"tolga caner'le şimdi şöyle" adlı programa hoş geldiniz. bugün iki tane konuğum var. birincisi, marmara üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü psikolojik ve finansal danışmanlık bölümü başkanı, kendi kalesine gol atan kaleci psikolojisi üzerine yüksek lisans ve cool olduğunu düşündüğü için koşmayıp minibüsü kaçıran genç psikolojisi üzerine doktora yapmış prof. dr. tolga caner. hoş geldiniz efendim. evet diğer yanımda da boğaziçi üniversitesi sosyal bilimler ve boğaziçiolsundaturizmbileokurum fakültesi, sosyoloji ya da psikoloji puan gelince bakıcam bölümü başkanı, sevgilisini çaktırmadan bıçkın genç grubundan uzağa götürme lojistiği üzerine master yapmış, köpekten korktuğunu belli etmemek için köpeği olan arkadaşının evine gitmeme yolları ve genel misafirlik teorisi üzerine doktora tezi bulunan, doç. dr. tolga caner, siz de hoş geldiniz efendim, hoş geldiniz.
bugünkü konumuz, aslında ne olduğu tam belli olmamakla birlikte, iyilik, intikam ve bazı bazı misery olacak diye tahmin ediyorum. başlıyorum, konuklarıma da başarılar diliyorum.
şimdi şöyle: iyilik yapılmak, yani iyilik yapan insanın objesi olmak intikam hissi uyandırıyor.
bunu ben götümden atmıyorum. gerçi atsam bir şey diyemezsin, ama yani böyle bir durum var. zannedersem nietzsche bir kitabında anlatıyordu bunu. bana çok mantıklı gelmişti. şimdi ordan quote ettirmeyin. zaten pek bir şey anlamak mümkün olmuyor. çünkü adam "kartal ve yılan! onlardır bizleri sonsuz kavganın içine hapsedenler!" tarzında konuşuyor. çok hızlı ve kolayca "ne diyo lan bu" diyip siktiredilebilir.
ama baba şöyle diyordu, bir insana iyilik yapın, ama iyilik yaptığınızı belli etmeyin. çünkü siz kötü duruma düştüğünüzde onlar size iyi davranmayacaktır. yani tabi aslında iyilik yapmayın ya da iyi davranmayın demiyor, sadece gerektiğinden iyi davranmayın diyor. görüyoruz zaten böyle durumları. 3-4 sene önce başı literally bağlı bir teyze yere kapaklanmıştı gözümün önünde, ben de acıdım, ve böyle "teyzecim aman diyim dikkat" falan diye kaldırmak için eğildim. sanki ben ona çelme takmışım ya da öldürmek için eğilmişim gibi "çekil başımdan be" falan diye geri çevirmişti elimi. bunun bir çok sebebi olabilir tabi. erkek eline değmemek için yardımımı istememiş olabilir, tipimi beğenmemiş olabilir, aslında yardım istediği başka biri vardır etrafta da ondan önce ben gelince sinirlenmiş olabilir, genel olarak düştüğüne sinirlenmiş olabilir. ama aslında onu en çok sinirlendiren şey yardıma ihtiyacı olması, yetersizliği. bu yüzden ona yardım etmeye çalışan ve iyi davrananların ona acıdığını düşünüyor. neden ona iyi davranıldığını sorguluyor.
mesela orda başka bir delikanlı olsa ve "teyze naaptın öyle ya lağım kapağı gibi kapaklandın ehehe" dese, biraz daha hak ettiği gibi davranıldığı için daha olumlu bir tepki verebilirdi.
"besle kargayı oysun gözünü" biraz buna benziyor aslında. kitaplarda, filmlerde falan çok vardır bu tip olay. yardıma ihtiyacı olan birine yardım eden adam ihanete uğrar. hatta "bana iki lokma ekmek verdin diye sahibim mi oldun?" falan diyip tetiği çeken adamlar geliyor gözümün önüne. yine o yetersizlik hissinin yarattığı kızgınlık, ve bunu sana hissettirene karşı içten içe kin tutma. ama mesela "besle kargayı oysun gözünü" lafı gerçekten kin tutanı destekleyen bir laf. çünkü belli ki zamanında karga besleyip gözü oyulan bir adam tarafından söylenmiş. ulan yani iki lokma ekmek verdin diye adam mı oldun? ne artistlik yapıyosun? karga bilmiyor mu senin olaya "kargayı da besliyorum ha ben olmasam naapardı?" diye baktığını? bu lafı söylüyorsan öyle bakıyormuşsun zaten.
insanlar ya da kargalar, en ufak bir acınma hissinde sinirleniyorlar. o yüzden doğru iyilik yapabilen insanlar var, yanlış yapanlar da var. mesela abim, bana bu hayatta şu ana kadar çok şey verdi maddi manevi laylaylaylaylaylaylaylaylaaaa. ama böyle konulardan bahsederken "bunları çatır çatır geri alıcam ilerde" der mesela. şimdi ben onun bunları geri istemeyeceğini biliyorum. fakat o bunu ben ona kin duymayayım diye söylüyor. gerçi o ağbi zaten, yani biraz sorumluluk da var hareketlerinde. anne-baba falan da mesela çocuklarına unconditional love duyduklarını söylerler genelde. çocuk da annenin ve babanın yaptıklarını bu pencereden görür. kardeşlerde de aynı etkinin %60'ı var. ama mesela bir arkadaşın yaptığı iyilik, hmm çok haince olabilir. ya bana efendilik taslamak için yapıyorsa ve bir gün ona "senin topuna kalmadık" demem gerekirse?
bu duygular insanın içini kemirebilir. ilişkilerde de böyledir. sevgiliniz sizin istediğiniz bir şeyi sırf siz istiyorsunuz diye yapsın istemezsiniz. "bak yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan yapma" falan diye uyarırsınız bazı durumlarda. ve ilerde bir gün size "ama bak ben de sana bunu yapmıştım" derse "YAPMAK ZORUNDA DEĞİLDİN KİMSE ZORLAMADI İSTEMİYORDUN MADEM YAPMASAYDIN TAMAM MI" diye sinirlenmek mümkündür. yani ben yetersiz miydim? seni her neyse o şeyi yapmaya ikna edemedim ve sırf ben istediğim için mi yaptın? benseninamınakoyiim. bak mesela buraya çok güzel uyuyor bu küfür? neden acaba?
ve geldik konumuzu nasıl misery e bağlayacağıma. şöyle ki, insanlar kötü durumda olduklarında, birisi onlara yardım etmezse tuhaf bir mutluluk duyarlar. yani şimdi bunu söylediğim an bir çok kişinin "BENİM HAYATIM SİKİLDİ VE KİMSE YARDIM ETMEDİ VE BEN BUNDAN MUTLULUK MU DUYUYORUM SENCE? SEN NE YARRAKKAFALI BİR HERİFSİN YA" diye başlayan sonsuz küfüler dizisine gireceğini biliyorum. ben de girerim yani. çaresiz olmanın nesi güzel olabilir ki sonuçta?
evrime de bir şekilde bağlanabilecek bu güzide konumuzun altında da şöyle bir mantık yatıyor: şimdi dünyada 6 milyardan fazla insan var, ve yaşam standartları 1den 5e kadar puanlanırsa bunun 4 milyarı falan 1 puanda yaşıyor. bu kadar adam, bu kadar kötü şartlarda yaşadıkları halde neden toplu intihar etmiyorlar? ya da hepsi neden ölümüne mutsuz değil? çünkü padawanlarım, beynimizde salak salak sebeplerden mutlu olmamızı sağlayan mekanizmalar var. yani mutluluk derken birinin size en çok istediğiniz saati hediye olarak verdiği an hissettiğiniz duygudan bahsetmiyorum. "yaşayabilecek kadar iyi" hissetmenizden bahsediyorum. işte şu anda bunu okuyacak kadar mutlu-huzurlu-barışık - ya da her ne derseniz - insanlar hayatta kaldı, gruptaki en güzel dişi başka bir erkek tarafından hamile bırakılınca yemeden içmeden kesilen homo-gotikus ise zaman ve basınçla petrol oldu.
konuya dönersek, zavallılığın dayanılmaz hafifliği, "her şeye rağmen" hissiyatı, bunlar insanı yaşamak isteyecek kadar mutlu yapıyor. hani şu "millet ferrariyle otobanda 300 basıyor"a "olsun be biz de marin basıyoruz" demenin verdiği hissiyat. genel olarak arabesk duygular, "still alive", "kan kustum ama ölmedim", "neler içtik neler yedik bak hala burdayız", "satmışım bu dünyanın anasını babasını" falan feşmekan. içinde çok fazla kendine acıma var, un var, şeker var. durumunuz ne kadar kötü olursa olsun bu hissiyat o kadar güçlü ki yaşayan insanların çok azı intihar ediyor ya da hayata küsüyor.
evet, bir "tolga caner'le şimdi şöyle"nin daha sonuna geldik, iki tane konuğum vardı bugün. biri istanbul teknik üniversitesi, sonuçta teknik üniversite abi fakültesi, boğaziçi'nde dil var ama mühendis çıkmıyor bölümü başkanvekili, denizde gördüğü her şeyi köpekbalığı sanma psikolojisi üzerine yüksek lisans, olabildiğince büyük güneş gözlüğü takarak çirkin yüzünü saklama sanatı üzerine doktora yapmış, sayın ordinaryus prof. tolga caner'e teşekkür ediyorum. diğer konuğum, istanbul bilgi üniversitesi, devlet üniversitelerinde artık hoca kalmadı fakültesi dekanı ve zaten 200 kişilik amfide ne öğrenebilirsin ki bölümü başkanı, terli vücuda sprey deodorant sıkma psikolojisi üzerine yüksek lisans, dökülen saçı üçe vurdurma ve risk yönetimi konusunda doktora yapmış, sayın spartacus prof. tolga caner'e de sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. quantum fiziğine göre haftaya aynı gün, ve aynı saatte buluşamayacağımızın bilincinde olan okuyucularıma iyi haftalar diler, diğerlerine de aklıselim dilerim. esen kalın.
aslında bu yardımı geri çevirme ve kötü durumundan haz alma hali normal çünkü insanoğlu melankoliye aç bir toplum. Eğer kusursuz hayatlara sahip olunsaydı düşünecek bir şeyimiz kalmaz ve bomboş kalırdık ki zaten intihar olgusu her şeyden vazgeçip kurtulma isteğini ekstra hissetmenin yanı sıra burda daha mantıklı bir hal alıyor çünkü hayata dair yerine getirilmesi gereken her şeyi yapmış her şeye sahip olmuşsun demektir hayatında melankoli adına hiç detay yoksa bu sebeple de artık yaşaman gerekmez çünkü yapman gerekenler bitmiştir, görevini tamamlayında kendini imha eden robotlar gibi, en taşınamayan yük amaçsızlıktır. Bu yüzden o kadının düştükten sonra o anı kimlerin gördüğünü, kıçının acıdığını, utancını düşünmesi lazım. Sen ona elini uzatırsan bu ihtiyaçlarını azaltmış oluyorsun ve hayattaki amacını erken bitirmesine sebep oluyor bu da az da olsa.
YanıtlaSilşimdiye kadar her şeyi yaptım tamam, ben hazırım diye kendini öldüren var mıdır bilemem -çünkü her şeyi mükemmel edebilecek kadar zaman da, koşul da pek yok- ama bence bu iyiliklere karşı hoşgörüsüz tutumun sebebi budur.
ben bu "hayattta kalma" olgusunu biraz fazla overrated buluyorum sanırım.
YanıtlaSilşimdi şöyle, insanoğlu dünyanın başına gelen ekstrem birkaç olayı görme şansına sahip olmuş türlerden biri. bunlardan bir tanesi (şuan kafam baya ağrıyor açıkçası tolga o yüzden fact check yapamayacağım da bir ara wiki'den kovalarım NAMUS SÖZÜ VERİYORUM SANA) sonucunda insan nüfusu 10.000'lere kadar düşüyor mesela. Yani tabi ki sadece böyle noktasal olaylar da değil, 30 santim dişleri olan kaplanlarla habitat paylaşmış bir türün ecdadıyız baktığın zaman. Fakat sonucuna baktığında 4 milenyum üst üste şampiyon olduk, ekolojik dengenin kralı olduk gibi bir durum da var yani.
Geçenlerde bir şey okudum, oradan örnekleyerek bağlayacağım konuyu: İnsanlar belirli bir frekans aralığındaki (buna üşenmedim baktım 7-19 HZ imiş) titreşimlerin olduğu ortamlarda ciddi bir dehşet hissiyatı duyuyormuş.* Bunun sebeplerini araştırıldığında karşına çıkan sonuç şu, depremler, volkanlar ve hatta zamanında natural predator'ımız olan kaplanlar falan bile bu frekans aralığında sesler çıkartabiliyor. Duyamıyor olmamız şu noktada çok önemli değil, çünkü baktığın zaman şuan hayatta kalan insanların büyük bir kısmı bir zamanlar bir sebepten bu frekans aralığından irrite olup "hacı içim sıkıldı ben mağarama dönüyorum house falan izlerim" diyen adamlar.
Şuna bağlamaya çalışıyorum, O bahsettiğim 10.000 kişi fiziksel ve mental olarak hayatta kalmaya marke şanslı bir azınlık sadece. Şu noktada hayattaysan bunun binlerce yıllardır gen hafızana kodlanmış binlerce sebebi var. Bu yüzden tüm bu "survival" meselesi beynine hard-wired durumda işte. O yüzden intihar etmemek onurlu bir davranış değil, intihar etmek de evrimsel olarak bir noktalarda yanlış bir şeyler olduğunun göstergesi zaten.
Bir de bu iyilik konusu var tabi.
Çok çok düşündüğüm bir konu değil açıkçası, o yüzden çok sağlıklı yorumlar yapamayacağım. Fakat bana kalırsa bir tarafta "borçlu kalma" korkusu var ki bu kompetitif toplum yapısının bir getirisi kanımca. Sevgiline borçlu hissetmek istemiyorsun yani, aksine kendini olabildiğince üstün bir konuma yerleştirmek istiyorsun. Bu "reacher / settler" muhabbetini yapıyorsunuz bir süredir, kaçıncı bölüm olduğunu öğrenebilsem izlicem valla baya merak ediyorum da. Ama anladığım kadarıyla şöyle bir durum var o noktada da, bir taraf ya daha üstün gördüğü birine reach ediyor, ya da aşağı gördüğü biriyle settle ediyor. Ben zaten hayatımda çok fazla görmedim iki tarafın da birbirini eşit hissettiği bir ilişki.
Şuan kahvaltı etmem lazım başım ağrıyor baya, sonra devam edelim çocuklar. Blok ders yapalım erken çıkarız.
*: http://www.msnbc.msn.com/id/3077192/
ya öyle bir intihat çeşidi var da valla türkiye'de zor be hazan. gerçekten var da işte niçe böyle yapın demiş sonra delirip intihar etmiş, o yüzden kimse inanmıyor god is dead diyen allah'ın delisine. insanlar melankoli arıyorlar heralde de işte sebebi bu misery'i yaşamak istemeleri. bazı insanlar mutlu olabilmek için misery arıyorlar hatta. "hayatın boyunca neye sahip olduysan berbat ettin! mutsuzluk aradın!" falan denen insanlar olur ya, işte onlar muhtemelen farkında olmadan o misery'i arıyorlar.
YanıtlaSilberker bu arada reacher\settler bölümün boşver, sonunda "ooohhh lily i'm the reacher and the settler for you" "oooh marshaalll" a bağlanıyor. çok yılışık.
evet ben de öyle düşünüyorum ki din kavramının çıkma sebeplerinden biri de bu zaten; hatalar cezalandırılır, yaratan hatasızdır, insanlar hata yapar, bu yüzden insanlık için kusursuz hayat yoktur. böylelikle de bahsettiğimiz intihar türkiye'de zor evet. gerçi çok fazla yerde zor da burda daha bi zor.
YanıtlaSilyaratanın her şeyi önceden bilip bizleri illaki hata yapan kullar olarak yaratmış olması da nasıl bir egonun üretimidir bilinmez tabii, o ayrı ama.
berker seni seviyorum.
YanıtlaSilbir de siz ateistler ne çok seviyosunuz her ortamda "din de zaten şu sebepten ortaya çıkmıştır MİH MİH MİH" diye konuşmayı tieh.
ya aslında çok jung dan giresim var yine de hep jung dan giriyorum diye adama karşı bir borçlu hissediyorum kendimi sanki bana iyilik yapmı- A HA!
girmemeye karar verdim hatta inanır mısınız. tek bir şey söylemek istiyorum ama, insan olmaya alışmak çok zor ve ruh halini etkileyen detaylara karar verememek, hangi frekanstaki titreşim endişeyaratan hormonu salacak, ne yediğinde endorfin ne yediğinde seratonin ne yediğinde İNSÜLİN salgılayacaksın buna karar veremiyorsun hani insülin salgılamaya karar vermemiz gerekseydi bir gosu edasıyla her yemekten sonra macroya dikkat eder "insülin e bastım 1 dakika içinde yemekler rush yapacak karşılayacak insülin de onları" falan dememiz gerekirdi ama endorfin de istek dışında salgılandığı için çeşitli fakaplar yaşıyoruz. gurur, yardım etmenin / edilmenin sonucu mahcubiyet, bazı duyguları bastırmak falan hiçbirini bilinçli hissetmiyorsun bile ve o teyzenin sana öyle demesinin suçlusu kendisi bile değil. hep başımızdakiler, israil falan.
ha gerçek hayatta bu konuda davranışlarımıza dikkat etmeliyiz, insanlara iyilik yaparken adam gibi yapmalı, biri bize playstation unu verdiğinde onu öldürme planları yapmamalıyız.
hayır boşa gidecek o kadar plan ona yanıyorum
**********berker' den quote**************
YanıtlaSilİnsanlar belirli bir frekans aralığındaki (buna üşenmedim baktım 7-19 HZ imiş) titreşimlerin olduğu ortamlarda ciddi bir dehşet hissiyatı duyuyormuş.* Bunun sebeplerini araştırıldığında karşına çıkan sonuç şu, depremler, volkanlar ve hatta zamanında natural predator'ımız olan kaplanlar falan bile bu frekans aralığında sesler çıkartabiliyor. Duyamıyor olmamız şu noktada çok önemli değil, çünkü baktığın zaman şuan hayatta kalan insanların büyük bir kısmı bir zamanlar bir sebepten bu frekans aralığından irrite olup "hacı içim sıkıldı ben mağarama dönüyorum house falan izlerim" diyen adamlar.
**********berker' den quote**************
bence insanoğlu o dönemde o sesleri duyabilecek donanıma sahipti. zamanla güvenlik arttıkça körelen tüm diğer özellikler gibi bu özelliği de bir içgüdüye dönüşerek kayboldumsu. öyle işte. tolga güzel paylaşım kardeşim.
can çok aktif gördüm seni forumda, admin yapıcam yakında replerigöriyim.
YanıtlaSilo körelme işi öyle olmuyor. eğer bir özellik hayatta kalmak için önemini yitiriyorsa bu özelliğe sahip olmayan bireyler daha rahat çoğalmaya başlıyorlar. mesela appendix'i diğerlerine göre daha gelişkin bireyler hala var, ama o sesleri duyabilen insanlar yok.
fakat o sesleri zaten biz algılayabiliyoruz. yani duyamasak da eğer vücudumuzda herhangi bir değişikliğe sebep oluyorsa algılıyoruz demektir. zaten bir değişikliğe sebep olmuyorsa ben öyle sesi neyleyim.
müzeyyen senar mesela, sesi çok güzel.