerden ekstra isler bekliyorun, ozellikle berker.
digerleri gibi biktin sen de
Ama senin soyleyeceklerin var
sakin durma bagir sen de
bak ne guzel kizlar var hayatta
dur once bi gor ayakta
lan bu senle cikmaz hayatta
sakin durma bagir sen de
gece saat iki yarin var mahkemen
zaten yenildi werder bremen
kupon yatti peder catti
patti kuttu falan biseyler bagir cagir
yutkundugunda bogazinda olusan garip tat
sen de az yavsak fegilsin fakat
fm nin torrentini benim gmaile at
bu sefer sakin ol bagirmana gerek yok
zaten yasin on bes kafan guzel
"kafan guzel ee aa kankam haa"
isterse gelsin keeley hazell
vurucam agzina bak bak hala
hayat hep cok acimasiz dedik en son
bir gece temiz kalsin kicindaki don
libidon zaten isinma turlarinda
asabimi bozuyorsun lise siralarinda
neyse dur bi bak topluyorum
ama valla bak sinir oluyorum
ne bu tripler oglum valla bak vurucam
bi dahaki albumde soz duzelticem
ya ama bu resmen haksizlik
ergenlerin verdigi rahatsizlik
hep muzigimle bestelerimle kalacak
post-ergenlik donemi sirf manasizlik
neyse benim kafam gitgelli
hedef kitleme sovmemden belli
radyoda bile duyamayacaksiniz
isvecli metalciyim bundan kelli.
vallahi nato kafa nato mermer
sert vurdu schweinsteigger
az farkla diregin dibinden
buaradacidden, nasil yenilir werder
tayfun oglan der ki hayat kisa
ergen oriented muzik zaten tutsa
ne isim olur bundesliga betleriyle
ah keske kafam kopsa.
haydi siz de populer kulturden bir karakter secip/yaratip bir seylerden yakinin/bahsedin sonra gelin asik atismasi yapalim.
su ustteki siiri tayfun adli otuzlu yaslarinda ergenlere yonelik muzik yapan ama yaptigi muzokten sikilmis ve kendinden tiksinen bir adamin isyani olarak tasarladim, mesela.
berker ve tolga sizlerden ekstra isler bekliyorun, ozellikle berker.
25 Ekim 2010 Pazartesi
saat 0:22 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
saat 0:22 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
ilki tuttu diye ikincisi çevrilen filmler gibi umutsuz
ikincisi ilkini geçer mi lan diye düşünen yapımcı kadar
heyecanlıyım.
saat 0:22 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
kulaklarımda ode to my family'nin tınıları
sucuların hiç durmayan çıngırakları
"gece gece hayvan gibi ses çıkarmaya utanmıyor musunuz?"
diye haykırırken buluyorum kendimi
pencereden.
saat 0:24 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
noktayı bulurken çok zorladım bir önceki mısrada.
kafam da çok güzel.
alkol ve sandviç,
ne acayip şeymiş.
saat 12:25 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
mahkeme kağıdında 10:xy yazıyor.
x ile y benim okuma bilgim dahilinde
tanımlanmamış rakamlar.
aceleye getirmiş komser bey.
affediniz.
saat 12:26 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
mahkeme saat 10 ila 11 arasında olduğundan,
çok da gerginliğe gerek yok.
bu sefer gerekli önemler alındı,
daha uzun süre var önümüzde.
zaten uyumak için de gereken hamleleri
gereken zamanlarda yaptık.
akşamüzeri dörtte kalkmış olmamıza rağmen
bu ligde biz de iddialıyız.
uyuyacağız.
saat 12:27 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
zannedersem mahkeme bana daha önce açılan bir davanın
rövanşıymış.
aynı davayı birileri bir daha açmışlar yani.
ben zaten bekaretini kaybetmiş,
açılmış bir vatandaşken
aynı davayla bir daha filelerimi sarssınlar.
sars diye hastalık vardı,
çok tehlikeliydi,
aman diyiym.
saat 12:28 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
ilk dersler yine kaçanzi,
ben mahkeme koridorlarında sürünüyorum.
hatta mahkeme koridoru diye değiştirebilirim
bu şiirin adını
halim yok.
saat 12:29 ve sabah mahkemeye gidiyorum,
bu kafadayken kimsenin beni anlamadığını
düşünüyorum.
şu anda başka bir boyuttayım
ya da olmayabilirim de
ama bunun önemi yok.
saat 12:33 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
kaç kere karakola gidiyorum yazıp
değiştirdim.
ama sadece karakol kısmını
gittiğim doğru evet.
ama benim anladığım
okuyucu ilk şiiri unutamamış.
aklında hep o var.
saat 12:35 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
yani zaten mahkemeye gitmek zorundayım.
bir şekilde uyanamazsam falan
fena tuttururlar gibime geliyor.
sabah sabah ne mahkemesi acaba.
saat 12:36 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
gidiyorum gözüm yaşlı
hatıralar yüreğime
sen sev adalet sistemini
adelet sistemi
yağsın
yüüzüne.
saat 12:38 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
son kıtada şebnem ferahtan kullandım.
iyi teknik direktördü,
zatı muhterem.
ilki tuttu diye ikincisi çevrilen filmler gibi umutsuz
ikincisi ilkini geçer mi lan diye düşünen yapımcı kadar
heyecanlıyım.
saat 0:22 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
kulaklarımda ode to my family'nin tınıları
sucuların hiç durmayan çıngırakları
"gece gece hayvan gibi ses çıkarmaya utanmıyor musunuz?"
diye haykırırken buluyorum kendimi
pencereden.
saat 0:24 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
noktayı bulurken çok zorladım bir önceki mısrada.
kafam da çok güzel.
alkol ve sandviç,
ne acayip şeymiş.
saat 12:25 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
mahkeme kağıdında 10:xy yazıyor.
x ile y benim okuma bilgim dahilinde
tanımlanmamış rakamlar.
aceleye getirmiş komser bey.
affediniz.
saat 12:26 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
mahkeme saat 10 ila 11 arasında olduğundan,
çok da gerginliğe gerek yok.
bu sefer gerekli önemler alındı,
daha uzun süre var önümüzde.
zaten uyumak için de gereken hamleleri
gereken zamanlarda yaptık.
akşamüzeri dörtte kalkmış olmamıza rağmen
bu ligde biz de iddialıyız.
uyuyacağız.
saat 12:27 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
zannedersem mahkeme bana daha önce açılan bir davanın
rövanşıymış.
aynı davayı birileri bir daha açmışlar yani.
ben zaten bekaretini kaybetmiş,
açılmış bir vatandaşken
aynı davayla bir daha filelerimi sarssınlar.
sars diye hastalık vardı,
çok tehlikeliydi,
aman diyiym.
saat 12:28 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
ilk dersler yine kaçanzi,
ben mahkeme koridorlarında sürünüyorum.
hatta mahkeme koridoru diye değiştirebilirim
bu şiirin adını
halim yok.
saat 12:29 ve sabah mahkemeye gidiyorum,
bu kafadayken kimsenin beni anlamadığını
düşünüyorum.
şu anda başka bir boyuttayım
ya da olmayabilirim de
ama bunun önemi yok.
saat 12:33 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
kaç kere karakola gidiyorum yazıp
değiştirdim.
ama sadece karakol kısmını
gittiğim doğru evet.
ama benim anladığım
okuyucu ilk şiiri unutamamış.
aklında hep o var.
saat 12:35 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
yani zaten mahkemeye gitmek zorundayım.
bir şekilde uyanamazsam falan
fena tuttururlar gibime geliyor.
sabah sabah ne mahkemesi acaba.
saat 12:36 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
gidiyorum gözüm yaşlı
hatıralar yüreğime
sen sev adalet sistemini
adelet sistemi
yağsın
yüüzüne.
saat 12:38 ve sabah mahkemeye gidiyorum.
son kıtada şebnem ferahtan kullandım.
iyi teknik direktördü,
zatı muhterem.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














