Domates yiyin, bırakın çekirdekleri yanağınızdan aksın. Hayır domates yemek utanılacak bir şey değil. (Bu arada şöyle bir şey var)

13 Eylül 2010 Pazartesi

Yumuklu Sucurta

Olacak O Kadar'dan bu yana pek çok komedyen girdi hayatımıza. Ya da baştan "hayatıma" şeklinde başlayayım da fazla ahkam kesiyormuş gibi olmasın. Olacak O Kadar benim hafızamdaki ilk mizah detaylarını oluşturuyor, (parmak çocuk hikayesi vardı: trajik bir şekilde parmak çocuk olarak doğmuş ama bir şekilde şarkıcı olmuş bir adamın hikayesini anlattıkları seri, çocukluk yıllarımdan hatırladığım ilk komedi unsurlarını içeriyor. Hatta korkardım aşırı olacakokadarmakyajlı Oya Başar'ın oynadığı anne karakterinden. Cadıya benzerdi ve habire bağırırdı, hey gidi.) 1986'da başlamışlar yayına, tabi benim hatırladıklarım 94-95 sezonundandır en fazla. İlk başlarda severdim bu programı, küçükken komik olan şeylere yaklaşımım "yetişkinlerin güldükleri şeylere gül, "mesajı aldım, ;D" imajı yarat, zevk almaya bak olm herifler makyaj falan yapıp şivelerini değiştiriyorlar çok komik aslında yha :D" şeklinde olduğu için çok da önemseyemiyorum bu dönemi. Sonra Cem Yılmaz efsanesi var, ama o biraz daha olaylar üzerinden gitmedi mi zaten hep, işte askerlik anılarıdır, türkler uzayda dır, türkler ordadırburdadırşurdadır, yılbaşında noel baba gelir rakı sofrası veheey diye bizim neslin yapmayı en çok sevdiği esprileri halka sunan, yaygınlaştıran adam. Hangimiz ayda ikiden az "olm alıcan şu x'i, rakı sofrasında dünyalar tatlısıdır" esprisi yapıyoruz? Kendimizi kandırmayalım. Martin Lawrence, Steve Martin, Leslie Nielsen, Atv ve KanalD'nin yedi buçuk sene gecikmeli getirdiği ve bir yedi buçuk sene de yayınlamaktan sıkılmadığı serilerin akılda kalan isimleri.. Polis Akademisi zaten başlı başına bir efsane televizyon filmleri konusunda.
-gerçi 90lar ne güzeldi edebiyatı yapma niyetim de yok, ama giriyorum ufaktan bi saniye-

Bu saydığım dönemler bir çok insan tarafından ortak olarak yaşanmıştır. Hemen sonralarında Cem Yılmaz'a fazla takılanlar vardır aramızda, stand up larına gidip o hikayeleri kendi başından geçmiş gibi anlatanlar veya hayat boş eğlen coş ile kaliteli espri yapmayı kendi kişilikleri için gereksiz bulan insanlar, hatta Charlie Chaplin ve omurilik destekli "komik düşme, tesadüfler üst üste gelince oluşan içinden çıkılmaz komik durumlar, surata yapışan pastalar ve Şahane Pazar" dan öteye gitmeyenler, falan feşmekan. Bunlara bir sözüm yok şimdilik, dağılın sonra çağırı cam. (tercih meselesi tamam kimseyi küçümsemiyorum)



Bir ara -sanırım liseye girmemin başlarında- satire(hiciv), ironi, kelime oyunları altyapılı esprileri fark etmeye başlıyorum. Fazla akıllıca geliyor çoğu, özellikle Olacak O Kadar'ın yıllar önce izleyip de fark edemediğim esprileri, (Sana bir hıyar vereyim, tuzla-yarak yersin sarhoş eh eh hee) Tabi ergenlik başlarında fazla "poser" geldiği için reddettiğim ekşisözlükserbestölçülüironiklafsokmalıgüldürmecelicücelihayvanlı esprileri var bir yandan sıkıştıran..
(bu sonuncusuna örnek vermek gereği duydum: hayatnekadardolu, sevgilimden ayrıldım, babam kansermiş ama ben simit satıyorum.
ama en çok çüküme üzülüyorum,

kalksa iyiydi.
-bu çok basit bir örnektir, o kadar genellemiyorum ANLAYAN ANLADI ;D)

Bu sıralarda Şahan Gökbakar giriyor -bu arada biliyorum hızlı girdim 90lardan liseye ama söylemiştim 90lar ne iyiydi edebiyatı yapmıyorum- "anne motor/ baba öküz/ kızımız tiki oldu/ üzgünüz", efsanevi calgon reklamı, "öss ye hair&style dergisiyle hazırlandım", Recep İvedik vesaire. Şahan tamamen tespit esprileriyle başarılı oldu, çünkü çok fazla malzeme var etrafta ve yarattığı karakterleri son derece yaratıcı bir şekilde süsleyebilince gerçekten çok güzel şeyler çıktı ortaya. Bir süre dikkatimi bunlara verdim, sonrasında yine kelime esprileri. Yani tamam farkındayım, yapması biraz zor, fazla dikkat isteyen, özellikle fazla "farklı düşünmek" gerektiren bir espri çeşidi olduğu için egosantrik sorunlu kişiliğimi fazla fazla okşuyor, kendimi iyi hissettiriyor, bilmemne. Kabul ediyorum ama asıl anlamadığım şey bu "kötü espri" kriterleri.

İnsanlar neye göre karar veriyor bir espriye gülüp gülmemesi gerektiğine? Fazla zalimce tespitler mesela, neredeyse istemsiz bir şekilde hain bir NIHAHA çıkartıyor insanın içinden. (nabertolga) sakat, özürlü insanlarla dalga geçmek dünyanın en iğrenç hareketi belki de, ama çok derinden geliyor o "nıhaha". Ve yanında eşlik edecek insanlar olursa (paylaştıkça çoğalıyor kahkaha her zaman, stand up gösterisi de sinema salonu da Can'la yaşlı ve komik bir teyzenin yanından geçtiğimizde de) iyice dayanamıyor insan. Biri düştüğü zaman kendini tutamayıp gülenler var, bunu da anlamıyorum neden herkes gülmüyor bu tip durumlarda. Farklı insanların espri süzgeçlerinin de bu kadar farklı olması şaşırtıcı geliyor bana.

Gülmek, "şaka teorisi" genel olarak yaratılan belirsiz karışık bir durumun, dallanıp budaklanmasından sonra, durumun çözülmesiyle beyinde bir rahatlama yaratması ve bunun gülmeye yol açması şeklinde tanımlanıyor. 2002 yılında yapılan bir araştırmada en çok insanın güldüğü fıkra şöyle:

iki adam ormana avlanmaya gidiyor. birinin üzerine ağaç düşüyor, ölüyor ne yazık ki. arkadaşı panik yapıyor, ne yapacağını bilemiyor, 911'i arıyor:
-ormandaydık arkadaşımla, avlanıyorduk, arkadaşımın üzerine ağaç düştü ve sanırım öldü ne yapmalıyım bilemiyorum, diyor
telefonun ucundaki adam ona yardım edebileceğini, sakin olması gerektiğini söylüyor ve ekliyor:
-efendim öncelikle sizden arkadaşınızın öldüğünden emin olmanızı rica ediyorum
sonrasında bir sessizlik oluyor, adam telefonu bir yere bırakıyor belli ki. sonra bir silah sesi duyuluyor adam telefonu eline alıyor ve
-evet şu an eminim, şimdi ne yapmam gerekiyor?

Bu tip bir fıkrayı bu teoriye uydurmak güç. Burada (yineyineyine) Freud abi giriyor, ve diyor ki -kabaca- "mizah duygusunu insanların içinden çıkaran şey, toplumun beyne kodladığı ve baskıladığı duyguların rahat bırakılmasıdır". J'en ai marre de quatre dérriere!!!!!!11oneoneoneleven ın sırrı burda, gülmememiz gereken şeylere daha çok gülmemiz, ve o durumlarda kendimizi sıkmamızın üzerine daha da "gülmemizin gelmesi"(eheh) ve bu kahkahaların yarattığı ekstra rahatlama duygusu, çok barizdir herkes için. -Hatırlayamayanlar: komik ince sesiyle konuşan adamın yüzüne karşı yarılan sunucu videosunu çocukları u-youtube izleyebilir-

Bir de şöyle dikkat çeken bir şey var (aynı zamanda çok da sürpriz olmayan), superego, egoya izin veriyor-muş bu mizahın çıkması için ve iyi niyetli, sevimli güzel superegolar daha bir Martin Lawrence, daha bir Leslie Nielsen daha bir Laurel&Hardy esprilere gülerken, zalim superegolar daha böyle düşene güleyim, sakatlara güleyim, zor durumdakilere güleyim'e çalışıyor-muş. Levent Kırca'nın büyüdükçe farkettiğimiz o hırslı (hıyar, tuzla-yarak) esprileri bu yanını gösteriyormuş demek ki, bak.

Benim asıl rahatsız olduğum şey, insanları güldüklerine göre yargılamak. Ulan toplum baskısı ne iğrenç şey, her işin altından super ego, çocukluk travması, idcomlardaki gülme efektleri hep bu sebepten. (hatta Alican gülmesi dediğimiz, insanı rahatlatan, iyi, ait hissettiren kahkahalar da mevcut, pek kullanışlı bu gülmek yahu) Ama yani sen kötü espri yapanlara gereken saygıyı göstermezsen, hor görürsen, toplumda kutuplaşmaya sebep oluyorsun.

Benim aslında ütopyamda hiç gülmek yok ulan var ya.

Hep böyle acayip espriler var, çok garip yerlerden çıkan, fifa oynarken oyunu durdurup yapanın eli sıkılan espriler. Bu tip esprilere gülünmüyor, saygı uyandırıyor ya, kocaman O_O tepkileri veriliyor. The Office esprileri mesela, çinli bir kızla sevgili olduktan sonra kızın arkadaşlarıyla buluşunca kızı ayırt edemeyen adamın etrafa boş bakışları, "nerdeymiş benim sevgilim, hanimiş benim sevgilim" yaparkenki çaresizliği ve o_O hali, sonrasında kızın şımarık bir şekilde "işte burdaa" demesiyle beraber rahatlayıp kıza sarılırken koluna markerla işaret koyması. Fikir basit ama o boşluk duygusu daha çok ön plana çıkmalı. Geleceğin mizahı budur arkadaşlar, bunları görmek istiyorum, asıl çok güzel hareketler bunlar, ne mozayiği ULAN. Gerçi şimdi sonuçta insanlara şu saatten sonra neye gülmeleri gerektiğini anlatamayız, kimse anlatamaz. Herkesin sığındığı bir anlayış var, kimi kolay saçıyor gülümsemesini, kimi gülmüyor pek, aramıyor yani gülecek bir an. Amaaan.

Ama eğlenceliden öte uğraştıran şey asıl; kelime esprisi yapmak, şarkıların sözlerini belirli jargonlara göre değiştirerek eğlenmek, çeşitli komik durumları başka yerlere adapte etmek -knowyourmeme, meme konusunda mesela, çok zekice detaylar var- bir takım fix malzemeleri kullanmak /youtube videoları, futbolcu şarkıcı isimleri, deyimler/, vesaire. Buna saygı duyulmadığı zaman, üzülüyorum. IYYY tepkileri ne ara moda oldu acaba tam olarak.

ufakbirparantez açıp neyden bahsettiğimi birkaç örnekle açıklayayayayım;
fırsat buldukça hatırlattığım bir çgh esprisi; adı vedat olan adama "naber lan vedatçilipeppırs!" diye hitap eden adam vardı. Geniş Aile de geçen hitapları çok güzel buluyorum, "sana-ne-ulan, x" şeklinde. Türk Malı mesela monotonu çok güzel kullanıyor genel olarak, anlık patlamalarda Şafak Sezer oldukça başarılı.


Aslında günlük hayatta yaptığım tüm esprilerim gibi kendi egomu sıvazlamak için yazdığım bu yazıya son zamanlarda gördüğüm en komik karikatürle son veriyorum. Kötü espri yapanlara saygı duyun ulan, kutuplaştırmayın adamı dedikten iki üç paragraf sonra ben kendim hedef gösteriyorum; gülmeyenleri yargılayacağım yine, ben biraz böyleyim.
(Halbuki tek istediğim şey buna gülen insanın "benbunaniyegülüyorumulan" diye düşünmesi)
(Bi de şey, Hababam Sınıfı filmlerine eskiden neden gülmüyodum şimdi gülüyorum biri buna cevap versin)


kime diyorum bak,
tipe bak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder