gin wigmore diye amy winehouse çakması bir ablanın çok güzel bir şarkısı varmış hey ho diye. kadın da çok güzel. klip de. abla dediğim de 86'lıymış. lahavlevelakuvvetteillabillahillalliyülazim
işte tolga'ya la havle çektiren güzel! tıklayın.
Domates yiyin, bırakın çekirdekleri yanağınızdan aksın. Hayır domates yemek utanılacak bir şey değil. (Bu arada şöyle bir şey var)
28 Kasım 2010 Pazar
siz bu konuda ne düşünüyorsunuz gökmen abi?
yani şimdi serhatçım baktığımız zaman, biz de starcraft oynadık. bizim de apm'miz 300ü gördü. ama şimdi orda adnan polat'ın söylediği çok doğru bir şey var, diyor ki "youtube'da en çok thumb up alan comment'lerin şarkı videolarının altındaki 'thumbs up if x brought you here!" gibi şeyler olması ne enteresan di mi. x de bir dizi ya da film ismi oluyor. yani şimdi biz de youtube'a video koyduk biz de internetten chat yaptık yani olucak iş değil.
birkaç hafta önce galatasaray'ın yeni teknik direktörünün hangi özelliklere sahip olması gerektiğini konuşuyorduk burda. taktiksel üstünlük kurabilecek, oyuncularla iyi ilişkiler kurabilecek falan gibi genel şeylerden ziyade bir şey ön plana çıkmıştı: takımı "zapturapt" altına alabilecek teknik direktör. 2010 yılında anlı şanlı galatasaray spor klubünün futbol takımına alacağı adamın aranan özelliği takımı "zapturapt" altına almak. yani şimdi serhatçım biz de teknik direktörlük yaptık, biz de takımı zapturapt altına aldık. bu arada zapturapt ingilizce law and order demekmiş. demek ki law and order'ın türkiye versiyonu yapılsa adı "zapturapt" olabilir.
ama yani baktığımız zaman mesela house m.d.'de dr.house bazen hastalıkları hayvanlardan anlıyor. hastanın kedisinin tüyleri dökülürse ya da balkonundaki güvercinler kör olursa falan ona göre diagnosis belirlenebiliyor. biz de detektif doktorculuk oynadık, biz de veterinerlik yaptık. ama orda foreman'ın söyelediği çok doğru bir şey var yani diyor ki rıza çalımbay'ın gönderilmesi hataydı, bence vurulup bir inşaat'ın temeline betonla gömülmeliydi. yani bence yanlış sonuçta insanları öldürmek kanunen suç. hal böyle olunca yani cüppeli ahmet hocam'ın 6 yaşından beri cüppe giydiği için cüppeli lakabına sahip olması hogwarts'ta dengeleri değiştirir mi sorusu akıllara geliyor. sonra gidiyor.
bu arada eskiden televole'yi sunan adamın sonradan maç spikeri olması beni derinden yaralayan başka bir durum. zaten adam "beşiktaşıın... - 3 sec - yedek kulubesineee - 2 sec - düşen yağmur damlalarıııı - 2 sec - tolunay hoca'nın daaaa... - 3 sec - dikkatini çekmiş gibi görünüyoooorr - 4 sec - " şeklinde konuşuyor. bi de arada "şimdi de çağla şikel'nın küba'lı sevgilisiyle o çok özel görüntülerini getiriyoruz ekranlarınıza" der mi acaba gerginliği yaşıyoruz.
son olarak yıldırım demirören'in ali sami yen'deki turnikelerden geçerken zorlanması sebebiyle özel araç kullanmak zorunda olduğu kanaatine varmamak da elde değil. adam nasıl metroya binsin ki?
birkaç hafta önce galatasaray'ın yeni teknik direktörünün hangi özelliklere sahip olması gerektiğini konuşuyorduk burda. taktiksel üstünlük kurabilecek, oyuncularla iyi ilişkiler kurabilecek falan gibi genel şeylerden ziyade bir şey ön plana çıkmıştı: takımı "zapturapt" altına alabilecek teknik direktör. 2010 yılında anlı şanlı galatasaray spor klubünün futbol takımına alacağı adamın aranan özelliği takımı "zapturapt" altına almak. yani şimdi serhatçım biz de teknik direktörlük yaptık, biz de takımı zapturapt altına aldık. bu arada zapturapt ingilizce law and order demekmiş. demek ki law and order'ın türkiye versiyonu yapılsa adı "zapturapt" olabilir.
ama yani baktığımız zaman mesela house m.d.'de dr.house bazen hastalıkları hayvanlardan anlıyor. hastanın kedisinin tüyleri dökülürse ya da balkonundaki güvercinler kör olursa falan ona göre diagnosis belirlenebiliyor. biz de detektif doktorculuk oynadık, biz de veterinerlik yaptık. ama orda foreman'ın söyelediği çok doğru bir şey var yani diyor ki rıza çalımbay'ın gönderilmesi hataydı, bence vurulup bir inşaat'ın temeline betonla gömülmeliydi. yani bence yanlış sonuçta insanları öldürmek kanunen suç. hal böyle olunca yani cüppeli ahmet hocam'ın 6 yaşından beri cüppe giydiği için cüppeli lakabına sahip olması hogwarts'ta dengeleri değiştirir mi sorusu akıllara geliyor. sonra gidiyor.
bu arada eskiden televole'yi sunan adamın sonradan maç spikeri olması beni derinden yaralayan başka bir durum. zaten adam "beşiktaşıın... - 3 sec - yedek kulubesineee - 2 sec - düşen yağmur damlalarıııı - 2 sec - tolunay hoca'nın daaaa... - 3 sec - dikkatini çekmiş gibi görünüyoooorr - 4 sec - " şeklinde konuşuyor. bi de arada "şimdi de çağla şikel'nın küba'lı sevgilisiyle o çok özel görüntülerini getiriyoruz ekranlarınıza" der mi acaba gerginliği yaşıyoruz.
son olarak yıldırım demirören'in ali sami yen'deki turnikelerden geçerken zorlanması sebebiyle özel araç kullanmak zorunda olduğu kanaatine varmamak da elde değil. adam nasıl metroya binsin ki?
26 Kasım 2010 Cuma
arkadaşlar arkadaşlar
yazmaya aşağı yukarı akşam 8 gibi başladığım ödevimi sabah 6.25 sularında bitirdim gibi. şimdi ortograf mortograf sonra temize çekip çeşitli işlemler.
"afferin lan" falan dersiniz umuduyla buraya not ettim.
21 Kasım 2010 Pazar
my shit's fucked up
bu studio
bu canlı
bu şarkıyla tanışmamda etkili olan başta david duchovny'e ve californication'a, ve tüm showtime ailesine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
bu canlı
bu şarkıyla tanışmamda etkili olan başta david duchovny'e ve californication'a, ve tüm showtime ailesine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
20 Kasım 2010 Cumartesi
apple eskiden de vardı.
Yasaklar - Yasak Aşk Hikayesi (3. Bölüm)
bu arada giriş anında söylenen "ben dümen çevirsem, sen yutar mısın?" çook komik.
ve bu arada seyretmeye karar verirseniz 1. bölümden başlayın orda sağda 1. bölüm linki var.
bu arada giriş anında söylenen "ben dümen çevirsem, sen yutar mısın?" çook komik.
ve bu arada seyretmeye karar verirseniz 1. bölümden başlayın orda sağda 1. bölüm linki var.
19 Kasım 2010 Cuma
18 Kasım 2010 Perşembe
şimdi şöyle
"tolga caner'le şimdi şöyle" adlı programa hoş geldiniz. bugün iki tane konuğum var. birincisi, marmara üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü psikolojik ve finansal danışmanlık bölümü başkanı, kendi kalesine gol atan kaleci psikolojisi üzerine yüksek lisans ve cool olduğunu düşündüğü için koşmayıp minibüsü kaçıran genç psikolojisi üzerine doktora yapmış prof. dr. tolga caner. hoş geldiniz efendim. evet diğer yanımda da boğaziçi üniversitesi sosyal bilimler ve boğaziçiolsundaturizmbileokurum fakültesi, sosyoloji ya da psikoloji puan gelince bakıcam bölümü başkanı, sevgilisini çaktırmadan bıçkın genç grubundan uzağa götürme lojistiği üzerine master yapmış, köpekten korktuğunu belli etmemek için köpeği olan arkadaşının evine gitmeme yolları ve genel misafirlik teorisi üzerine doktora tezi bulunan, doç. dr. tolga caner, siz de hoş geldiniz efendim, hoş geldiniz.
bugünkü konumuz, aslında ne olduğu tam belli olmamakla birlikte, iyilik, intikam ve bazı bazı misery olacak diye tahmin ediyorum. başlıyorum, konuklarıma da başarılar diliyorum.
şimdi şöyle: iyilik yapılmak, yani iyilik yapan insanın objesi olmak intikam hissi uyandırıyor.
bunu ben götümden atmıyorum. gerçi atsam bir şey diyemezsin, ama yani böyle bir durum var. zannedersem nietzsche bir kitabında anlatıyordu bunu. bana çok mantıklı gelmişti. şimdi ordan quote ettirmeyin. zaten pek bir şey anlamak mümkün olmuyor. çünkü adam "kartal ve yılan! onlardır bizleri sonsuz kavganın içine hapsedenler!" tarzında konuşuyor. çok hızlı ve kolayca "ne diyo lan bu" diyip siktiredilebilir.
ama baba şöyle diyordu, bir insana iyilik yapın, ama iyilik yaptığınızı belli etmeyin. çünkü siz kötü duruma düştüğünüzde onlar size iyi davranmayacaktır. yani tabi aslında iyilik yapmayın ya da iyi davranmayın demiyor, sadece gerektiğinden iyi davranmayın diyor. görüyoruz zaten böyle durumları. 3-4 sene önce başı literally bağlı bir teyze yere kapaklanmıştı gözümün önünde, ben de acıdım, ve böyle "teyzecim aman diyim dikkat" falan diye kaldırmak için eğildim. sanki ben ona çelme takmışım ya da öldürmek için eğilmişim gibi "çekil başımdan be" falan diye geri çevirmişti elimi. bunun bir çok sebebi olabilir tabi. erkek eline değmemek için yardımımı istememiş olabilir, tipimi beğenmemiş olabilir, aslında yardım istediği başka biri vardır etrafta da ondan önce ben gelince sinirlenmiş olabilir, genel olarak düştüğüne sinirlenmiş olabilir. ama aslında onu en çok sinirlendiren şey yardıma ihtiyacı olması, yetersizliği. bu yüzden ona yardım etmeye çalışan ve iyi davrananların ona acıdığını düşünüyor. neden ona iyi davranıldığını sorguluyor.
mesela orda başka bir delikanlı olsa ve "teyze naaptın öyle ya lağım kapağı gibi kapaklandın ehehe" dese, biraz daha hak ettiği gibi davranıldığı için daha olumlu bir tepki verebilirdi.
"besle kargayı oysun gözünü" biraz buna benziyor aslında. kitaplarda, filmlerde falan çok vardır bu tip olay. yardıma ihtiyacı olan birine yardım eden adam ihanete uğrar. hatta "bana iki lokma ekmek verdin diye sahibim mi oldun?" falan diyip tetiği çeken adamlar geliyor gözümün önüne. yine o yetersizlik hissinin yarattığı kızgınlık, ve bunu sana hissettirene karşı içten içe kin tutma. ama mesela "besle kargayı oysun gözünü" lafı gerçekten kin tutanı destekleyen bir laf. çünkü belli ki zamanında karga besleyip gözü oyulan bir adam tarafından söylenmiş. ulan yani iki lokma ekmek verdin diye adam mı oldun? ne artistlik yapıyosun? karga bilmiyor mu senin olaya "kargayı da besliyorum ha ben olmasam naapardı?" diye baktığını? bu lafı söylüyorsan öyle bakıyormuşsun zaten.
insanlar ya da kargalar, en ufak bir acınma hissinde sinirleniyorlar. o yüzden doğru iyilik yapabilen insanlar var, yanlış yapanlar da var. mesela abim, bana bu hayatta şu ana kadar çok şey verdi maddi manevi laylaylaylaylaylaylaylaylaaaa. ama böyle konulardan bahsederken "bunları çatır çatır geri alıcam ilerde" der mesela. şimdi ben onun bunları geri istemeyeceğini biliyorum. fakat o bunu ben ona kin duymayayım diye söylüyor. gerçi o ağbi zaten, yani biraz sorumluluk da var hareketlerinde. anne-baba falan da mesela çocuklarına unconditional love duyduklarını söylerler genelde. çocuk da annenin ve babanın yaptıklarını bu pencereden görür. kardeşlerde de aynı etkinin %60'ı var. ama mesela bir arkadaşın yaptığı iyilik, hmm çok haince olabilir. ya bana efendilik taslamak için yapıyorsa ve bir gün ona "senin topuna kalmadık" demem gerekirse?
bu duygular insanın içini kemirebilir. ilişkilerde de böyledir. sevgiliniz sizin istediğiniz bir şeyi sırf siz istiyorsunuz diye yapsın istemezsiniz. "bak yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan yapma" falan diye uyarırsınız bazı durumlarda. ve ilerde bir gün size "ama bak ben de sana bunu yapmıştım" derse "YAPMAK ZORUNDA DEĞİLDİN KİMSE ZORLAMADI İSTEMİYORDUN MADEM YAPMASAYDIN TAMAM MI" diye sinirlenmek mümkündür. yani ben yetersiz miydim? seni her neyse o şeyi yapmaya ikna edemedim ve sırf ben istediğim için mi yaptın? benseninamınakoyiim. bak mesela buraya çok güzel uyuyor bu küfür? neden acaba?
ve geldik konumuzu nasıl misery e bağlayacağıma. şöyle ki, insanlar kötü durumda olduklarında, birisi onlara yardım etmezse tuhaf bir mutluluk duyarlar. yani şimdi bunu söylediğim an bir çok kişinin "BENİM HAYATIM SİKİLDİ VE KİMSE YARDIM ETMEDİ VE BEN BUNDAN MUTLULUK MU DUYUYORUM SENCE? SEN NE YARRAKKAFALI BİR HERİFSİN YA" diye başlayan sonsuz küfüler dizisine gireceğini biliyorum. ben de girerim yani. çaresiz olmanın nesi güzel olabilir ki sonuçta?
evrime de bir şekilde bağlanabilecek bu güzide konumuzun altında da şöyle bir mantık yatıyor: şimdi dünyada 6 milyardan fazla insan var, ve yaşam standartları 1den 5e kadar puanlanırsa bunun 4 milyarı falan 1 puanda yaşıyor. bu kadar adam, bu kadar kötü şartlarda yaşadıkları halde neden toplu intihar etmiyorlar? ya da hepsi neden ölümüne mutsuz değil? çünkü padawanlarım, beynimizde salak salak sebeplerden mutlu olmamızı sağlayan mekanizmalar var. yani mutluluk derken birinin size en çok istediğiniz saati hediye olarak verdiği an hissettiğiniz duygudan bahsetmiyorum. "yaşayabilecek kadar iyi" hissetmenizden bahsediyorum. işte şu anda bunu okuyacak kadar mutlu-huzurlu-barışık - ya da her ne derseniz - insanlar hayatta kaldı, gruptaki en güzel dişi başka bir erkek tarafından hamile bırakılınca yemeden içmeden kesilen homo-gotikus ise zaman ve basınçla petrol oldu.
konuya dönersek, zavallılığın dayanılmaz hafifliği, "her şeye rağmen" hissiyatı, bunlar insanı yaşamak isteyecek kadar mutlu yapıyor. hani şu "millet ferrariyle otobanda 300 basıyor"a "olsun be biz de marin basıyoruz" demenin verdiği hissiyat. genel olarak arabesk duygular, "still alive", "kan kustum ama ölmedim", "neler içtik neler yedik bak hala burdayız", "satmışım bu dünyanın anasını babasını" falan feşmekan. içinde çok fazla kendine acıma var, un var, şeker var. durumunuz ne kadar kötü olursa olsun bu hissiyat o kadar güçlü ki yaşayan insanların çok azı intihar ediyor ya da hayata küsüyor.
evet, bir "tolga caner'le şimdi şöyle"nin daha sonuna geldik, iki tane konuğum vardı bugün. biri istanbul teknik üniversitesi, sonuçta teknik üniversite abi fakültesi, boğaziçi'nde dil var ama mühendis çıkmıyor bölümü başkanvekili, denizde gördüğü her şeyi köpekbalığı sanma psikolojisi üzerine yüksek lisans, olabildiğince büyük güneş gözlüğü takarak çirkin yüzünü saklama sanatı üzerine doktora yapmış, sayın ordinaryus prof. tolga caner'e teşekkür ediyorum. diğer konuğum, istanbul bilgi üniversitesi, devlet üniversitelerinde artık hoca kalmadı fakültesi dekanı ve zaten 200 kişilik amfide ne öğrenebilirsin ki bölümü başkanı, terli vücuda sprey deodorant sıkma psikolojisi üzerine yüksek lisans, dökülen saçı üçe vurdurma ve risk yönetimi konusunda doktora yapmış, sayın spartacus prof. tolga caner'e de sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. quantum fiziğine göre haftaya aynı gün, ve aynı saatte buluşamayacağımızın bilincinde olan okuyucularıma iyi haftalar diler, diğerlerine de aklıselim dilerim. esen kalın.
bugünkü konumuz, aslında ne olduğu tam belli olmamakla birlikte, iyilik, intikam ve bazı bazı misery olacak diye tahmin ediyorum. başlıyorum, konuklarıma da başarılar diliyorum.
şimdi şöyle: iyilik yapılmak, yani iyilik yapan insanın objesi olmak intikam hissi uyandırıyor.
bunu ben götümden atmıyorum. gerçi atsam bir şey diyemezsin, ama yani böyle bir durum var. zannedersem nietzsche bir kitabında anlatıyordu bunu. bana çok mantıklı gelmişti. şimdi ordan quote ettirmeyin. zaten pek bir şey anlamak mümkün olmuyor. çünkü adam "kartal ve yılan! onlardır bizleri sonsuz kavganın içine hapsedenler!" tarzında konuşuyor. çok hızlı ve kolayca "ne diyo lan bu" diyip siktiredilebilir.
ama baba şöyle diyordu, bir insana iyilik yapın, ama iyilik yaptığınızı belli etmeyin. çünkü siz kötü duruma düştüğünüzde onlar size iyi davranmayacaktır. yani tabi aslında iyilik yapmayın ya da iyi davranmayın demiyor, sadece gerektiğinden iyi davranmayın diyor. görüyoruz zaten böyle durumları. 3-4 sene önce başı literally bağlı bir teyze yere kapaklanmıştı gözümün önünde, ben de acıdım, ve böyle "teyzecim aman diyim dikkat" falan diye kaldırmak için eğildim. sanki ben ona çelme takmışım ya da öldürmek için eğilmişim gibi "çekil başımdan be" falan diye geri çevirmişti elimi. bunun bir çok sebebi olabilir tabi. erkek eline değmemek için yardımımı istememiş olabilir, tipimi beğenmemiş olabilir, aslında yardım istediği başka biri vardır etrafta da ondan önce ben gelince sinirlenmiş olabilir, genel olarak düştüğüne sinirlenmiş olabilir. ama aslında onu en çok sinirlendiren şey yardıma ihtiyacı olması, yetersizliği. bu yüzden ona yardım etmeye çalışan ve iyi davrananların ona acıdığını düşünüyor. neden ona iyi davranıldığını sorguluyor.
mesela orda başka bir delikanlı olsa ve "teyze naaptın öyle ya lağım kapağı gibi kapaklandın ehehe" dese, biraz daha hak ettiği gibi davranıldığı için daha olumlu bir tepki verebilirdi.
"besle kargayı oysun gözünü" biraz buna benziyor aslında. kitaplarda, filmlerde falan çok vardır bu tip olay. yardıma ihtiyacı olan birine yardım eden adam ihanete uğrar. hatta "bana iki lokma ekmek verdin diye sahibim mi oldun?" falan diyip tetiği çeken adamlar geliyor gözümün önüne. yine o yetersizlik hissinin yarattığı kızgınlık, ve bunu sana hissettirene karşı içten içe kin tutma. ama mesela "besle kargayı oysun gözünü" lafı gerçekten kin tutanı destekleyen bir laf. çünkü belli ki zamanında karga besleyip gözü oyulan bir adam tarafından söylenmiş. ulan yani iki lokma ekmek verdin diye adam mı oldun? ne artistlik yapıyosun? karga bilmiyor mu senin olaya "kargayı da besliyorum ha ben olmasam naapardı?" diye baktığını? bu lafı söylüyorsan öyle bakıyormuşsun zaten.
insanlar ya da kargalar, en ufak bir acınma hissinde sinirleniyorlar. o yüzden doğru iyilik yapabilen insanlar var, yanlış yapanlar da var. mesela abim, bana bu hayatta şu ana kadar çok şey verdi maddi manevi laylaylaylaylaylaylaylaylaaaa. ama böyle konulardan bahsederken "bunları çatır çatır geri alıcam ilerde" der mesela. şimdi ben onun bunları geri istemeyeceğini biliyorum. fakat o bunu ben ona kin duymayayım diye söylüyor. gerçi o ağbi zaten, yani biraz sorumluluk da var hareketlerinde. anne-baba falan da mesela çocuklarına unconditional love duyduklarını söylerler genelde. çocuk da annenin ve babanın yaptıklarını bu pencereden görür. kardeşlerde de aynı etkinin %60'ı var. ama mesela bir arkadaşın yaptığı iyilik, hmm çok haince olabilir. ya bana efendilik taslamak için yapıyorsa ve bir gün ona "senin topuna kalmadık" demem gerekirse?
bu duygular insanın içini kemirebilir. ilişkilerde de böyledir. sevgiliniz sizin istediğiniz bir şeyi sırf siz istiyorsunuz diye yapsın istemezsiniz. "bak yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan yapma" falan diye uyarırsınız bazı durumlarda. ve ilerde bir gün size "ama bak ben de sana bunu yapmıştım" derse "YAPMAK ZORUNDA DEĞİLDİN KİMSE ZORLAMADI İSTEMİYORDUN MADEM YAPMASAYDIN TAMAM MI" diye sinirlenmek mümkündür. yani ben yetersiz miydim? seni her neyse o şeyi yapmaya ikna edemedim ve sırf ben istediğim için mi yaptın? benseninamınakoyiim. bak mesela buraya çok güzel uyuyor bu küfür? neden acaba?
ve geldik konumuzu nasıl misery e bağlayacağıma. şöyle ki, insanlar kötü durumda olduklarında, birisi onlara yardım etmezse tuhaf bir mutluluk duyarlar. yani şimdi bunu söylediğim an bir çok kişinin "BENİM HAYATIM SİKİLDİ VE KİMSE YARDIM ETMEDİ VE BEN BUNDAN MUTLULUK MU DUYUYORUM SENCE? SEN NE YARRAKKAFALI BİR HERİFSİN YA" diye başlayan sonsuz küfüler dizisine gireceğini biliyorum. ben de girerim yani. çaresiz olmanın nesi güzel olabilir ki sonuçta?
evrime de bir şekilde bağlanabilecek bu güzide konumuzun altında da şöyle bir mantık yatıyor: şimdi dünyada 6 milyardan fazla insan var, ve yaşam standartları 1den 5e kadar puanlanırsa bunun 4 milyarı falan 1 puanda yaşıyor. bu kadar adam, bu kadar kötü şartlarda yaşadıkları halde neden toplu intihar etmiyorlar? ya da hepsi neden ölümüne mutsuz değil? çünkü padawanlarım, beynimizde salak salak sebeplerden mutlu olmamızı sağlayan mekanizmalar var. yani mutluluk derken birinin size en çok istediğiniz saati hediye olarak verdiği an hissettiğiniz duygudan bahsetmiyorum. "yaşayabilecek kadar iyi" hissetmenizden bahsediyorum. işte şu anda bunu okuyacak kadar mutlu-huzurlu-barışık - ya da her ne derseniz - insanlar hayatta kaldı, gruptaki en güzel dişi başka bir erkek tarafından hamile bırakılınca yemeden içmeden kesilen homo-gotikus ise zaman ve basınçla petrol oldu.
konuya dönersek, zavallılığın dayanılmaz hafifliği, "her şeye rağmen" hissiyatı, bunlar insanı yaşamak isteyecek kadar mutlu yapıyor. hani şu "millet ferrariyle otobanda 300 basıyor"a "olsun be biz de marin basıyoruz" demenin verdiği hissiyat. genel olarak arabesk duygular, "still alive", "kan kustum ama ölmedim", "neler içtik neler yedik bak hala burdayız", "satmışım bu dünyanın anasını babasını" falan feşmekan. içinde çok fazla kendine acıma var, un var, şeker var. durumunuz ne kadar kötü olursa olsun bu hissiyat o kadar güçlü ki yaşayan insanların çok azı intihar ediyor ya da hayata küsüyor.
evet, bir "tolga caner'le şimdi şöyle"nin daha sonuna geldik, iki tane konuğum vardı bugün. biri istanbul teknik üniversitesi, sonuçta teknik üniversite abi fakültesi, boğaziçi'nde dil var ama mühendis çıkmıyor bölümü başkanvekili, denizde gördüğü her şeyi köpekbalığı sanma psikolojisi üzerine yüksek lisans, olabildiğince büyük güneş gözlüğü takarak çirkin yüzünü saklama sanatı üzerine doktora yapmış, sayın ordinaryus prof. tolga caner'e teşekkür ediyorum. diğer konuğum, istanbul bilgi üniversitesi, devlet üniversitelerinde artık hoca kalmadı fakültesi dekanı ve zaten 200 kişilik amfide ne öğrenebilirsin ki bölümü başkanı, terli vücuda sprey deodorant sıkma psikolojisi üzerine yüksek lisans, dökülen saçı üçe vurdurma ve risk yönetimi konusunda doktora yapmış, sayın spartacus prof. tolga caner'e de sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. quantum fiziğine göre haftaya aynı gün, ve aynı saatte buluşamayacağımızın bilincinde olan okuyucularıma iyi haftalar diler, diğerlerine de aklıselim dilerim. esen kalın.
15 Kasım 2010 Pazartesi
hayat üzerine demek çok bir iddialı ama hayat üzerine.
"yeaa kanka yazmak için yazıyorum yeaa" di mi cem di mi, te allahım. Neyse, benim kafamda da çok bir şey yok ama yazdıkça açılırım gibi. "Yazmasam ölecektim" çünkü, eheh yok şaka o Sait Faik'ti. Di mi oydu? neyse şimdi onu araştıramayacağım.
Hayat bir garip. Çeşitli spekülasyonlar var üzerine, hayat hiç bir zaman siyah veya beyaz değildir gridir deniyor çeşitli çevrelerde. bence güzel bir şey değil bu. Gri ne lan. kötü renk yani. bence hayat ya siyah ya beyazdır da biz bazen beyaz kısmını görürüz, mutluyuzdur çünkü ve beyaz tarafını görmeye meyilli oluruz, daha da beyaz görürüz. sonra bir şey olur mutsuz oluruz biraz, sonra bazı şeyleri de daha siyah görme eğilimimiz artar, kötü olur o zaman tabi. Geçenlerde konuşurken berker'e anlatmıştım, hatta dur onu bulayım copy paste yapayım.
"ya abi insan hissiyatı çok bilimsel bir şey değil ama yarın da "abi ben ne mükemmel bir adamım" diye hissedebilirsin hayatının%80'inde dillendirdiğin gibi; yani o öyledir ben babama anlattım geçenlerde insanın modu ne kadar değişken diye bak mesela şöyle abi: çok tatlı, zeki bana göre mükemmel güzel bir sevgilim var (ps: neyse bu kısmına takılmayalım) okulum falan çok iyi, türkiyenin en iyi okulu büyük ihtimal, süper bir lisede okudum (meslek lisesi mi süper lise mi esprileri gelebilir akıllara, gelmesin) sesim güzel korodayım onla çine gittim, elim yüzüm idare eder spor falan yapıyorum, yüzüyorum, şimdi ne kadar güzel arkadaşlarım birbirinden iyi insanlar, bi tanesi gitti ama orada baya rahat edecek, hem paris'e falan giderim yanına süper eğleniriz. almanya'da italya'da fransa'da sormadan kalabilir miyim diye kalacağım süper insanlar var, koroda da okulda da bir sürü arkadaşım var diye devam eden. bundan 3 saat sonra şöyle hissediyordum: ya sevgilim var da bana mı var göremiyorum zaten (ps: böyle dememek lazımmış galiba demek ki bak bunu yazdıktan 3-5 gün sonra neler oldu, neyse) 3 tane arkadaşım var bi tanesi manyak ayda yılda bir konuşuyor o da sen ararsan. bi tanesi çok müthiş bir adam ama aramıyor pek. bi tane sürekli geçen sene dolaştığım berker vardı o da siktirip gitti paris'e. bacağım hayvan gibi sakat bir ara ameliyat olmam lazım. bu yaşta midem delik biraz. bir dişim yok implant lazım. koro var da ebem sikiliyor orada yorgunluktan. hayvan gibi ödevim var. şişmanım zaten veremedim 5 senedir. nasıl bir iradesizim. bir şeyler yazıyorum bir boka benzemiyor... diye giden ayrı bir listem de var ve bu listenin ikisi aynı anda kesinlikle denk gelmiyor hissiyat böyle bir şey çünkü sen şu anda 2. yazdığımdasın çünkü bir küçük olay tezahür etti benim 1 den 2 ye geçmem için galatasarayın yenilmesi yeterli olabiliyor bazen veya cem in 2 haftadır aramamış olması..."diye gidiyor.
yani bunları berker'e yazmıştım zamanında ama aynıları tamamen benim için de geçerli.(ehehe bu yazıyı galatasaray manisa'ya yenildi diye yazsam ne komik olurmuş. "abi moralim çok bozuk ya, insan kendi sahasında yenilir mi yani?" diye). şimdi burada bence hayat gri olmuyor. hayat bazen siyah oluyor bazen beyaz oluyor. gri olduğu yerler de var elbet ama, tamamı öyle değil yani. Çünkü insan kendi hayatını extremumlarında görür genelde, ya kötüdür ya iyidir.
Bir de hayat çok değişken. Atıyorum playstation'ın varsa evinde senin mutluluk/mutsuzluk durumun daha farklı şekillenebilir. ya da güzel bir kalemin. Aslında sahip olduğun şeyler insanı ve hayatı şekillendiren. benim alican olmamda ipod'umun, dandik bilgisayarımın, çiğdem'in, arkadaşlarımın, kulaklıklarımın etkisi var. tamam hepsinin aynı derecede etkisi yok ama hepsinin belli miktarda etkileri var. insan sabit bir şey değil, sürekli değişiyor sahip olduğu her yeni şeyle veya sahip olmadığı her yeni şeyle. Ben mesela yeni bir bilgisayar sahibi oldum, eskiden sahip olduğum (sahip olma kelimesine takılmamak lazım gençler) kız arkadaşıma artık sahip değilim. Şimdi ikincisi birincisinden daha büyük bir değişim olduğu için ikincisi benim alican olarak değişimimi etkileyecektir ama birincisi de etkileyecektir yani. Aynı örnekten gitmek biraz sakat tabi ama bilgisayarım yeni olduğu için sc2 oynayabiliyorum artık mesela ve 3 ay önce benim için hiçbir şey ifade etmeyen sc şimdi maçlarını izlemek isteyeceğim bir şey haline geldi. dolayısıyla ben de değiştim. ya da çiğdem yok artık yeni bilgisayarın etkisi kadar hızlı tezahür etmese de değişiyorum. buradan da eski yazıma bir referans yaparak "her insan statükocudur" aforizmamı tekrarlayayım ve değişimin gri şeyler listesinde olduğunu belirteyim.
cem stayla özet geç lan çok uzun olmuş yazı derseniz de şöyle: İnsan sabit bir varlık değildir ve sahip olduğu/olmadığı her şeyle değişir. Bu değişimleri yaşarken durumlara, kendine ve olaylara bakış açıları (ki bunlar genelde extremumlardadır) da değişkendir ve bu değişkenlikleri sağlayan küçük şeyler de olabilir, büyük şeyler de. Her insanın statükocu olması ama aynı zamanda da sürekli değişen bir varlık olması bir paradokstur evet, ama hayat böyledir.
ya yine dağınık oldu galiba ama benim adım hıdır elimden gelen budur.
Hayat bir garip. Çeşitli spekülasyonlar var üzerine, hayat hiç bir zaman siyah veya beyaz değildir gridir deniyor çeşitli çevrelerde. bence güzel bir şey değil bu. Gri ne lan. kötü renk yani. bence hayat ya siyah ya beyazdır da biz bazen beyaz kısmını görürüz, mutluyuzdur çünkü ve beyaz tarafını görmeye meyilli oluruz, daha da beyaz görürüz. sonra bir şey olur mutsuz oluruz biraz, sonra bazı şeyleri de daha siyah görme eğilimimiz artar, kötü olur o zaman tabi. Geçenlerde konuşurken berker'e anlatmıştım, hatta dur onu bulayım copy paste yapayım.
"ya abi insan hissiyatı çok bilimsel bir şey değil ama yarın da "abi ben ne mükemmel bir adamım" diye hissedebilirsin hayatının%80'inde dillendirdiğin gibi; yani o öyledir ben babama anlattım geçenlerde insanın modu ne kadar değişken diye bak mesela şöyle abi: çok tatlı, zeki bana göre mükemmel güzel bir sevgilim var (ps: neyse bu kısmına takılmayalım) okulum falan çok iyi, türkiyenin en iyi okulu büyük ihtimal, süper bir lisede okudum (meslek lisesi mi süper lise mi esprileri gelebilir akıllara, gelmesin) sesim güzel korodayım onla çine gittim, elim yüzüm idare eder spor falan yapıyorum, yüzüyorum, şimdi ne kadar güzel arkadaşlarım birbirinden iyi insanlar, bi tanesi gitti ama orada baya rahat edecek, hem paris'e falan giderim yanına süper eğleniriz. almanya'da italya'da fransa'da sormadan kalabilir miyim diye kalacağım süper insanlar var, koroda da okulda da bir sürü arkadaşım var diye devam eden. bundan 3 saat sonra şöyle hissediyordum: ya sevgilim var da bana mı var göremiyorum zaten (ps: böyle dememek lazımmış galiba demek ki bak bunu yazdıktan 3-5 gün sonra neler oldu, neyse) 3 tane arkadaşım var bi tanesi manyak ayda yılda bir konuşuyor o da sen ararsan. bi tanesi çok müthiş bir adam ama aramıyor pek. bi tane sürekli geçen sene dolaştığım berker vardı o da siktirip gitti paris'e. bacağım hayvan gibi sakat bir ara ameliyat olmam lazım. bu yaşta midem delik biraz. bir dişim yok implant lazım. koro var da ebem sikiliyor orada yorgunluktan. hayvan gibi ödevim var. şişmanım zaten veremedim 5 senedir. nasıl bir iradesizim. bir şeyler yazıyorum bir boka benzemiyor... diye giden ayrı bir listem de var ve bu listenin ikisi aynı anda kesinlikle denk gelmiyor hissiyat böyle bir şey çünkü sen şu anda 2. yazdığımdasın çünkü bir küçük olay tezahür etti benim 1 den 2 ye geçmem için galatasarayın yenilmesi yeterli olabiliyor bazen veya cem in 2 haftadır aramamış olması..."diye gidiyor.
yani bunları berker'e yazmıştım zamanında ama aynıları tamamen benim için de geçerli.(ehehe bu yazıyı galatasaray manisa'ya yenildi diye yazsam ne komik olurmuş. "abi moralim çok bozuk ya, insan kendi sahasında yenilir mi yani?" diye). şimdi burada bence hayat gri olmuyor. hayat bazen siyah oluyor bazen beyaz oluyor. gri olduğu yerler de var elbet ama, tamamı öyle değil yani. Çünkü insan kendi hayatını extremumlarında görür genelde, ya kötüdür ya iyidir.
Bir de hayat çok değişken. Atıyorum playstation'ın varsa evinde senin mutluluk/mutsuzluk durumun daha farklı şekillenebilir. ya da güzel bir kalemin. Aslında sahip olduğun şeyler insanı ve hayatı şekillendiren. benim alican olmamda ipod'umun, dandik bilgisayarımın, çiğdem'in, arkadaşlarımın, kulaklıklarımın etkisi var. tamam hepsinin aynı derecede etkisi yok ama hepsinin belli miktarda etkileri var. insan sabit bir şey değil, sürekli değişiyor sahip olduğu her yeni şeyle veya sahip olmadığı her yeni şeyle. Ben mesela yeni bir bilgisayar sahibi oldum, eskiden sahip olduğum (sahip olma kelimesine takılmamak lazım gençler) kız arkadaşıma artık sahip değilim. Şimdi ikincisi birincisinden daha büyük bir değişim olduğu için ikincisi benim alican olarak değişimimi etkileyecektir ama birincisi de etkileyecektir yani. Aynı örnekten gitmek biraz sakat tabi ama bilgisayarım yeni olduğu için sc2 oynayabiliyorum artık mesela ve 3 ay önce benim için hiçbir şey ifade etmeyen sc şimdi maçlarını izlemek isteyeceğim bir şey haline geldi. dolayısıyla ben de değiştim. ya da çiğdem yok artık yeni bilgisayarın etkisi kadar hızlı tezahür etmese de değişiyorum. buradan da eski yazıma bir referans yaparak "her insan statükocudur" aforizmamı tekrarlayayım ve değişimin gri şeyler listesinde olduğunu belirteyim.
cem stayla özet geç lan çok uzun olmuş yazı derseniz de şöyle: İnsan sabit bir varlık değildir ve sahip olduğu/olmadığı her şeyle değişir. Bu değişimleri yaşarken durumlara, kendine ve olaylara bakış açıları (ki bunlar genelde extremumlardadır) da değişkendir ve bu değişkenlikleri sağlayan küçük şeyler de olabilir, büyük şeyler de. Her insanın statükocu olması ama aynı zamanda da sürekli değişen bir varlık olması bir paradokstur evet, ama hayat böyledir.
ya yine dağınık oldu galiba ama benim adım hıdır elimden gelen budur.
14 Kasım 2010 Pazar
Çok güldüm lan
Sabah saat sekizde uyanıyorum. Oğlum Keremsu'yu okuluna götürüyorum, ama bırakmı...yorum. Çünkü okulu çok pis.Özel hocası var, onu alıp eve geçiyoruz. Ne olur ne olmaz, dersten önce hocayı güzelce yıkıyorum. Kirini bokunu iyice akıtıyorum.
Onlar derse başlayınca ben de gazetelere göz gezdiriyorum. Siyasetle yakından ilgiliyim. Ak Partisi, CHPC-e, MHKP-C, hepsini biliyorum. Terör örgütü KKTC'den nefret ediyorum. Ülkemizi bölmek isteyenler defolup gidebilirler mi lütfen?...Teşekkürleeeer.
Ülkemizde yaşayan insanların aç ve işsiz olmaları, pis kokmaları beni çok üzüyor. Dört kişilik bir ailenin mutfak masası çok küçük bence. Orada yiyemezler. Dolayısıyla aç kalıp pis kokarlar. Kişi başına düşen gayrı sufi filli hafıza da çok düşük. Arttırılabilir mi lütfen?
Ve laiklik... Yani din ve devlet bahçeli'nin birbirinden ayrılması. Bunu yapmak bu kadar zor olmamalı. Artık benim halkımın din istismarıyla kandırılmasını istemiyorum. Bu ülkede yaşayanların çoğu insandır bunu unutmayalım. Zaten %98'i Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. Kalan %2 de aptaldır Aziz Nezin'in dediği gibi.
Kimse kimsenin dini inançlarına saygısızlık etmesin. Kimse Allah'la arama girmesin. Ayrıca ezanla da arama girmesinler. Eskiden ne güzel ezan Türkçe okunuyormuş... Camii falan da Türkçeymiş. Haa, yine Türkçe olsa namaza gider misin derseniz gitmem ama italyanca olursa belki iki rekatto kılarım. Hah hah haay, selam sana cehennem!!! Şaka şaka tövbe.Askerlerimizi çok seviyorum. Onlar olmasa rahat uyuyamazdık. Şimdi uyuyoruz. Bence daha çok silah, uçak ve albay satın almalıyız. Güzel bir şarkımız var bununla ilgili: Erler erbaşa, erbaşlar fidana, fidanlar ağaca çıkmalı yurdumda. Bedelli askerlik bekleyen gençlerimize de buradan seslenmek istiyorum: inşallah çıkmaz.Polislerimize tavsiyem biber gazı kullanmasınlar lütfen. Rezalet bir kokusu var ve haftalarca insanın üstünden çıkmıyor. Ben de biber gazı taşıyordum oradan biliyorum. Bir gün fakir bir adamcağıza çok acıdım. Ölsün diye sıktım.Sigara içtiği için alev aldı, yandı öldü. Ne demişler: Biber gazı yanmasın. Anlamı: Fakirler yanmasın, şeker de yerken ölebilsinler... Elbette kesme şekerden bahsediyorum. Yutella yiyen bir fakir düşünemiyorum. Keza Hariboru.Üçüncü sayfa haberlerini hemen geçiyorum çünkü genelde kokan insanlarla ilgili haberler oluyor. Pis pis ölüyorlar. Asansöre falan sıkışıyorlar, hemen bi tarafları kopuyor. Motosiklete biniyolar, hoop kafaları kopuyor...Hiç sevmem kafası kopan insanı. Zorla değil ya? Ayrıca ölüp gitseler neyse Leş gibi de kokuyorlar. Bari ölünce kokmasınlar. Tarım ve Köy yumurtası Bakanlığı'nın bu konuda yapacak bir şeyleri olmalı. Ayrıca enerji ve tabii ki de kaynaklar bakanlığı... Ya ne olacaktı?Elbette ülkemizde güzel şeyler de oluyor. Mesela biz yardım baloları düzenliyoruz. Oradan topladığımız paralarla daha büyük yardım baloları yapmaya çalışıyoruz. Balodan aldığımızı yine baloya yatırıyoruz yani, cebimize atmıyoruz.Bazen de defileler düzenleyip kendi tasarımlarız olan kıyafetleri sergiliyoruz. Satılan kıyafet olursa gelirini kimsesiz ve beyinsiz çocuklara gönderiyoruz. Ama maalesef pek satış olmuyor. O zaman da kıyafetleri yolluyoruz çocuklara. Yazık o kadar seviniyorlar ki, hemen kokuyorlar.Biraz da spor: Dünya kupasını takip etmeye çalışıyorum ama bu konuda çok bilgili değilim. Paraguay ile Uruguay'ın farkı nedir deseniz bilmem. Ama ortak noktaları nedir, iyi bilirim. Kokuyorlar...Ayrıca ne zaman kamera onları çekse çimlere kusuyorlar. Öbürküler de bazen tükürüyor ama temiz temiz. Tuf! Diye minik top kağıt mendil gibi bişey çıkarıyorlar. Pele yaşasaydı bence o da kusardı.
Yiğit Özgür / 17.06.2010
When i talk about boys, don't you know what i mean, boys?
yow yow 'sup niggers.
şimdi uzun zamandır yazı yazmayan tatilden yeni dönmüş köşe yazarı olucam. hatta sıkı durun, gazetelerin magazin eklerinin köşe yazarlarından olucam.
"Paris: Allahın Siktirettiği Şehir!
Merhaba sevgili okurlarım. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz haftayı tatilde, sevgilimle ve birkaç yakın dostumla Paris'te geçirdim. Gerçekten yaşanması gerekiyormuş Paris'i tanımak, onu yaşamak gerekiyormuş anlamak için...
* * *
Her köşesi moda kokan bir şehir Paris. Paris Saint-Germain' de sanırım Paris takımı. Paris Hilton'la bir alakası olduğunu sanmıyorum. Şaraplardan denemeyi unutmayın..
* * *
Uçaktan indiğimde karşılaştığım göçmen zenciler beni korkutsa da, sonradan alıştım. Eğer cebinizde paranız varsa, Paris gerçekten yaşanacak bir yer. Ama paranızı saklamayı bilmelisiniz ((((:"
------------------------------------------------------------------------------------------
Şimdi bu kısım da şey; cemdemo ile bir şeyler farkediyoruz kısmı:
Başlık: "Modern Toplumun Gelmiş Geçmiş En Büyük Oyunu: SPOR"
Buyrun:
Bence spor aktiviteleri toplumumuzun en büyük saçmalıkları. Eskiden olsa -ama yani medieval dönemden bahsediyorum- hepimiz kaslı olacaktık bir şekilde. Çünkü avlanıyor, kavga ediyor, HER YERE YÜRÜYOR, toprakları sürüp bir şeyler ekiyorduk falan. Her şey doğal işlerken spor yapma gereği duymamış insanlar. "Futbolun Atası" olarak geçen zilyon tane hikaye var mesela. Kasları zaten olan insanlar bunlar; nasıl bir "saf sıkıntıyla" yaratmışlar belli oluyor zaten. Mesela benim aklıma ilk gelen: Mayalar. Havuz gibi, ya da şöyle diyim "Digimon Arenası" modunda bir alanları var, çukur yani. duvarda yanlarda asılı çemberler var, el kullanmadan ordan topumsu bir şeyi geçirmeye çalışıyorlar işte. Yani yazarken bile komik geliyor hani eminim birileri "o çağda yaşasaydın hiç komik gelmezdi tamam mı her töreyi o çağın özelliklerine göre yargılamak gerekir" der ben de derim ki "O ZAMAN DİN FALAN HANİ EE?" (Swahili dilinde söylemek gerekirse: WAKA WAKA EE EE). Neyse yani olayın mantıksızlığı şu tam olarak: adamlar zaten dünyanın sonunun ne zaman geleceğine karar vermişler, bakmışlar "oha amk on bin sene var, sikerler" diyip top oynamaya başlamışlar. Sonra zevkli gelmemiş, lan dur şunun ucuna bir iddaa koyalım da zevkli olsun: KAYBEDEN TAKIMI ÖLDÜRELİM. Bakın böyle ne kadar mantıklı yani. Formalara reklam yok, kas yapmak için yapılmıyor, kimse öss zamanı çeşitli endişelerle bırakmıyor sporu. Zaten 4 5 takım falan vardır, zaten her sene sonunda sadece şampiyon olan takım hayatta kalmış olacağı için mesela "dört sene üst üste şampiyon olduuk, verilmiş sadakamııız-vaaarmııış" diye bağırırlardı. Neyse dağıttım konuyu, her şey çok doğal işliyor anlatabiliyor muyum. İngilterede mesela yine "Futbolun Atası" olarak gösterilen etkinliğin savaşlardan sonra yerdeki cesetlerden birinin kafasını kopararak oynandığı söyleniyor. Bakın ne kadar insani bir şey bu yani, "içeri orta kesmiyorum, kafa kesiyorum" diyor adamlar.
Bizse yani her şeyi çirkin çirkin yapaylaştırdığımız gibi 23 yaşında hayatında bir sike derman olamamış ve olamayacak insanların haftada sadece 3 defa gidip sadece birilerine göstermek için kas yapabilecekleri etkinlikler yaratmışız. Futbol yani nedir hocam Bacari Sagna, Peter Pekarik, Xavi Hernandez, sözüm size. Olm adam mısınız lan.
Dur konuyu dağıttım yine. Keşke teknoloji gelişirken doğanın ağzına sıçmasaydık. Başından beri hep doğaya zarar vermeyecek kaynaklar kullanılsaydı makinelerde, avlansaydık hala falan. Acun'un yapacağı av programını çok merak uyandırıcı olurdu: "Turgut abi 54 yaşındasın, hala avlarım aslan diyosun öyle mi? -avlarım acuncum avlarım noolucak +turgut abi gaz sayın seyirciler turgut abi hazır mısın -hazırım acuncum tabi eşime burdan selamlarımı gönderiyorum -turgut abi bir de bir şey soracağım geçen hafta yeşimle bir gerginliğiniz oldu? +acuncum şimdi o orospunun adını ağzıma almak istemiyorum, ama yani şimdi elinin hamuruyla erkek işine nasıl karışır yani bu kadın ben anlamıyorum büyük finalde mamut avında görüşücez inşallah allah yolumu açık ederse. -peki turgut abi salıyoruz aslanı +tamam acuncum" Düşünsenize lan böyle bir rahatlık doğallık var mı yani.
Neyse tamam uzatmamam gerekiyor sanki; yazının tamamını okuyup da bir bok anlamamış olanlar için özet geçiyorum piçler: haftada 5 buçuk saat spor salonuna gidip spor yapıp sonra her yere arabayla gitmek, kendimize daha rahat olabileceğimiz süper rahat koltuklar oturma odaları bürolar yaratmak çok saçma lan.
Daha önce başkasının aklına geldi mi ki bu tespit? oha yok artık sanmıyorum.
* * *
Bundesliga gerçekten görülmeye değer bir bölge. Dokusunu hiç kaybetmemiş, tamamen ağaçlarla kaplı otantik görüntüsüyle balayını geçirmek için çok uygun bir sahil kasabasından bahsediyorum.
şimdi uzun zamandır yazı yazmayan tatilden yeni dönmüş köşe yazarı olucam. hatta sıkı durun, gazetelerin magazin eklerinin köşe yazarlarından olucam.
"Paris: Allahın Siktirettiği Şehir!
Merhaba sevgili okurlarım. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz haftayı tatilde, sevgilimle ve birkaç yakın dostumla Paris'te geçirdim. Gerçekten yaşanması gerekiyormuş Paris'i tanımak, onu yaşamak gerekiyormuş anlamak için...
* * *
Her köşesi moda kokan bir şehir Paris. Paris Saint-Germain' de sanırım Paris takımı. Paris Hilton'la bir alakası olduğunu sanmıyorum. Şaraplardan denemeyi unutmayın..
* * *
Uçaktan indiğimde karşılaştığım göçmen zenciler beni korkutsa da, sonradan alıştım. Eğer cebinizde paranız varsa, Paris gerçekten yaşanacak bir yer. Ama paranızı saklamayı bilmelisiniz ((((:"
------------------------------------------------------------------------------------------
Şimdi bu kısım da şey; cemdemo ile bir şeyler farkediyoruz kısmı:
Başlık: "Modern Toplumun Gelmiş Geçmiş En Büyük Oyunu: SPOR"
Buyrun:
Bence spor aktiviteleri toplumumuzun en büyük saçmalıkları. Eskiden olsa -ama yani medieval dönemden bahsediyorum- hepimiz kaslı olacaktık bir şekilde. Çünkü avlanıyor, kavga ediyor, HER YERE YÜRÜYOR, toprakları sürüp bir şeyler ekiyorduk falan. Her şey doğal işlerken spor yapma gereği duymamış insanlar. "Futbolun Atası" olarak geçen zilyon tane hikaye var mesela. Kasları zaten olan insanlar bunlar; nasıl bir "saf sıkıntıyla" yaratmışlar belli oluyor zaten. Mesela benim aklıma ilk gelen: Mayalar. Havuz gibi, ya da şöyle diyim "Digimon Arenası" modunda bir alanları var, çukur yani. duvarda yanlarda asılı çemberler var, el kullanmadan ordan topumsu bir şeyi geçirmeye çalışıyorlar işte. Yani yazarken bile komik geliyor hani eminim birileri "o çağda yaşasaydın hiç komik gelmezdi tamam mı her töreyi o çağın özelliklerine göre yargılamak gerekir" der ben de derim ki "O ZAMAN DİN FALAN HANİ EE?" (Swahili dilinde söylemek gerekirse: WAKA WAKA EE EE). Neyse yani olayın mantıksızlığı şu tam olarak: adamlar zaten dünyanın sonunun ne zaman geleceğine karar vermişler, bakmışlar "oha amk on bin sene var, sikerler" diyip top oynamaya başlamışlar. Sonra zevkli gelmemiş, lan dur şunun ucuna bir iddaa koyalım da zevkli olsun: KAYBEDEN TAKIMI ÖLDÜRELİM. Bakın böyle ne kadar mantıklı yani. Formalara reklam yok, kas yapmak için yapılmıyor, kimse öss zamanı çeşitli endişelerle bırakmıyor sporu. Zaten 4 5 takım falan vardır, zaten her sene sonunda sadece şampiyon olan takım hayatta kalmış olacağı için mesela "dört sene üst üste şampiyon olduuk, verilmiş sadakamııız-vaaarmııış" diye bağırırlardı. Neyse dağıttım konuyu, her şey çok doğal işliyor anlatabiliyor muyum. İngilterede mesela yine "Futbolun Atası" olarak gösterilen etkinliğin savaşlardan sonra yerdeki cesetlerden birinin kafasını kopararak oynandığı söyleniyor. Bakın ne kadar insani bir şey bu yani, "içeri orta kesmiyorum, kafa kesiyorum" diyor adamlar.
Bizse yani her şeyi çirkin çirkin yapaylaştırdığımız gibi 23 yaşında hayatında bir sike derman olamamış ve olamayacak insanların haftada sadece 3 defa gidip sadece birilerine göstermek için kas yapabilecekleri etkinlikler yaratmışız. Futbol yani nedir hocam Bacari Sagna, Peter Pekarik, Xavi Hernandez, sözüm size. Olm adam mısınız lan.
Dur konuyu dağıttım yine. Keşke teknoloji gelişirken doğanın ağzına sıçmasaydık. Başından beri hep doğaya zarar vermeyecek kaynaklar kullanılsaydı makinelerde, avlansaydık hala falan. Acun'un yapacağı av programını çok merak uyandırıcı olurdu: "Turgut abi 54 yaşındasın, hala avlarım aslan diyosun öyle mi? -avlarım acuncum avlarım noolucak +turgut abi gaz sayın seyirciler turgut abi hazır mısın -hazırım acuncum tabi eşime burdan selamlarımı gönderiyorum -turgut abi bir de bir şey soracağım geçen hafta yeşimle bir gerginliğiniz oldu? +acuncum şimdi o orospunun adını ağzıma almak istemiyorum, ama yani şimdi elinin hamuruyla erkek işine nasıl karışır yani bu kadın ben anlamıyorum büyük finalde mamut avında görüşücez inşallah allah yolumu açık ederse. -peki turgut abi salıyoruz aslanı +tamam acuncum" Düşünsenize lan böyle bir rahatlık doğallık var mı yani.
Neyse tamam uzatmamam gerekiyor sanki; yazının tamamını okuyup da bir bok anlamamış olanlar için özet geçiyorum piçler: haftada 5 buçuk saat spor salonuna gidip spor yapıp sonra her yere arabayla gitmek, kendimize daha rahat olabileceğimiz süper rahat koltuklar oturma odaları bürolar yaratmak çok saçma lan.
Daha önce başkasının aklına geldi mi ki bu tespit? oha yok artık sanmıyorum.
* * *
Bundesliga gerçekten görülmeye değer bir bölge. Dokusunu hiç kaybetmemiş, tamamen ağaçlarla kaplı otantik görüntüsüyle balayını geçirmek için çok uygun bir sahil kasabasından bahsediyorum.
10 Kasım 2010 Çarşamba
AMCIKSIN TOLGA
YARIN DA STARCRAFT YAPARIZ DEDİN, EVE 5-6 GİBİ GELİYORUM DEDİN. NERDESİN GÖTÜN EVLADI?
ps: cem sana hiç girmiyorum zaten.
8 Kasım 2010 Pazartesi
second edition: augustus hill of oz quotes
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
It's called the butterfly effect. A butterfly starts flapping its wings in China, and over the course of time, that little movement of air becomes a hurricane in Texas. One day, you got a butterfly dancing on a flower. The next, you got pianos stuck in trees. The little butterfly, he didn't know any better. He was just out looking for food, for love, for some kind of satisfaction.
Goldfish.
They live their whole lives in 30-second intervals. Every half minute, their little brain forgets what the last half minute of their life was like. In other words, when this little goldfish is happy, he thinks he's been happy his whole life since his whole life was only 30 seconds ago. And when this little goldfish is hungry, he thinks he's been hungry his whole life. And when he's dying, this little goldfish thinks he's been dying his whole life. Imagine that. Death being the only life this little goldfish will ever know.
Those National Geographic specials, they're popular here at Oz. All those wild beasts attacking each other, ferocious lions running down to the watering hole, brutalizing antelopes and gazelles. How come there's never a programme where the animals get along, where they help each other? Is it possible for, say, a flat-billed platypus to help a green-eyed cockatoo cross the street?
So, what is it that separates you and me from the goldfish, the butterfly, the flat billed platypus? Our minds, huh? Our souls, huh? That fact that we can get HBO? Well maybe it's that humans are the only species to put other animals in cages. Put its own kind in cages.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Yeah. Everybody wants to escape from Oz. 'Course truth is, there is no escape. I mean, let's say you manage to sneak out. Then you gotta run and keep running. The life of running away ain't no life at all. Better to stay put, face reality, deal with what you got and make the best of it. Yeah, the measure of a man is not where he lives, but how. How he makes the best of it.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
They say that every snowflake is different. But how can they really be sure? I mean, think about all the snowflakes that have fallen all over the world throughout Earth's history. The law of averages dictates that at least two of them had to be similar. Like human beings, like the men in Oz, even if they start out unique, they end up the same.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Now, you'd think a doctor or two would be on the top of the list of the greatest person of the millennium. I mean, doctors do research, discover diseases. But no one's gonna see Dr. Epstein-Barr, Dr. Norman-Barre, Dr. Down, and Dr. Alzheimer on any list. 'Cause for all their hard work, hearing their names fills us with dread. Their names make us sick.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
ve sona sakladığım en güzeli:
When Napoleon died in Exile, the doctors cut off his dick. They put his dick in an ornate jar and gave it to his priest; don't ask me why. Over the years, Napoleon's dick was sold and sold again to the highest bidder. To this day, at least three people claim to own Napoleon's dick. But you see, it's not important who owns the real dick. The big question is, well... who the fuck do those other two dicks belong to?
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
It's called the butterfly effect. A butterfly starts flapping its wings in China, and over the course of time, that little movement of air becomes a hurricane in Texas. One day, you got a butterfly dancing on a flower. The next, you got pianos stuck in trees. The little butterfly, he didn't know any better. He was just out looking for food, for love, for some kind of satisfaction.
Goldfish.
They live their whole lives in 30-second intervals. Every half minute, their little brain forgets what the last half minute of their life was like. In other words, when this little goldfish is happy, he thinks he's been happy his whole life since his whole life was only 30 seconds ago. And when this little goldfish is hungry, he thinks he's been hungry his whole life. And when he's dying, this little goldfish thinks he's been dying his whole life. Imagine that. Death being the only life this little goldfish will ever know.
Those National Geographic specials, they're popular here at Oz. All those wild beasts attacking each other, ferocious lions running down to the watering hole, brutalizing antelopes and gazelles. How come there's never a programme where the animals get along, where they help each other? Is it possible for, say, a flat-billed platypus to help a green-eyed cockatoo cross the street?
So, what is it that separates you and me from the goldfish, the butterfly, the flat billed platypus? Our minds, huh? Our souls, huh? That fact that we can get HBO? Well maybe it's that humans are the only species to put other animals in cages. Put its own kind in cages.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Yeah. Everybody wants to escape from Oz. 'Course truth is, there is no escape. I mean, let's say you manage to sneak out. Then you gotta run and keep running. The life of running away ain't no life at all. Better to stay put, face reality, deal with what you got and make the best of it. Yeah, the measure of a man is not where he lives, but how. How he makes the best of it.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
They say that every snowflake is different. But how can they really be sure? I mean, think about all the snowflakes that have fallen all over the world throughout Earth's history. The law of averages dictates that at least two of them had to be similar. Like human beings, like the men in Oz, even if they start out unique, they end up the same.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Now, you'd think a doctor or two would be on the top of the list of the greatest person of the millennium. I mean, doctors do research, discover diseases. But no one's gonna see Dr. Epstein-Barr, Dr. Norman-Barre, Dr. Down, and Dr. Alzheimer on any list. 'Cause for all their hard work, hearing their names fills us with dread. Their names make us sick.
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
ve sona sakladığım en güzeli:
When Napoleon died in Exile, the doctors cut off his dick. They put his dick in an ornate jar and gave it to his priest; don't ask me why. Over the years, Napoleon's dick was sold and sold again to the highest bidder. To this day, at least three people claim to own Napoleon's dick. But you see, it's not important who owns the real dick. The big question is, well... who the fuck do those other two dicks belong to?
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
6 Kasım 2010 Cumartesi
Sis
Şimdi başlık sis olunca şiir falan bekliyorsunuz di mi? I-ıh şiir falan yok. Bugün metrobüsle okula giderken (cumartesi niye okula gidiyorum? koro çalışmam var) köprüden geçtim ister istemez. Sis çok yoğun olduğundan deniz gözükmüyordu. Sonsuz beyazlık vardı. Sonra daldım gittim, o beyazlık bir yandan gökyüzünün devamı gibi, bir yandan sanki gökyüzü de gitmiş, pür beyazlık bildiğimiz. Çok hoşuma gitti. Bir yandan da o beyazlık hep öyle kalsa, yerle gök birleşmiş gibi, biz de orada kapana kısılmış gibi kalsak falan diye düşündüm. Sonra lan aslında gök yerde olsa deniz yukarda olsa gökyüzü yerine. İnsanlar yüzmek için uçağa binse atlasalar ne güzel olurdu derken, "aslında olurmuş yani, doğduğumuzdan beri gök yukarda deniz aşağıda olduğu için ona alıştık, öbür türlü olsa ona da alışırdık" dedim. En azından benim için çok büyük bir sorun teşkil etmezdi. Burdan alışkanlıklar konusuna atladı beynim ama onla ilgili zaten bir şeyler yazmıştım yine bu bloga o yüzden düşünce silsilemin o kısmını atlayıp devamına geçiyorum. Sonra biraz daha düşündüm. Şeye bağladım burdan da "ya aslında üzerine düşünmeden kabul edip alıştığımız bir sürü şey var." Buradan bağlaması biraz zor olacak ama dün, üyesi olduğum AÇMÖF ( avrupa çalışmaları merkezi öğrenci forumu)'e Hollandalı 15-20 kişi toplantıya geldi ve Türkiye siyaseti üzerine konuşulurken konu konuyu açtı. İşte sizde partiler nasıl, bizde nasıl? AB'ye giriş sürecine Türkiye nasıl bakıyor? Hollanda nasıl bakıyor vs vs derken, konu askerliğe geldi. Şimdi biz askerliğin zorunlu olduğunu söyledik. Onlar biraz şaşırdı önce. Sonra e peki bunun kaldırılması için bir şey yapmıyor musunuz dediler. Orada herkes kaldı tabi. Tamam birkaç tane vicdani retçi var; ama gerçekten birkaç tane. Ülkede başörtüsü gibi yüzeysel bir konu her kanalda, her siyasi platformda deli gibi tartışılırken, böyle bir konunun neredeyse özümsenerek konuşulmaması ve normalmiş gibi davranılması çok garip. Kendimi düşündüm. Askere gitmemek için belki kilo alırım zamanı geldiğinde, ya da işte yurt dışında 3 sene çalışıp 28 gün yaparım oh, diyorum. Çevremdeki çoğu insanda bu tip kaçış yolları arıyor. Hepimiz ayda yılda bir konusu açıldığında, "yeaaa abi aslında zorunlu olmaması lazım, insanları en verimli çağında........." gibi şeyler söylüyoruz ama, hani etrafımda süper ve derin diyebileceğim insanlar bile bunun olamayacağını kabullenmiş ve artık alışmış durumda, kendim de dahil. "Nasıl lan yani?" dedim kendime. Nasıl böyle bir şeye bizi alıştırmış olabilirler? Böyle onlarca şey var. "Güçlü bir devlet anlayışı olmalı" yani "devlet korkusu" meselesi veya derin devletin varlığı, her tarafta dönen rüşvet, yaya geçitlerinde arabaların durmaması vs vs gidiyor böyle. "Ya abi artık onlar Türkiye'nin gerçekleri" diye geçiştirilebilecek onlarca konu var yani. Niye var bunlar? Neden daha çok gündemde değiller aklımın almadığına karar verdim. Ve evet buraya gerçekten sisten geldim. ve evet biraz kafam dağınık.
4 Kasım 2010 Perşembe
3 Kasım 2010 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











