Domates yiyin, bırakın çekirdekleri yanağınızdan aksın. Hayır domates yemek utanılacak bir şey değil. (Bu arada şöyle bir şey var)

5 Şubat 2011 Cumartesi

this is how you blog me

aylar sonra annemde kalmak bana çok iyi geldi. yemekler güzel - olmasa da kılımı kıpırdatmıyorum hazırlamak için -, çamaşırım yıkanıyor, bardağı bir yere koyuyorum kendi kendine kayboluyor, sonra raftan temiz çıkıyor. anneler sihirbaz gibidir. - evet şimdi "anne övme" konu başlığına giriyoruz. bu konuda, "anneler sihirbaz gibidir" cümlesi iyi bir giriş bence. yani burdan "hem çalışıyorsun, hem kalan her şeyi nasıl yetiştiriyorsun anne bilmiyorum YOU ARE AN AMAZING MOM." tiradına atlanabilir. kurtuluş savaşı ve "ana" kavramına girilebilir. anam garip anam çilekeş anam dertli anam'a kadar giden geri dönüşü olmayan bir yoldur bu. türk feminizmi zaten "ana"dan çıkar hep. anadan doğma, ilkel bir feminizmimiz var yani. ve zaten annelerimizle ilgili kötü şeyler söylemek de çok ayıptır. bu da anadan DOGMA. -



ne diyordum, anneler sihirbaz gibidir. bayağı kötü niyetle sınıflandırıp yerin dibine soktuğum anne övme taktikleri yerine, daha farklı bir yoldan gideyim hadi.

Every great MOM trick consists of three parts or acts. The first part is called "The Pledge". The MOM shows you something ordinary: a deck of cards, a bird or a GLASS. MOM shows you this object. Perhaps SHE asks you to inspect it to see if it is indeed real, unaltered, normal. But of course... it probably isn't. The second act is called "The Turn". The MOM takes the ordinary something and makes it do something extraordinary. E.G. SHE DRINKS COFFEE WITH IT. Now you're looking for the secret... but you won't find it, because of course you're not really looking. You don't really want to know. You want to be fooled. But you wouldn't clap yet. Because making something DIRTY isn't enough; you have to CLEAN IT. That's why every MOM trick has a third act, the hardest part, the part we call "The Prestige"." - or dish washing as we use abroad -




bu arada, evdeki bardakların, oyuncakların, yani benim haraket ettirdiğim şeylerin kendi kendilerine yerlerine geri dönmediklerini fark ettiğimde çok şaşırmıştım. tabi heralde önceden de kendi kendilerine haraket ettiklerini sanmıyordum, ama öyle olmaması için de bir sebep yoktu.

annemin yemekleri güzeldir. ama pek yemek yapmaz. eskiden yapardı, sonra yaş ve iş gibi sebepleri bahane ederek blenderı rafa kaldırdı. yani aslında yemekler için gelmedim buraya. çamaşırları da yıkardık yani bir şekilde, deterjan vardı, makina da vardı.

günlük iş rahatlığı değil burda kalmanın en güzel tarafı. televizyon.

televizyondaki şeylere sanki başka bir ülkede okuyan birisi gibi bakıyorum. o kadar yabancı geliyor ki, ağzım açık kalıyor. zaten tatilde ailesinin yanına kalmaya gelen yabancı ülkede okuyan öğrenci profili de uyuyor bu hallerime

bu kadar amerikan dizisi izleyen biri olarak bir tespit yapmak istiyorum, eminim daha önce dünyada hiç kimse bu tespiti yapmamıştır. bu tespitimin başına da "ulan koymak istiyorum yüksek müsaadenizle. ulan, - es - türk dizileri ne kadar yavaş ilerliyor? olay olmuyor yahu, resmen kamera karşısında muhabbet ediyorlar. olan olayların da önemi yok. diziden karakter çıkması da pek olası değil. bayağı benim seyrederken yaptığım gibi, MAL GİBİ oturuyorlar.





bir dizide balıkçı diye bir adam var mesela. bunu balık pazarının ortasında dövüyorlar. fakat bu dizideki kimsenin hayatında hiçbir şeyi değiştirmiyor. balıkların hayatı bile değişmiyor. sadece bu amcaya potansiyel yavuklusu tarafından pansuman yapılırken romantik anlar falan oluyor. ama herhangi bir hareket yok. ve inanır mısınız bunun gibi binlerce sahnesi olan yüzlerce dizi var. bu akşam hanımın çiftliği diye bir şey gördüm mesela. birini astılar, asılanın babası delirdi. fakat herhangi bir aksiyon almadı bu konuyla ilgili. adamın delirmesini anlatan görüntüler izledik, izledik, izledik... ve adam delirdi. yani bu bölüm, hanımın çiftliğinde şu anlatıldı: bir adam asıldı, ve adamın babası yas tuttu, ağladı, zırladı, oraya gitti buraya gitti, ama başladığı noktaya döndü. - tam burada "zaten türk insanının da hayatı böyle değil mi? bir sürü şey yapmak isteyen ama hiçbir şey yapamayan, sosyal kurallarla eli kolu bağlı bir insanımız var." konuşmasını yapmak üzere, ortadoğu teknik üniversitesi, çok teknik fakültesi, iki güzel hareket izledik bölümü öğrencisi iskender paydaş'ı sahneye davet ediyorum. -



şimdi beyaz show var mesela, aşkın nur yengi var, kutsi var. şarkılar söylüyorlar. ya benim aslında toplumla ilgili umutlarım varmış galiba. çünkü bunları görünce "bunlar hala mı var lan?" diye düşünüp üzülüyorum. heralde bir gün birisi çıkıp "ya arkadaşlar bugüne kadar çeşitli şarkıcıların şarkılarını dinledik televizyonda. ama şakaydı bütün bunlar! artık daha mantıklı şeyler dinliycez" falan diyecekmiş gibi düşünüyordum. çünkü sayın yengi'nin "öpeyim de geçsin" diye bir şarkısı var. ve ben bu şarkıya ordaki zart üniversiteli akranlarım tarafından eşlik edilmesini aşırı derecede sevimli bir şey olarak görüyorum. tarif edilecek gibi değil. yani mesela smooth jazz dinleyenlerin de bir gün çıkıp "biz de aslında çok sıkılıyoruz dinlerken ama din gibi bir şey bir kere girdik, birbirimize de çok sıkıldığımızı söyleyemiyoruz işte naapalım hem çok kaliteli bir havası var" falan demesini bekliyorum. tabi burda "benim yaptığım her şey doğru, yapmadığım her şey yanlıştır"dan bazı esintiler var, ama bununla o kadar da alaklı değil. çünkü ben jazz dinleyen biri değilim. ama acid, nu falan yine anlıyorum, oturup dinlemem ama konserine gelseler giderim durumu var. - gitmem heralde bu arada- ama artık smooth jazz, YANİ FUCKING COME ON YA.



bu arada türk dizileriyle ilgili fark ettiğim başka bir şey de şu oldu; aşk-ı memnu'nun bitmesinden sonra istanbul şivesiyle konuşulan dizi kalmamış galiba, ya doğu - iç anadolu şiveleri, ya da ege şivesi var. ve yeni bir moda var sanırım, çünkü birkaç dizide gördüm: ruslara türkçe konuşturuyorlar! "bizi sike sike fenerli yaptılar" dedirtmiyorlar tabi de, böyle bazı rus görünümlü kadınlara "anlamadı ben", "bilmiyor ben" ayarında türkçe konuşturup çok şirin bulma fazlarına girmişler.

ha bi de haberleri seyrettim geçenlerde. defne joy foster ölmüş, herkes buna çok üzülmüş falan. bir barış akarsu silsilesi yaşanmış tekrar. ben mi çok duygusuz bir adam oldum yoksa insanlar gerçekten aşırı tepki mi veriyorlar anlamıyorum. seni unutmayacağız defne...

son olarak; ikinci bahardan beri çeşitli dizilerde "doğulu dede" mevkiinde oynayan arif erkin güzelbeyoğlu, muhteşem yüzyıl dizisinde "doğulu dede tipli vezir" rolünde denenmiş. bence asıl mevkiinde daha verimli olur.



these five words in my head
scream are we having fun yet?

1 yorum:

  1. tolga sen de yıllardır şu prestijin ne ekmeğini yedin be.

    YanıtlaSil